4 Eylül 2010 Cumartesi

Veliefendi Hipodromunda bir Cumartesi .....

Yıllar önce sanıyorum on beş veya yirmi yıl olmuştur, Veliefendi Hipodromu'na at yarışı izlemek için gitmiştim. Kumara yatkın olsam da nedense at yarışına hiç bir zaman yatkın olmadım, belki de anlamadığım için ama en çok oynanan ve en eski şans oyunlarından birisi olduğunu biliyorum.

Ancak şunu da biliyorum, oynadın mı orada seyredeceksin :) 
At yarışı meraklısı o kadar çok arkadaşım var ki, atların ne yediklerinden, hastalıklarından, jokeyinden, eğitimcisinden her bir şeyden haberdarlar. Atlar artık onların arkadaşları olmuş, hangi yarışta hangi at nasıl koşar, eski koşularında ne yaptı, bugün ne yapar, maşallah her şeyi biliyorlar.

Kazandıkları da oluyor, ama genelde kaybettiklerini veya yatırdıkları paraları çıkardıklarını sanıyorum.

Pınar bu hafta sonu ne yapalım diye sorduğunda akşam İstanbul Etkinliklerini karıştırayım dedim. Öyle ya Kültür Başkentiyiz, en Cumartesi için mutlaka iyi bir program vardır diye düşündüm ama maalesef, ne sinema, ne tiyatro, ne konser, ne sergi, ilgimi çeken bir şey bulamadım derken, 4-5 Eylül Uluslararası Yarış Festivalini gördüm, Veliefendi Hipodromun'da. Tamam dedim gidilecek yer seçildi. Sonra saatler, yarışlar, e gidince oynamak lazım, bir kaç tahmin derken bayağı bir hazırlık yaptım.

Sabah Pınar'a Veliefendi'ye gidiyoruz deyince şaşırdı, açıkçası pekte istekli olmadı ama yapacak daha bir şey bulamayınca hadi gidelim dedik. Veliefendi Hipodromu Zeytinburnu' ile Merter arası bir yerde. Ulaşımı çok kolay, daha önce gitmeyenlere kısaca tarif edeyim. Sahil yolundan Bakırköy istikametine giderken, Zeytinburnu'nu geçtikten sonra ilk SHELL'den sonra Merter'e doğru dönüyorsunuz. Zaten döner dönmez Veliefendi tabelası var, 1 kim kadar sonra sizi tam önüne çıkartıyor.

Veliefendi Hipodromu hakkında size bilgi vermeden vikipediden aldığım bir kaç notu ekleyeyim.  " 7600 kişilik tribün kapasitesine sahip hipodrom, 596 dönüm arazi üzerine kurulmuştur. 2020 metre uzunluğunda 27-36 metre eninde çim yarış pisti, 1870 metre uzunluğunda 17.5 -19 metre eninde sentetik yarış pisti, 1730 metre uzunluğunda 16 - 17 metre eninde kum idman pisti, mevcuttur. Hipodrom alanında TJK Asli Üyeler Sosyal Eğitim Merkezi, İdari Binaları, Yarış Atları Hastanesi, Apranti Eğitim Merkezi, Satış mağazası, Müze ve Sergi salonu, 140 masalık piknik alanı, 1 çocuk bahçesi, çeşitli kafeteryalar ve otoparkı bulunmaktadır ".


Veliefendi Hipodromunda Otopark ücretsiz, yarışları izlemenin bedeli  Bay 2 TL, Bayan 1 TL. Yukarıda dediği gibi oldukça güzel tribünleri var. Her yer tahmin edeceğiniz gibi GİŞE dolu. At yarışı kuponu da ilginç bir sistem ile dolduruluyor. Size bir sürü seçenek sunuyor; 3 lü ganyan, 6lı ganyan, 2 li, Sıralı İkili, Plaseli İkili, vs vs vs. Sistem öyle hazırlanmış ki, bir yarışı kaybetseniz bile sonuna kadar her yarış için farklı bahisler yatırabiliyorsunuz.


Kuponlar her bir kolonu birbiriyle çarpılıyor en son çıkanı da 50 kuruş ile çarpıyorlar, böylece oynayacağınız kuponun miktarı ortaya çıkıyor. Zaten size orada yardımcı olacak çok insan var, gişelerde çalışanlar da yardımcı oluyor. Oraya gidip oynamamak imkansız, biz de oynadık ama daha ganyanın ilk ayağında hem Pınar'ın hem benim kuponlar yattı.


Aslında Veliefendi Hipodromu bir bayram yeri gibi, çoluk çocuk, eş sevgili herkes gelebiliyor. Son derece rahat, kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Özellikle kupon yatırdıysanız yarışı takip ederken müthiş heyecanlanıyorsunuz. Zaten yarışın son metrelerinde herkes ayaklanıyor, bağıranlar, çığlık atanlar. Yani atmosfer gerçekten çok etkileyici.


Pınar önce pek bayan gelmiyor galiba diye düşünüyordu ama sonrasında bayan, çocuk doldu tribünler.


Biz yarışı seyrederken, TJK TV'den geldiler ve Pınar ile röportaj yaptılar, hem Veliefendi Hipordormu, hem Uluslararası Yarış, hem atlara ilgisi konusunda sorular sordular. Bilmiyorum artık TJK TV seyredenler seyreder mi :) Ama eğlenceli oldu, Pınar ilk geldiğimizi ama çok keyif aldığımızı anlattı. Pınar ne kadar doğru söyledi, onlar ne kadar inandı bilemeyeceğim ama kazansaydık bu yazı sanırım gece yazılırdı. Gelemezdik evimize yarışar bitene kadar :)


Özetle, bence çok keyifli ve güzel bir gün geçirdik, en azından bilmediğimiz bir Dünyaya canlı şahit olduk. Heyecan yaşadık, ilk ayaktan yatmasaydık daha da fazla heyecan yaşayabilirdik ama buna da şükür. Eğer At yarışlarına biraz meraklıysanız ve hiç gitmediyseniz MUTLAKA tavsiye ederim, o heyecanı orada yaşayın. Özellikle yarışın son metrelerinde o tribünde yaşanan coşku ve heyecanı eminim hiç bir yerde göremezsiniz.

Sevgilerimle,
Haluk
04.09.2010 20:30

3 Eylül 2010 Cuma

Sevmekten çok Sevilmeyi İsterim ......


Bir arkadaşımın MSN de iletisi : Sevmekten çok Sevilmeyi isterim!!

Sevmekten çok sevilmek. Bunların ikisi birbirinden ayrılabilir mi? Seven insan sevilir, sevilen insan sever mi? Bu eşit midir? Yoksa biri diğerinden baskın mıdır? Baskınsa hangisi daha tercih edilendir?

Gördüğünüz gibi bir çok soru yaratılabilir? Aşk üzerine yazı yazmayı sevmem, çünkü aşkın tanımı, gelişimi, yaşanış biçimi herkese göre farklıdır. Kimi aşk anlıktır der, kimi ömür boyu, kimi aşk biter sevgi başlar der, kimi aşkın bittiği an ilişkin bitmiştir der. Aşk üzerine herkesin hem fikir olduğu hiç görülmemiştir.

Sevgi öyle değildir. Sevginizi gösteriş biçiminiz vardır, Sevginin içinde Saygı vardır. Sevilen insan sevildiğini bilir, okur, hisseder. Seven insan da sevgisini gösterir.

Kadın ve Erkek sevgisini aynı göstermez, gösteremez. Kadın sevgisini duymak ister, hissetse de duymak önemlidir onun için, Erkek ise sevgisini hissettirmek ister, hissetmek ister, duymayı ister belki ama söylemekte zorlanır. Nedenleri üzerine bir çok şey söylenebilir ama gerçekten Erkeklere " Seni Seviyorum " demesi zor gelir, bunu söylememeleri hissetmemelerinden değildir, ama belki de yaşam içinde ona biçilen rolün getirmiş olduğu zorluklardan dolayı söyleyemez.

O yüzden esprisi de vardır ya, Kadın kocasına sorar, beni seviyor musun diye, adam döner yanıt verir, yanındayım ya. Espride olsa erkek kadınını sevdiği sürece yanındadır, birliktedir.

Hep kadın daha duygusaldır denir ya, pek öyle değildir bana göre. Erkek sevmediği kadının yanında durmaz, onu öpmez, okşamaz, sevmez. Kadın bunu anında hisseder. Sevilmediğini, istenmediğini kadınsı hisleri ile kavrar. Erkek sevgi konusunda rol yapamaz, hiç sevmediği bir kadına, sevdiği hissini veremez. Bakın evliliklerden, zorunluluklardan bahsetmiyorum. Hiç bir zorunluluğu olmayan birlikteliklerden bahsediyorum, çünkü evlilik işin içine girince ne aşk, ne sevgi söz konusu olur, bana göre Saygı birinci sıraya oturur. Sevmeseniz de evliliğimizi götürmek zorunda kaldığınız şartlar olabilir. Ama sevgilinizi sevmediğiniz de onunla birlikte olmak zorunluluğu yoktur.

Özetle, söylemek istediğim, sevmek ve sevilmek bence dengededir, ne kadar sevilirseniz, o kadar seversiniz, ne kadar severseniz, o kadar sevilirsiniz. Terazinin bir tarafı sevmek ise, diğer tarafı da sevilmektir.

Eğer bu terazi dengesinden saparsa, bir taraf diğerine ağır basarsa, bu sevgi zaman içinde biter, bir süre sonra da karşılıksız sevgiye döner. 

Ben şahsen sevdiğim kadar sevilmeyi, sevildiğim kadar sevmeyi tercih ederim.....

Sevgilerimle,
Haluk
03.09.2010 11:30

2 Eylül 2010 Perşembe

Okuyanlarıma ve Bumerang'a teşekkür ........

Yazı yazan herkesin herhalde öncelikle en önem verdiği şey, yazdıklarının okunacak olmasıdır. Öyle ya, bir roman yazan kişi herhalde bunu sadece kişisel tatmin için yapmaz, ticari amaçlarının da ötesinde okunmasını ister, üzerine eleştiriler yapılmasını ister ve işin gerçeği mümkün olabildiğince geniş bir kitleye ulaşmayı ister. Bunu da gözlemler. Kaç tane satıldı? Nerelerde satıldı? Okuyucu kitlesi kim? Beğenildi mi?

Blogu olanlar içinde bence aynı şey söz konusu. Blogunu tamamen kendi hevesini tatmin edecek olanlar da hazırlayabilir, buna sözüm yok ama eğer bir takım mesajlar vermek istiyorsanız veya ne bileyim gezdiğiniz yerleri, gördüğünüz filmleri, yaşam tecrübelerinizi paylaşıyorsanız, okunduğunuzu bilmek çok keyif verir.

Ben bu keyfi yoğun yaşayan birisiyim. Örneğin; Yunan Adalarına gittiğimde notlarımı paylaşmıştım, bir çok arkadaşım bu notlardan istifade etti. Keza İğneada bizim üç senedir gittiğimiz bir yer, geçenlerde İğneada'yı blogumda yazdım, üç dört günde 1300 kişi okumuş. Bana faydası var mı? Tatminin ötesinde Hayır, ama 1300 kişinin yazdığım yazıyı okuması beni gururlandırıyor, bunun da ötesinde kamçılıyor. Daha iyi yazmalıyım, daha renkli yazmalıyım diye düşünüyorum, çünkü okunduğunu görüyorum.

Biliyorsunuz Pazar günü Karasu, Acarlar Longozu, Kefken Pembe Kayalar'a gittik Pınar ile birlikte ve ben gece döndüğümde hem yazımı yazdım, hem fotoğrafları Facebook'ta paylaştım. Ertesi sabah Pınar ile bahçede otururken Pınar'ın telefonu çaldı, arayan arkadaşımız Türkan. Bil bakalım neredeyiz diye arıyor. Gece fotoğrafları görmüş, Eşi Suat ve sevgili kızları İrem'i kaldırmış sabahtan yürüyün Acarlar Longozuna gidiyoruz demiş. Kalkmış gitmişler, bizim açıkken göremediğimiz Nilüferlerin fotoğraflarını çekip, bir de bisiklet ile gezmişler. Bundan daha büyük keyif var mı yazı yazan birisi için.

Buradan ben BUMERANG'a ve dolayısıyla Hurriyet.com.tr ve Yazarkafe.com 'a da teşekkür ediyorum. Tamam, beni seven, yazdıklarımı okuyan bir çok arkadaşım var, ama asla bu sayılara kendi başıma ulaşamazdım. 13 Ağustos'da Dalmaçya Turu diye gönderdiğim ilk yazımdan bu güne yaklaşık 18 gün geçmiş ve benim tıklanmam 6.077 olmuş, dün akşam yatmadan baktığımda 5.256 idi, takip ediyorum, çünkü bilmek istiyorum, ne tür yazılarım ilgi çekiyor, hangileri çok okunuyor diye. Gece 23 :00'den ertesi gün öğlen 12:00'ye bu kadar fark yaratan yazım hangisi acaba diye merak edip baktım, İğneada olmuş. Bir gün evvel 617 olan İğneada yazım, bugün öğlen 1373 olmuş, bu ciddi bir okunma.

Sonra Bumerang'ın her an alabildiğim istatsitiklerini excele döküp analiz ettiğimde, gördüğüm Gezi / Seyahat ve Sinema ağırlıklı olarak tercih edilen. Sonrasında ise komik eleştirisel yazılar geliyor. Aşağıda ilk 20 yazımın istatistiği var.

Yazmayı seviyorum, okunduğum anda içimden daha fazla yazmak geliyor, bunu sağlayan tanıdık, tanımadık herkese çok ama çok teşekkür ederim. Bu arada kendimce bir anket düzenlemiştim,  blogum hakkında ne düşünülüyor acaba diye, gördüğüm blogum doğru yolda, herşey tamam mı, Hayır ama doğru yoldayım. Daha güzel yazılar yazmalıyım .....

Sevgilerimle,
Haluk
02.09.2010 13:30



Sıra Başlık Tıklanma
1 İğneada 1373
2 DALMAÇYA gezisi - 1 / 8 Ağustos 1364
3 Görülesi yerler serisi - 4 : Dubrovnik 704
4 Görülesi yerler serisi - 1 : Zadar 431
5 Bangkok - Pattaya 234
6 Evliliğe matematiksel bir bakış açısı 222
7 Sultanahmet ve Feshane'de Ramazan 215
8 Göbek ... 108
9 SMS Mesajları ..... 100
10 Kıskançlık, Aldatma ve Güven üstüne bir kaç not 79
11 Bumerang, Yazarkafem ve Okunma Keyfi ... 74
12 Film alt yazılarındaki komik tercümeler ... 73
13 Son dönemin 8 Türk filmi 71
14 Grange'kolik 62
15 Gençlerin agresifliği ve Emeklilik... 54
16 Takıntılar (ım) ..... 53
17 Sanal Dünya diye diye ... 38
18 3 film tavsiyesi 33
19 40+ yaş kadınları ... 32
20 En yakın sohbet arkadaşımız 32

1 Eylül 2010 Çarşamba

9 film eleştirisi ...5 Türk, 4 Yabancı ....

DIE WELLE : Türkiye'de Tehlikeli Oyun ve DALGA adıyla piyasaya giren bir Alman filmi. Tek kelimeyle muhteşem bir film. İki kere seyrettim ve her seyrettiğimde tüylerim diken diken oldu. Sonuçta filmi seyrederken istenirse bir toplumun nasıl felakete sürüklenebileceğini, genç beyinlerin istenirse nasıl yıkanabileceğini anlatıyor.

Filmin konusu; Lisede Tarih öğretmenliği yapan bir öğretmenin Totaliter Rejimi ve Hitler dönemini  öğrencilere anlatırken oynamaya başladığı bir oyun. Oyun olarak başlayan ve daha sonra kontrolden çıkan gençleri önlemeye çalışan öğretmenin yaşadıkları. O kadar başarılı bir şekilde hzırlıyor ki öğrencilerini, bir daha asla yaşanmayacak denen olaylar kısa zamanda gerçeğe dönüşüyor. ON üzerinden DOKUZ:

TAKİYE - Allah yolunda : Çok güzel bir film. Din konusu hassas bir konu tabi, bu konuda film çekmek bir o kadar zor. Tanınmış oyuncular pek yok, ancak filmde Rutkay Aziz'in olduğunu eklemeliyim. Film Almanya ve Türkiye'de çekilmiş. Konusu muhtemelen Deniz Feneri skandalından alınmış, çekimleri de, oyuncuları da oldukça iyi buıldum.

Filmin konusu; Almanya'da yaşayan türklerden topladığı paralar ile ortadan kaybolan ve bu işe ön ayak olan müslüman gençlerin daha sonra yaşadığı dram işleniyor. Bizlerin çokta yabancı olmadığı bir konu olduğundan heyecanla seyrediyorsunuz. ON üzerinden DOKUZ.

MİLLENIUM üçlemesi : İlk seyrettiğimde çok etkilendiğim bir İsveç filmi. Önce Millenium olarak çıkmıştı, sanıyorum altı yedi ay önce seyretmiştim. Daha sonra " Ejderha Dövmeli Kız " adıyla serinin kincisi çıktı, en son da geçen gün bu serinin üçüncü filmi olan " Eşek Arılarını Tekmeleyen Kız " olarak üçncüsü çıktı. Bence bu üç filmi arka arkaya izleyin. Enfes bir dizi film tadı alacasınız.

Filmin konusu; Lisbeth Salander'in yaşamı anlatılıyor. Asi, geçimsiz, lezbiyen bir genç kadın olan Lisbeth'in başına gelenler ve bu olayda tesadüfler eseri onunla tanışan araştırmacı gazetecinin serüveni. Özellikle üçlemenin son filmi gerçekten müthiş. On üzerinden DOKUZ:


KISKANMAK : Beğendiğim filmler içine alacağım bir film. Türk Sineması gerçekten yerini bulamayan filmler ile dolu. Bir çok emek verilmiş güzel filmler piyasada beklediği ilgiyi bulamıyor diye düşünüyorum. Bu filmde onlardan birisi. Sadece klasik bir karamsarlıktan kurtulamıyor bu filmler. Nedense daha çok dram üstüne filmler işleniyor.

Filmin konusu; 1930 lu yıllarda Zonguldak'ta yaşanan bir dramı anlatıyor. Maden Mühendisi bir adamın eşi ve ablası ile geldiği bu kentte, şehrin en zengini bir ailenin şımarık çocuğu ve mühendisin karısının yaşadığı aşkı anlatan bir film. 1930'larda yaşanan olaylar çok güzel anlatılmış, replikler de o günün replikleri. Ve film beklediğniz gibi gelişiyor ama ablanın sürprizlerine hazırlıklı olun. ON üzerinden SEKİZ.


THE EXPERIMENT : Son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmlerden bir tanesi. Zaten başrol oyucuları da filmin kalitesini gösteriyor. Adrian Brody ve Forest Whitaker muhteşem oynamışlar. Toplum psikolojisi üzerine çekilmiş bir film. İnsanların nereden nereye gelebildiklerini ve ne kadar kolaylıkla manipüle edilebildiğini anlatıyor.

Filmin konusu; İşten çıkartıkan bir adamın, tesadüfen tanıştığı bir kız ile Hindistan'a gitmek için gereken parayı araştırırken bir gazete ilanına başvuruşu ile başlayan olaylar zinciri. Bir haftalığına kapalı bir mekanda mahkum ve gardiyan rolünü oynayacak bu insanların bu dönemde yaşadıkları. ON üzerinden SEKİZ.


TAŞ MECLİSİ : Grange'ın romanından aktarma, yine enfes bir hikaye ve baş rolde Monica Belluci. Bilmiyorum Grange hayranlarından mısınız ama kitabı ile film arasında heyecan yönünden pekte fark olmayan bir film olmuş.

Filmin konusu; Evlatlık olarak aldığı bir çocuk, geçmiş, Rusya, özel seçilmiş bir çocuk. Bu çocuğun etrafında dönen ve Paris'ten Doğu Rusya'ya kadar uzanan bir macera. Film başarılı ama bir tezim var, eğer bu Grange'ın filmlerini Holywood çekse çok daha başarılı olurlar, Franszz sineması neden bu kadar başarısız çok anlayamıyorum. Bu kadar güzel bir konu, oyuncular muhteşem ama filmin çekimleri ve gelişimi filmin konusu ve oyuncuları kadar iyi değil. ON üzerinden SEKİZ.

AYRILIK : Sibel Kekili'nin Alman Film Ödüllerinde Almanya Başbakanının elinden aldığı En İyi Kadın Oyuncu ödüllü filmi. Açıkçası Alman Film Ödüllerinin kriteri ne bilmiyorum, neye göre seçip, neye göre değerlendiriyorlar ama Türkiye-Almanya ekseninde namus cinayetlerini anlatan bir film. Sibel Kekili'nin de bu ödülü hak edecek bir oyunculuk sergilediğini açıkçası düşünmüyorum, tamam emeğe saygım var ama en iyi kadın oyuncu ödülü için gerçekten bir şeyler de ortaya koymak lazım.

Filmin konusu; Almanya'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye dönen ve türbana giren kadının,ü Türkiye'de eşi ile anlaşamaması, dayak yemesinin ardından Almanya'ya ailesinin yanına dönüşü ve muhafazakar ailesinin onu kabullenemeyerek dışlamasının anlatıldığı bir film. Almanlar bu filmi seyrettikten sonra gerçekten Türk kadınlarına çok acımışlardır. Dediğim gibi emeğe saygım var ama bu kadar ödül alacak bir film olarak görmedim. ON üzerinden YEDİ.


EYVAH : 2010'da ses getiren filmlerden birisiydi, sinemada izleme şansım olmadı. Hem Ata Demirer hem Demet Akbağ'ın olması filmin güzsl olacağı yönünde izlenim bıraktı ben de. Geçenlerde videocuma geldiğini görünce gidip aldım ve seyrettim. Açıkçası mukayese yaparsam ( örneğin Yahşi Batı ile fena değil ama genelinde vasat buldum. Komik sahneleri olsa bile bu iki ustadan daha iyi bir film bekliyordum sanırım.

Filmin konusu; Trakya'nın bir köyünde Klarnet çalarak hayatını kazanan bir gencin beklemediği bazı olaylar sonucunda İstanbul'a gelişi ve tanıştığı insanlar ile yaşadıkları anlatılıyor. On üzerinden YEDİ.

ADINI SEN KOY : Tuna Kiremitçi yazmış ve yönetmiş. Açıkçası çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bir aşk filmi yapmak istemiş veya yazmış bilemem ama hani gerçekçilikten son derece uzak, sadece Aşk kelimesinin insanları sinemaya çekeceğini düşünerek yapılmış bir film gibi geldi bana. Hayatında hiç görmediği bir kıza aşık olan adamdan etkilenen kızın evliliği ile bu aşk arasında kalışının mantıklı bir gelişimini bulamadım ben filmde.

Filmin konusu; Eskişehir'de birbirini çok seven ve evlenmeye karar veren iki gencin ve bu kıza aşık olan erkeğin en yakın arkadaşı ve onu mutlu etmeye çalışan hasta abisinin yaşadıkları. Eskişehir2in güzellikleri ile çekilen film yine karamsarlık ve yasak aşkın getirdiği duygusallıklar ile dolu ama dedim ya, ben bu yaratmaya çalışılan aşkı beğenmedim. ON üzerinden ALTI.

Sevgilerimle,
Haluk
01.09.2010 15:00

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sizin hiç lakabınız oldu mu? ..Benimki .....

Bizim çocukluğumuzda hatta gençliğimizde aynı Hababam Sınıfı'nda olduğu gibi lakaplarımız vardı. Bir çoğumuz gerçek isimleri kullanmaz, birbirimizi lakaplarımızla çağırırdık.

Babamın görevi nedeniyle Diyarbakır Lice'den, Kandıra'ya tayini çıkması nedeniyle, 1974 senesinde Kandıra'ya geldik. Kandıra, benim Lise yıllarımın geçtiği minik bir ilçe. Kocaeli'ne bağlı. Bizim gittiğimiz sene 11.000 kişilik bir nüfusu vardı.

Lise ikiye burada başladım. O zaman ben henüz sınıf arkadaşlarıma göre hem bir iki yaş küçük ( ilk okula altı yaşımda ve ikinci sınıftan başladığım için ), hem de boy olarak sınıfın en kısasıyım. Neredeyse maskot olarak anılıyorum okula. Yaşım on beş.

Belki küçük olmam sebebiyle de okulda çok seviliyorum, arkadaşlarım, öğretmenlerim.Okulumuzda bir Tarih Öğretmeni var, soy adını unuttum Yücel Bey. En sevmediğim derslerden birisidir Tarih. Ezbere dayalı dersler de zaten başarılı değilim.

Bir gün tahtada yazılar dolu, kimse de tahtayı silmemiş, dersimiz Tarih. Yücel Hoca, " Haluk kalk şu tahtayı sil " dedi. Ben de o kadar kişi içinden neden beni seçti diye sinirli bir şekilde kalktım, tahtayı sildim. Tahtayı sildikten sonra da bilinçli olduğunu sanmıyorum ama doğal olarak ellerime biriken tebeşir tozunu üfledim. Eh buraya kadar normal değil mi :)

Meğer ben Yücel Hocaya o kadar yakınken üflemişim ki, tozlar hocaya gitmiş. Yücel Hoca bir sinirlendi;

- Lan ne yapıyorsun, neden tozları üstüme üflüyorsun, zaten YUMURTA kadar adamsın, bir çakacağım şimdi !!!!

İşte, o an sınıf bir kahkaha patlattı, sonra dayanamadı Yücel Hoca'da gülmeye başladı, ben kıpkırmızı oldum ve geçti yerime oturdum, o zaman Mahmut ile yan yana oturuyoruz. Mahmut gülmeye devam ederek; " Hakikaten Yumurta neden hocaya üfledin yahu " dedi .

O gün benim adım Yumurta kaldı. O gün sınıftakiler okula, daha sonra okuldan mahalleye ve tüm Kandıra'ya yayıldı. Adımı bilmeyenler bile benim Yumurta olduğumu biliyordu.

Başlarda kızıyor olsam da, sonrasında ben de alıştım. Yumurta aşağı, Yumurta yukarı. Maç yaparız Yumurta, oyun oynarız Yumurta. Bu Yumurta olayı hep devam etti, ta ki ben Kandıra'dan ayrıldıktan sonra.

Yıllar sonra İstanbul'da bir gün bir telefonum çaldı, iş yerimde. " Alo " dedim, karşıdan bir ses  " Naber lan Yumurta, ben Saim " dedi. " Hangi Saim dedim, bizim kör Saim mi? " Bastık kahkahayı, sonra buluştuk, görüştük, sohbet ettik.

Lakaplar güzeldir, sevdiğiniz insanlara takılır. İçtenliği gösterir. Sevildiğinizi bildiğiniz için kızmazsınız. Bilmiyorum okuyan arkadaşlarımın hiç lakapları oldu mu da, olanlar bir nostalji yapsınlar, o lakaplı konuştukları arkadaşlarını düşünsünler, oyunlarımızı, paylaşımlarımızı düşünsünler, bizler daha mutlu değil miydik?

Sevgilerimle,
Haluk
30.08.2010 21:30

29 Ağustos 2010 Pazar

Karasu, Acarlar Longozu ve Pembe Kayalar ....

Şimdiye kadar en verimli kullandığımız gezi kitabı TÜRKİYE GEZİ kitabı oldu. Gezdiğimiz bir çok yeri o kitabı okuyarak bulduk. Veya bir yer duyduysak hemen ona başvurduk ve detaylarını öğrendik. Nasıl gidilir? Ne yenir? Örneğin; Sünnet Gölü, İğneada, Kıyıköy, Şarköy gibi yakın yerlerden Adıyaman, Hatay, Çanakkale, Antalya çevrelerini de yine aynı kitaptan faydalanarak gezdik.


Bu Pazar günü de, Pınar ile birlikte bir çok yer konusunda konuştuk, sonunda yine görmediğimiz bir yere gidelim dedik ve yakın yerler içinde KARASU'yu seçtik. Karasu için kitabımızı incelerken de yakınlarında neler var, onları tespit ettik ve saat 12 gibi yola çıktık.

Birinci önceliğimiz Karasu olduğu için TEM üzerinden Adapazarı'na, oradan da şehir içinden Karasu'ya geldik. Toplam süre yaklaşık 2-2.5 saatlik bir mesafe. Adapazarı içinden Karasu'ya kadar yol çok güzel ve yaklaşık 40 dakika sürüyor. Karasu şehir merkezi olarak aslında deniz kenarında değil. Bu yüzden Deniz kenarını biraz betonlaştırarak siteler ve bir sürü evler yapmışlar.

Deniz, güzel, sıcak ve keyifli. Kumsal uzun, Pazar günü olmasına rağmen çok kalabalık değildi. Hani birbirinin dibinde değil insanlar. Şezlong kiraları günlük 5 TL, ancak genelde deniz kenarında oturan insanlar kendi şezlong ve sandalyelerini getiriyorlar.

Şehir içine de bir girelim dedik ancak ilginç bir şey yoktu gezecek. Karasu bize biraz köy ile şehir arasında kalmış bir kasaba gibi geldi. Tabi bu kararı verecek kadar çok kalmadığımız için bu bizim gördüğümüz kadarıyla vardığımız bir düşünce. Belki bilemediğimiz farklı gezilecek noktalar vardı biz bulamadık.

Denize girip biraz dinlendikten sonra yola devam etmeye karar verdik. Yakında gözüken ACARLAR LONGOZUnu görünce, oraya gitmeye karar verdik ve iyi ki de gitmişiz. Mükemmel bir yer. Nilüferlerin Acarlar deresi üzerindeki görüntüsü mükemmeldi. Bu arada LONGOZ kelimesi dikkatinizi çekmiştir. Ben de bilmiyordum Longoz'un ne olduğunu. Internet'ten baktığımda şöyle bir tanımı var Longoz'un.

Longoz, denize doru akan derelerin getirdiği kumların kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel bir ekosistemdir. yalnızca belirli ağaç ( dişbudak, kızılağaç, vs ), bitki ( göl soğanı, su menekşesi, vs ..) ve kuş ( kara leylek, balıkçıl, vs ..) türleri bu yaşam ortamını tercih eder.

Bizim ziyaret ettiğimiz Acarlar Longozunda ise Mersin balığı ve Nilüferler görülüyordu, fotoğaflarda detaylarını görebilirsiniz. Ayrıca güzel tarafı, dere üzerinde deniz bisikleti ile gezebilme şansınız var, maliyeti 15 TL. Biz geç kaldığımız için gezemedik. Bir de önemli not; derenin üzerinde bulunan Nilüferler saat üçe kadar çiçeklerini açıyorlarmış, üçten sonra da kapatıyorlarmış. Biz maalesef geç kaldığımız için açık halini göremedik ama bir kez daha sırf o çiçekleri görmek için gidilir.

Son ziyaret etmek istediğimiz yer ise PEMBE KAYALAR idi, Karasu üzerinden Acarlar Longozu yönünü takip ederek devam ettiğinizde Kandıra'ya doğu gidiyorsunuz. Kandıra'ya bağlı deniz kenarı enfes yerlerden birisi olan Kefken ile Cebeci arasında bulunuyor Pembe Kayalar. Oraya ulaşırken de bir kez daha Kefken'in muhteşem manzarası ile yol alıyorsunuz.

Pembe Kayalar oldukça ilginç bir doğa eseri. Dalgaların şiddeti ile oyulan kayalarda simetrik görüntüler muhteşem, ayrıca gerçekten inanılmaz renklere bürünmüş bu kayalar. Bazılarının renkleri gerçekten Pembe. Kesinlikle muhteşem bir doğa manzarası var, çektiğimiz fotoğraflardan da bu çok rahatlıkla anlaşılabilir.

Eğer yolunuz Kandıra, Kerpe veya Kefken taraflarına düşerse mutlaka Pembe Kayalar'ı ziyarete gidin, benzer bir oluşum Kerpe'dede var. Ama ben Pembe Kayaları daha çok beğendim. Bu arada Karasu'da gördüğümüz sesszizik Kefken'de yoktu. Kalabalık ve gürültülüydü, özellikle Kefken ve Cebeci'nin sahil güzelliği, kumsalları ve buradaki hem askeri kapm, hem orman kampı burayı daha kalabalık ve turistik hale getirmiş durumda.

Pembe Adaları da bitirdikten sonra karnımız çok acıktığı için balık yemeye karar verdik ve Kefken'de limandaki Liman Lokantasına gittik. Son zamanlarda yediğimiz en güzel Levrek ve mezeleri burada yedik. Fiyatlarda oldukça uygundu. İki levrek, iki bira, iki büyük salata, tereyağında karides ve kalamarın toplamına 70 TL ödedik.

Sonra da saat sekiz gibi Kefken'den çıktık, on gibi evimize geldik. Keyifli bir gün geçirdik, bilmediğimiz yerler gördük, muhteşem doğa manzaraları yakaladık, aslında yurdumuzda gerçekten çok güzel ve keyifli yerler var ama inanın o kadar bakımsız ki. Karasu'dan Başlayan gezimiz boyunca bizi en çok üzen hemen hemen her gittiğimiz yerde bir çok çöp, naylon torba, bira şişeleri görmek oldu. Bu kadar güzel bir doğa ancak bu kadar hor kullanılabilir.

Sevgilerimle,
Haluk
29.08.2010 23:00

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Film tavsiyeleri ... Cliente, Firts Mission, Vegetarian ....

Bu aralar yine bolca film seyrediyorum, son aldığım paketin içinde yabancı ve türk filmler var, yabancı filmlerden beğendiklerimi aşağıda sıralıyorum. Türk filmlerde bir kaç gün sonra.....

CLIENTE  ( Müşteri ) : Nedense oldum olası Fransız filmlerini sevmem, oyuncular muhteşem olduğu halde senaryolar, aksiyonlar, çekimler bana hep durgun gelir. Bu filmde aslında  o tarz, durgun, konuşmalı, oldukça fazla el yüzün sorgulandığı bir film, ama yine de bir çok Fransız filmine göre beğendim.

Filmin konusu : 51 yaşına gelen ve son dört senesine Jigolalara para vererek seks yaşayan bir kadının yaşama tutunuşu. Bunun yanında çok sevdiği eşinin ve evinin masrafını ödeyebilmek için gizli gizli jigololuk yapan bir gencin hikayesi. Açıkçası size yazacağım filmler içinde bence en iyisi. ON üzerinden SEKİZ.

FIRST  MISSION : Afrika, Latin Amerika'da çekilen filmlerin hastasıyım. Bu filmde öyle Latin Amerika'da çekilen bir film. Aslında seyrederken bu filmin konusu olması ötesinde gerçekliği yaşattığını hissediyorsunuz. Rol yapsalar da, size o anda oradaki havayı veriyorlar, o yüzden ben filmi çok ama çok başarılı buldum.

Filmin konusu; Doktor olduktan sonra Latin Amerika'da gerillalar ile Devletin çarpıştığı bir ortama  giden doktor kızın idealistliği anlatılıyor. Filmde çok meşhur oyuncular yok, ama çok güzel çekilmiş, çok beğeneceğinizi düşünüyorum. ON üzeriden SEKİZ.

VEGETARIAN : Çin ve Uzak Doğu filmlerinde müthiş sürprizlere hazırlıklı olun. Ne zaman nasıl bir film seyredeceğeniz belli olmuyor. Ben de o yüzden ne zaman Uzak Doğu ile ilgili bir film  görsem mutlaka alıyorum. Bu film de öyle. Çok başarılı mı hayır, çekimleri çok mu etkileyici hayır, ama filmde bir devamlılık var ve bu sizi seyretmeye zorluyor.

Filmin konusu; Gördüğü rüyalar neticesinde et yememeye karar veren evli bir kadının etrafında dönüyor. Eşi, ailesi derken olayın içine kız kardeşinin kocası karışıyor. Tam bir karmaşa. Açıkçası son sevişme sahneleri oldukça erotik ama genelde durağan filmlerden. ON üzerinden YEDİ.

SOLITARY MAN : Muhteşem adam Michael Douglas. Gerçekten yaşlandıkça eskiye göre daha çok rol buluyor. Yine her zamanki hali, seksi, seks arayan ve seks üzerine yoğunlaşan bir adam. Onun dışında oynayan oyuncuların hiç birini tanımıyorum, sanki onun için yapılmış bir film.

Filmin konusu; Çok başarılı bir iş yaşamı sürerken hasta olduğunu öğrenen bir adamın tüm yaşamını değiştirmesi ve saygın bir kişilikten, nefret edilen kişi haline gelmesini konu alıyor. Michael Douglas dışında etkileyici bir oyun sergileyen yok, dediğim gibi filmde onun üstüne kurulmuş. ON üzerinden YEDİ.

SPLICE : Sinemada oynarken gitmeyi arzu ettiğim ama gidemediğim bir film. Ancak filmi seyrederken de çok bir şey kaçırmadığımı açıkça ifade etmek isterim. Benzeri filmler çok çekildi, hatta bence çok daha başarılıları çekildi.

Filmin konusu; Genlerle oynayan iki gen bilimcinin yarattıkları bir tür ile ilgili. Bu tğre karşı sevgileri olduğu kadar tehlikenin de farkındalar ama bu farkındalık o türü yaratmanın ötesinde büyütmeye kadar götürüyor. Ben her ne kadar bilim kurgu sevsem de beni bile tatmin edemeyen bir film diyeceğim.ON üzerinden ALTI.