Hazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2011 Pazar

Benim oğlum artık bir Bilgisayar Mühendisi :)))

Bugün hayatımın herhalde en mutlu anlarını yaşadım.Aslında sadece mutluluk da değil, gurur, sevinç, keyif, yani yani hepsi bir arada derler ya öyle bir şey ...

Bugün, yani aslında dün, 25 Haziran 2011 tarihinde canım oğlum Hazar, Sabancı Üniversitesi'nden Bilgisayar Mühendisi olarak mezun oldu. 

Neler hissettiğini düşündüm, ben 1980 senesinde mezun olduğumda sudan çıkmış balık gibi hissetmiştim kendimi, ne yapacaktım, nasıl iş bulacaktım? Çalkantılı üniversite dönemi yaşamışız,  bir de üstüne 12 Eylül darbesi olmuş ve biz Eylül 1980 mezunlarıyız.Ne hissedebiliriz ki?

Oğlum ne düşünüyor açıkçası bilmiyorum, bir çok alternatifi değerlendiriyordur, okulunda hocaları ile de görüşüyor, arkadaşları ile görüşüyor, mutlaka kendisi bir seçim yapacaktır. Hiç bir şekilde kararını etkileyebilecek bir yorum dahi yapmıyorum. Arzu ederse  ve fikrimi sorarsa söylerim, ama onun dışında yaşam onun, neyi nasıl yaşacağına kendisi karar vermeli.

Hazar, çok ders çalışan bir çocuk olmamasına rağmen İlkokuldan Üniversiteye hep başarılı değil, gerçekten çok başarılı bir çocuk oldu. Anadolu Lisesine stressiz girdi, Üniversiteyi 2/3 burslu kazandı, Lisans Üstü sınavlarında ( ALES ) Türkiye 6. sı oldu. Ben ve Annesi ona manevi destek olduk, maddi sıkıntı çekmemesi için çabaladık sadece. Gerisini kendisi başardı.

Bugün onun için yeni bir yaşamın başlangıcı, sabah uyandıktan sonra artık Üniversiteye gitmeyecek, tabi öğrenci olarak, Akademik kariyer yapacaksa ve Sabancı Üniversitesi olacaksa gidecek ama artık bir Üniversite Öğrencisi değil, artık bir Bilgisayar Mühendisi.

Babası olarak seçimi ne olursa olsun, her zaman onun arkasında olacağım, eminim Annesi de aynı düşünüyordur.

Burada bir küçük not iletmeden geçemeyeceğim, genelde boşanmaların çocuk üzerindeki etkileri çok konuşulur, biz 2000 senesinde boşandık, yani 11 sene önce ama biz oğlumuzu sevmeyi hiç terk etmedik. Onun okuması, başarılı olması için elimizden ne gelirse yapmaya çalıştık. Boşanmış olmamızın onun Anne ve Baba'sı olduğumuz gerçeğini ve onu ne kadar çok sevdiğimizi hep söyledik, bunu hissetmesini sağladık. O yüzden buradan sevgili Hülya'ya da çok teşekkür ederim. Bugünleri görebildiysek, onun payı çok fazla.

Yine Hülya'nın sevgili Annesi ve Babasına, benim canın Anneme, Babama ve sevgili kız kardeşim Sibel'e çok teşekkür ederim.Hazar'ın doğduğu günden bugüne kadar bu insanların onun üzerinde emeği çok.

Gururlu ve Mutlu bir yazı yazmak istedim, hissettiklerimi bloga dökebilmek düşündüğüm kadar kolay olmuyor ama bir nebze de olsa yaşadıklarımı anlamanızı istedim. Eminim, bugün benim gibi bir çok Anne, Baba, Kardeş, Akraba mezuniyet töreninde aynı duyguları hissetmiştir. Yaşayanlar bilir, yaşamayanların ise eninde sonunda yaşayacağı bir duygu bu.

Canım oğlum, umarım bu kadar gayretin, emeğin iş yaşamında da sana aynı başarıları getirir. Ben senin bundan sonra ne yaparsan yap, çok başarılı olacağını biliyorum. Seni çok ama çok seviyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
26.06.2011 03:00

1 Mart 2011 Salı

Hazar'dan ....Müzik ile konuşmak


Hemen şimdi yarım saatte bir yazı yazacağım; ne zamandır yazmıyordum da.
 

Derslerimden birinden okumam gereken bir yazıyı, gece yarısı gerçekleştiriyordum. Birden birde aklımda öyle şeyler canlandırdı, öyle bir yazma isteği uyandırdı ki bu okuma; kendimi tutamayarak yarım saatlik bir araya tabii oldum. 

Şimdi yazacaklarımı lütfen arasıra gözlerinizi kapayarak aklınızda canlandırmaya çalışın (yoksa bir anlamı olmaz), zira ben hayalden hayale uçarak; yapmak zorunda olduğum okumamı dayanamayıp yarıda keserek bu yazıyı yazma cüreti gösteriyorum, yarın ne yapacağım kim bilir!

Müzikten oluşan bir toplum düşünün. 

Nasıl yani, o ne demek? 

Hani hep fantastik kurgu filmlerinde abuk subuk diller oluştururlar. Abuk subuk sesler çıkartan yaratıklar filan olur hatta. Ama benim bahsettiğim toplum, bizzat sizin bizim gibi insanlardan oluşuyor. Ve konuştukları dil, müzik! Notalar! 

Biliyorsunuz, notalar ile üretilebileceklerin sınırı yoktur. Öyle ki, bu notaların kurgularıyla öyle bir gramer oluşturuluyor ki, insanlar birbirleri ile iletişimlerini melodiler ile kuruyor. 3. oktav Do’dan bir ince oktavda Si’ye geçince merhaba denmiş oluyor mesela. 

Bu şekilde insanları muhabbet ettirin aklınızda. Nasıl bir cümbüş olacaktır! 

Hayatın her yerinde müzik. 

Şimdi işe biraz daha renk katalım, tatlandıralım. 

Her konuşmanın bir ruhu vardır hani; her diyalogu götüren bir atmosfer bulunur. Bu tip hislerin müzikle verilebildiğini biliyoruz, neden burada da olmasın o zaman? İki sevgili canlandırın aklınızda. Birbirlerine aşklarını ilan ediyorlar. Aklınızda melodisi canlansın tam anlamıyla! Öyle bir harmoni oluşsun ki, birbirini takip eden solo sesler ile duyanların/bakanların yüzleri gülümsesin. 

Hatta ve hatta, ikisi aşk ile muhabbet ederken, seslerinden oluşan armonide boğulalım biz. İki adet daha insan düşünün, birbiriyle tartışarak kavga etsinler. İşte buradaki mükemmel uyumu ve müzikle yaratılan ihtişam dolu gerilimi canlandırın lütfen. Klasik eserlerde duyduğumuz atışmaları diyaloglara yedirin. 

Ve şimdi de 3-5 kişiyi saçma sapan birbirlerine laf atarken, seviyesi düşük olan bir tartışma sürdürürken canlandırın. Bunların amelodik hikayesinin kulaklarda bıraktığı acıyı ve dinlenemezliği hissedin. Hatta bu o kadar abartı olsun ki, siz bunu dinlemek istemeyerek odadan kaçın gidin. 

Müzik diliniz o kadar içinize işlesin ki çevrenize hasıl olan bu mükemmel armonik dünyanın farkına varmayın! Sizin için normal olan, başkası için büyüleyici olsun. Elin adamı dilinizi öğrenmeye çalıştığında, çocukluktan sesi bu şekilde gelişmediği için istediği iletişimi sağlayamasın. Üstüne, onun kendi dilindeki konuşmasını o kadar estetikten uzak bulun ki, burun kıvırarak bakın ve dinlemeye tenezzül etmek bir yana, öğrenmeye dahi çalışmayın. 

Ah ne kadar da mükemmel bir rüya. Yalnızca keyif almak adına arkadışınızla muhabbet etmek! 

Fakat, şu da olmazsa olmaz: İç dünyamızın iletişimimize etkisi. Her konuşmak istediğimizde, o anki ruh halimize göre farkında olmayarak seçtiğimiz bir melodi düşünün. 5 gün sonra tekrar etmek istediğinizde her anı ile tekrarlayamayacağınız bir ruh.

Şimdiki halimizden pek de farklı değil; ne de olsa kelimeler ve cümleler, mimikler ve ses tonu ila vurgudan yoksun olunca pek bir zayıf kalıyorlar. Belki de bu yüzden her kitabı okuyan farklı bir dünya yaratıyor kendine. 

Amanın, bir anda kendi dünyama döndüm. 

Her neyse, yarım saatte geçmedi gerçi, fakat, o dünyadan bir kez çıktım mı, tekrar girmek için, tekrar kendimi kaptırma safhasını yaşamam gerekecek.

Umarım aklınızda kafamdan geçenleri canlandırabilmişimdir. Halbuki kafamdaki o mükemmel dünyanın pek az tasvirini yapmışken nihayete erdi yazım. O zaman ben kulağımda Jethro Tull – Wond’ring Again’im ile kitabıma dönerken sizi de kendi dünyanızla başbaşa bırakıyorum. 

A.Hazar İlhan 6/3/08 02.30

28 Şubat 2011 Pazartesi

Hazar'ın 17 yaşındayken yazdığı bir yazı ...EKLER PASTA :)

“-arız” ekine sinir oluyorum. Hem de inanılmaz derecede...Bunu dışarıya göstermiyorum, çevreme pek yansıtmıyorum fakat artık yansıtmaya karar verdim. Neden sürekli “-arız” ekini kullanır ki insanlar? Yaparız, bakarız, hallederiz, ız, iz... Sonra genelde cümle “bir gün, bir zaman” gibi kelimelerle tamamlanır. “Şu gün buluşalım mı?; yaparız bir ara yahu, tamam.”. Ne kadar da belirsiz!..

Bu ekin kullanıldığı ama gerçekleşmeyen o kadar çok organizasyona şahit oldum ki, artık güvenemiyorum “-arız” ekine. Bende, sanki karşımdaki istemiyormuş ya da ben ona zorla yaptırıyormuşum hissi uyandırıyor. En iyi ihtimalle, bana karşımdakinin pek uğraşmayacağını ifade ediyor. Ancak, dediğim gibi bunu çevreme pek yansıtmıyorum. Yalnızca, görüşmeyi gerçekten arzuladığım insanların üzerine gidiyorum, ki; ben böyle yapınca, neticede benim istediğim olmuş olsa da karşı tarafın kısmen memnuniyetsizliği sebebiyle rahatsız oluyorum. Şöyle bir bakıyorum da, basit bir ek benim için neler neler ifade ediyor. Halbuki insanlar adam gibi söyleseler ne kadar da güzel olur!

“-arız” ekinden ne kadar nefret ediyorsam, “-alım” ekini de bir o kadar seviyorum. Bakın; “Seninle de bir ara Taksim’de buluşup, bir şeyler yaparız.” ile “Seninle de bir ara Taksim’de buluşup, bir şeyler yapalım.” arasında ne kadar çok fark var değil mi? Birincisi; “-alım” eki, cümleyi daha bir sempatikleştiriyor. İkincisi ise, daha kararlı ve istekli bir teklif yapmanızı sağlıyor. Dileğinizin sözde kalmasını istemediğinizi, “-arız” ekinden çok daha belirgin bir biçimde vurguluyor. Ve deneyimlerimden de yola çıktığım üzere, “-alım” ekinin kullanıldığı zamanlar, önerilen eylem gerçekten de gerçekleşiyor! İlginç değil mi? Hayır; aslında ilginç değil, yalnızca bir gerçek niteliğinde.

Hadi varolan yargıyı gerçekleştirmek istemiyoruz diyelim, ne yapabiliriz? En kolayı ama çoğunlukla en acısı açık sözlü olmaktır. Ya da ufak bir beyaz yalan iş görebilir. Örneğin;”Şu sıralar kafamı kaldıracak zamanım yok; başka bir programım var; iki gün sonraya yetiştirmem gereken çok önemli bir işim var; hastayım.” gibi nedenler öne sürülebilir. Ancak bunun püf noktası mazeret niteliği taşıması gereken bu bahanelerin aynı zamanda mantıklı ve tutarlı olması, hatta, aksak hiçbir noktasının bulunmamasıdır. Gerçekten iyi düşünmeniz gerekiyor. Eğer yalan da söylemek istemezseniz, dürüst olmak en iyisi. Dürüst olmanız, hem karşı tarafa -bir nebze de olsa- olumlu yansır, hem de siz de bir daha yalanınızı kıvırmakla uğraşmak zorunda kalmazsınız. Mesela; yapılmak istenen programa, “Canım istemiyor; evde oturacağım; boşver ben gelmeyeceğim.” gibi yanıtlar verebilirsiniz. Hem o zaman karşı tarafı da uğraştırmamış olursunuz:)

İnsanlara karşı ben de böyle miyim, bilmiyorum; umarım değilimdir. Ama sanırım bu yazıyı okuyanlar artık hem benim konuşmama hem de kendi konuşmalarına dikkat edecekler. Aslına bakarsanız, ben de dikkat edeceğim...

Hazar İlhan



10 Temmuz 2010 Cumartesi

Hazar'la ilk sohbet ....

Sevgili Gülbin'in "kızlar günü "yazısını okudum, bundan bir kaç yıl evveline gittim.

Ben 2000 yılı Haziran'ında evden ayrıldım ve 2002 Kasım'ında resmen boşandım. 2003 senesine kadar oğlum Hazar annesiyle yaşıyor, hafta sonları bana geliyordu. 2000 senesinde Hazar 12 yaşındaydı. "Bir boşanma hikayesi" yazımda biraz anlatmaya çalışmıştım, bu ayrılıktan onun minimum etkilenmesini sağlamak hem annesinin, hem benim görevimizdi, elimizden geleni yapmaya çalıştık.

2000-2003 seneleri arasında oğlumu sadece hafta sonu görüyordum, Cuma akşamından veya Cumartesi sabahından onu evden alır, Pazar akşamı annesine ben bırakırdım. Tabiri caizse hafta sonu babasıydım, onun evde olmadığı zamanlarsa yaşamım çok farklı, hızlı, eğlenceli ama bir o kadar da yorucu ve yıpratıcı idi (tabi bunu bugün söyleyebiliyorum, o zaman bunu anlamam kolay değildi).

Hafta sonu babası olarak, yaşamımı organize etmiştim. Kararlı bir şekilde oğlumun kafasını karıştırmamak adına, hafta sonları hiç bir şekilde kızlarla çıkmıyor hatta bırakın çıkmayı, onun yanında kimse ile telefonda konuşmuyordum. Bunun iki nedeni vardı, birincisi onun kafasında ki anne imajını hemen silip yerine birilerinin yerleştiğini düşünmemesini sağlamak, ikincisi ise oğlumun gözünde çapkın bir baba imajının yerleşmesini engellemekti.

Ben 3 seneye yakın, evimde yemek yapmadım:) şöyle anlatsam belki anlarsınız, ilk evi tuttuğum 2000 Haziran'ından, 2003 Eylül dönemine kadar bir evet sadece bir mutfak tüpü kullandım:)) Hep dışarıda idim, çamaşır makinem yoktu, bir aylık giyecek gereksinmemi karşılamıştım, Çamaşırhanelerden birisiyle anlaşmıştım, ayda bir gelip alıyorlar, ertesi gün yıkayıp getiriyorlar, iki haftada bir gelen temizlikçi kadın da ütülüyordu. Anlayacağınız ev, benim için sadece bir oteldi.

2003 senesinde, eski eşim işi dolayısıyla Hazar ile yeteri kadar ilgilenemediğini, çocuğun yollarda, serviste perişan olduğunu (bu arada Hazar Beşiktaş'ta Sakıp Sabancı Anadolu Lisesinde okuyor, eski eşimse karşıda Kazasker'de oturuyor) ve Hazar'ın bu durumda benimle kalmasının daha doğru olacağını (ben Ortaköy'deyim), buna ne diyeceğimi sordu. İnanın çok kolay bir karar değildi. Hayatında neredeyse hiç yemek yapmamış birisi, 3 senedir kendince çok serbest bir yaşam süren birisinin birdenbire 14 15 yaşında bir çocuğun bakımını üstlenmesi çokta hemen tabi neden olmasın deyip alacağınız bir karar değildi.

Olur dedim ve Hazar benimle yaşamaya başladı. Bu benim hayatımın dönüm noktalarından biriydi.

Yaşantım komple değişti, eskiden hafta içi evde oturmayan ben, yemek yapmayan ben, hafta arası yemek yapmaya başladım. Annem, kız kardeşim, arkadaşlarım sağ olsunlar, ne zaman başım sıkışsa, özellikle yemek yapma konusunda yardımcı oldular, hepsini öğrendim, elimden geldiği kadar. Ancak önemli olan bir nokta vardı, OKUL nasıl etkilenecekti? Aldığımız bu karar doğal olarak benim ailemi hiç memnun etmedi. Bütün gözler üstümüzdeydi, Hazar o ilk senede tüm okul hayatının en başarılı dönemini geçirdi ve her iki dönem takdirname aldı. Artık yaşama ve beraber yaşamaya alışmış, yemek yapmaya, çamaşır yıkamaya, asmaya (bu arada çamaşır makinesi almıştım ancak en zoru -ki hala tam becerdiğim söylenemez, renkli mi beyaz mı ayrımıydı:) ev temizlemeye, yani her şeye alışmıştım. Belki de çalışan annelerin neler yaşadığını anladığımı düşünmem bu yüzden:)))

Ancak değişmeyen tek bir şey vardı, o da benim özel yaşantımın Hazar tarafından dikkat çekici hale gelmemesi. Bu hiç kolay olmadı, ilişkilerimin zedelendiği, koptuğu zamanlar oldu ama Hazar geçtiğimiz yıla kadar benim hayatımda kimse ile tanışmadı, beni hiç bir kadınla beraber görmedi. Doğru veya yanlış, onun negatif etkilenebileceğinden ürktüm hep, belki de beni yanlış değerlendireceğimden korktum, bilemiyorum, belki okul döneminde risk almak istemedim.

Geçen sene ortalarıydı sanıyorum, haftada bir yaptığımız olağan ocak başı gecelerinden birinde, nereden aklıma geldi bilmiyorum, tamamen plansız, "Hazar" dedim, "benim bir kız arkadaşım var". Onun ne yapacağını, ne şaşkınlık göstereceğini bilemediğimden heyecanla tepkisini bekliyordum. Tepki sadece "eeeee" oldu, bu arada da yemek yemeye devam ediyordu, onu bile kesmedi. Bu sefer ben şaşırdım, nasıl devam etmem gerekiyordu, o kadar umursamaz karşıladı ki, "ee si işte sana söylüyorum" dedim. Ve o anda benim korkularımı bitiren o komik ama gerçekçi yorumunu yaptı, "anladım da ilk defa mı biz kız arkadaşın oluyor, bunu neden özellikle söylüyorsun". O anda gülmem mi gerek, rahatlamam mı gerek, anlatabileceğim bir durum değil ama gerçek olan hani üzerinizden bir yük kalkar ya. Sonrasında konuştuk, fazla detaya girmeden anlattım.

O gün anladım ki, benim oğlum bir delikanlı, korkularım vardı ama o kadar olgun davrandı ki benim korkularımın boş olduğunu ortaya çıkardı. Ha pişman oldum mu böyle davrandığıma, neden daha önce söylemediğime, ASLA. Bugün dahi oğlum hayatıma giren kadınların bir ikisi hariç hiç birini bilmez, görmedi, tanımadı. Evimizde hiç bir kadın arkadaşım kalmadı, bu özellikle sakınmamdan değil, belki bu dönemde gerçekten hayatıma ciddi anlamda giren birisi olmadığından. Bunu onunla paylaşmam, benim yaşamımı değiştirmedi, tam tersi beni daha sorumlu yaptı.

Gülbin'in yazısında kızıyla paylaştığı o ilk anı anlatışını okuyunca, onun heyecanını, yaşadıklarını anladığım ve bildiğim için, ben de kendi başımdan geçen bu anımı aktarmak istedim. Biraz kişisel bir yazı oldu, kendi yaşantımla ilgili bu kadar detay vermem belki bazılarınıza ters gelebilir. Ne o reklam mı yapıyorsun, vay be ne erkek, ne baba gibi yorumlar da alacağıma eminim ama ben sizlerle paylaşmayı arzu ettim, severek, gülümseyerek ve hoşgörüyle okuyanlara teşekkür ederim, eleştirenlere bir yanıt veremeyeceğim.

Özet, çocuklarımıza güvenelim, yaşları ne olursa olsun, onların kafası en az bizim kadar çalışıyor, mutsuzluğumuzu, mutluluğumuzu bizler kadar hissedip, yaşıyorlar. Onlara bir şey belli etmemeye çalışsak da, onlar anlıyor. Yeterki paylaşmayı doğru zamanda, doğru şekilde yapalım.............

Sevgilerimle
9/11/2005 04:30

9 Temmuz 2010 Cuma

Hazar'dan aldığım ders ....

Çok özel olmakla birlikte bu yazımı sizler ile paylaşmaya karar verdim, çünkü sadece benim değil, bir çok arkadaşımın da benim gibi davranışlar içinde olduğunu tahmin ediyorum.


Bu yazıyı yazdığım zaman Hazar hala Lise sonda idi. Tarih Şubat 2006 ve Haziran'da ÖSS'ye girecekti.

Şimdi, Sakıp Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bölümü 4. sınıf öğrencisi, istediği bölümü üstelik 2/3 burs ile tutturdu. Kısmetse 1 2 sene içinde de bitirecek.

Bilmiyorum okuyan arkadaşlarıma bir faydası olur mu, ama tek bir şey diyeceğim, çocuklarınıza güvenin, tam özgür bırakın demiyorum ama onların dünyasını anlamaya çalışın, ben gerçekten de o günden sonra bir tek gün Hazar'ın ne bilgisayarına, ne derslerine karışmadım.

Keyifli okumalar dilerim.

Sevgilerimle,
Haluk
27.08.2009
---->
Sizlere bir olay anlatmak istiyorum ve fikir belirtmek isteyen olursa çok memnun olurum.

Hazar, yani oğlum 17 yaşında, Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi son sınıfta ve bu sene Üniversite sınavına girecek. Geçen sene MEF'e başladı, bu sene de devam ediyor.

Hazar çok ders çalışan bir çocuk hiç olmadı ama şimdiye kadarda itiraf etmeliyim ki çok başarılı bir okul dönemi geçirdi.

Üniversite olarak sadece Bilgisayar bölümünü ve sadece Boğaziçi ve İTÜ'Yü istiyor. Her iki okulda oldukça iddialı, zaten bölüm de iddialı. Hazar'da iddialı, ben bu bölümleri bu sene tutturamazsam, başka okul tuttursam bile girmeyeceğim, kurslara tam gün devam edip, seneye tutturacağım diyor.

Buraya kadar güzel, ne istediğini bilmesi oldukça hoş.

ANCAK, ne istediğini bilmek kadar, bu istediğini elde etmek için vereceği uğraşta çok önemli. Bu kadar iddialı bir çocuktan nasıl bir çalışma temposu beklersiniz? Gecesini gündüze katan, boş zaman yarattığın da test çözen, kendisini 2 3 ay boyunca her şeye kapatıp bu hedefe ilerlemek için çaba gösteren bir kişilik değil mi?

Hayır, Hazar'da bu yok, o kadar sakin, sosyal hayatından ve bugünkü yaşam tarzından hiç vazgeçmeyen, bilgisayarda vakit geçiren, gitarıyla haşır neşir, arkadaşlarıyla sohbet eden, gezen bir delikanlı var karşımda.

Sonunda geçen gün isyan ettim, bilgisayarı kaldıracağımdan, ona olan güvenimin artık sarsıldığından, kendisini hiç ders çalışırken veya test çözerken görmediğimden, başarı istiyorsa bazı şeylerden fedakarlık etmesi gerektiğinden bahsettim. Çevremde yaşıtlarını örnek gösterdim, bazı ailelerin okul ve kursla yetinmeyip özel hocalar tuttuklarından bahsettim.

Beni dinledi ve sonunda ders çalıştığını, okulda ve dershanede yeteri kadar test çözdüğünü, kendisini yeterli gördüğünü, başkalarının çocuklarının yetersiz veya yetersiz görülmesiyle kendisi arasında nasıl bir bağlantı olduğunu sordu. Kendisini başarısız veya yetersiz gördüğünde gerekli önlemleri alacağını ama şu aşamada buna gerek duymadığını söyledi. Bilgisayarı istediğim zaman kaldırabileceğimi de ekledi.

Lise döneminde onu hep sorumluluklarının bilincinde gördüm, onunla yaşadım okulunu, yaşamını.

Normal sohbetlerde çocukları hep yarış atı gibi yetiştiriyoruz diye kızarız da, galiba iş kendi çocuklarımıza gelince başarılı olması için içimizde ki duygular ağır basıyor. İnsanları eleştirirken, galiba kendimize bakmıyoruz. Akşam küs yattık, ben üzüldüm, o da sanırım biraz üzüldü. Sabah kalktığımız da bir şey yok gibi de davransak, benim beklentim değişmemişti. Daha fazla çalışmalıydı.

Sonra bu gece eve geç geldim, evde dizi film seyrediyordu. Sehpanın üstünde bir kağıt vardı, aldım baktım. MEF dershanesinin geçen hafta yapılan test sonuçlarıydı. Bu test sonuçlarına göre Geometri, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji derslerinden yapılan sınava göre sınıfında 1. tüm MEF dershanelerinde (sanırım 1500 civarı öğrenci var) ise 9. olmuştu.

Aslında bunları hiç gösteren bir çocuk değil, dünkü tepkim için mi bunu bana gösteriyorsun dedim. Evet dedi, ben eğer çalışmasam bu sonuçları nasıl alabilirim, eğer daha fazlasını yapmam gerektiğine inansam yaparım.

Ne söyleyeceğimi bilemedim, tebrik ettim ve daha sonra gitti yattı ve ben bu yazıyı yazdım.

Ne kadar moderniz, çağdaşız, değiştik desek de bakıyorum ki değişmemişiz. Farkına vardım ki babam bana ne yaptıysa, minik nüanslarla bende aynısını Hazar'a yapıyorum. Ben babam bana ders çalış deyince sinir olurdum, o da bana oluyor. Ben babamla inatlaşırdım, üniversitede dahi, koca bir dönem hiç çalışmaz, bitirme imtihanlarına 1 ay kala odama kapanır ders çalışırdım ve ders çalışırken müzik dinlerdim. Babam asla anlamazdı, müzik dinleyen birisinin aklına nasıl ders girer diye. Ama hiç dönem kaybetmedim ve sınıfta kalmadım. Ben ki o günleri yaşadıktan sonra ben oğluma yapmam diye mutlaka söylendikten sonra, dün gece farkına vardım ki ben de aynısını yapıyorum. Babamın niyeti kötü mü asla değil, başarılı olmamı istiyor, ben de öyle. Oğlumun başarılı olmasını istiyorum. Ama yöntemlerim doğru değil. Onu tamamen serbest bırakmayacağım tabi ama karar aldım, bir daha karışmayacağım.

Çok özel oldu biliyorum, Haluğun oğlu ile ilişkisini dinlemek çok cazip gelmemiş olabilir ama inanın bunlar daha küçük çocukları olanların başına gelecek, daha büyük olanlar ise kendisi de yaşadığı için gülümsetecek anlar olacaktır.

Kıssadan hisse; bizden daha bilinçli ve daha akıllı geliyorlar. Daha sorumluluk sahibiler. Ve büyüyorlar. Eksilerini, artılarını iyi biliyorlar. Hedeflerini de. Ben karışarak ne yapabilirim ki, bilgisayarı kapatsam, odasından gitarlarını çıkarsam, sokağa göndermesem, içinde yoksa ders çalışmak, kitaba bakar yine bir şey yapmaz. Önlem diye söylediklerimin hepsi beni tatmin eden egolar sadece. Ben dedim di diyebilmek için dedim sanki. Hani tutturamazsa bir yeri bak söylemiştim diyebilmek belki, bilmiyorum. Tek bildiğim, bir daha karışmayacağım, güzel canı ne isterse onu yapsın. Tutmazsa tutmasın, elinden geleni yapacağına inansam yeter.

Bu yazımdan bilmiyorum kim ne aldı ama ben çok rahatladım, onu üzdüğüme üzüldüm. Ama o bu akşam benim üzüntülerimin boş olduğunu gösterdi. Bu dereceyi alabiliyorsa çalışıyor demek ki, ben onunla yokken veya benden ayrı olduğu zamanlar da çalışıyor belki, bilemeyeceğim, bildiğim bir daha BABALIK taslamayacağım, kendi ruhumu hafifletmek adına dahi olsa. Sizler de bu konuyu bir düşünün, eğer haksız olduğumu düşünüyorsanız veya başka öneriniz varsa beklerim:)

Sevgilerimle....23/02/2006