Sanal Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanal Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2010 Pazartesi

cember.net ...2005'ten bugüne...

Aslında çok önceden yazılmış bir yazı olmalıydı, kişisel olarak benim hayatımda ama çevreme baktığımda hemen hemen yakınımdaki bir çok insanın hayatında çok önemli bir yer tutan, şu anda aktif olmayan ve XING grubuna satılan bir internet platformu.

1994 - 1995 senelerinde başlayan internet serüveninde hep yer aldım, ilk TurkNoktaNet ile başlayan Chat sevdamız, İrc, Mirc programları, dostluklar, sonra minik adımlarla başlayan ama kısa zamanda çok yol alan çöpçatan siteleri, arkadaşlık, evlilik, partner, oyun siteleri, bloglar derken aslına bakarsanız 15 16 senedir girip çıkmadığım bir yer kalmadı.

Bu süre içinde Facebook dahil olmak üzere, içlerinden tek ayırt ettiğim site cember.net oldu.

Cember.net'e bir arkadaşımın sayesinde 2005 Ekim ayında üye oldum, bir kaç denemeden sonra devam etmedim, sonra 2006 Şubat'ın da bir kaç kez girdim, o günden bugüne üye sayısı oldukça fazla artmıştı. İlk tanıştığım kişi Serpil Köse olmuştu, sonra da Sedo. Serpil'lerin bir tango gecesine katıldım ama sadece merhabalaştık, Sedo ise Taylan ve Cüneyt ile birlikte bir Büyüada gezisi düzenlemişlerdi. Sedo ile konuşarak ona katıldım ( daha doğrusu ikinci bölümüne katıldım, sabah uyanamayınca ilk bölümü kaçırmıştım ). Orada sevgili Ceco, Sedo, Taylan ve Cüneyt ile tanıştım.

Çok keyifli bir gün ve çok keyifli insanlardı. Sonraları Murat Koç, Canem Çabas, Attila İnce ve diğer arkadaşlar ile tanıştık, forumlarda konuşup tartışıyoduk, daha sonra etkinliklerde birlikte oluyorduk. Bir kaç etkinliğe katıldıktan sonra ben de bir etkinlik düzenlemeye karar verdim.

İlk bowling etkinliğime 38 kişi gelmişti, kendimce başarılıydım, yeni insanlar, yeni arkadaşlar ediniyorduk. Etkinlik o kadar jkeyfili geçti ki hemen arkasından bir tane daha düzenledim, bu sefer sayı 70 lere çıkmıştı. Herkesin desteği ile Bowlibg etkinliklerini düzenlemeye devam ettim. Ben düzenlemeyi bıraktığımda sanıyorum yirmiye yakın bowling turnuvamız olmuştu.

Bu arada Büyükada gezileri, Burgaz Adası gezisi, Anadolu Hisarı gezisi, fasıl gecesi, bar gecesi, Müzik gecesi ( burada da en büyük pay tabiki Emre'nin )  derken, grubun içinde bir çok etkinliğe imza attık, arkadaşlarım da beni hep destekledi. Artık hiç bir toplantımız 70 80 kişinin altına düşmüyordu. Tekne gezi etkinlikleri, fasıl etkinlikleri derken artık organizasyon oldukça büyümüştü.

Bir Akrep gecesinde Yekta ile tanıştık, daha sonra Özgür ve Gökhan'da aramıza katılınca etkinliklerimiz neredeyse ayda birden onbeşgünde bir olmaya başladı. Bursa'dan Burhan kardeşim de gruba dahil olunca Nostalji Geceleri, günübirlik turlar, kalmalı turlar, Sünnet Gölü, Abant, Ağva, Şile gibi etkinliklerimiz de oldu.

İnanılmaz bir grup olmuştuk. Maliyeti düşük organizasyonlar ile bir araya gelip eğlenmenin yolunu buluyorduk. Daha sonra doğum günlerini de parti ve etkinlik haline getirdik, dolayısıyla daha fazla yanyana gelmeye başladık. Cember.net kanalıyla sevgili olanlar da oldu, evlenenler de, mutlak ayrılanlar da olmuştur, ama biz bardağın dolu tarafını görelim.

Daha sonraları Ankara grubu ile birlikte Abant gezileri düzenledik, ilk gezimize 250, sonrakilere de 200 civarı insan geldi, Ankara İstanbul Bursa derken her sene bir kez Abant'a gitmeye başladık ve bu geleneğimizi dört yıl sürdürdük.

Ben sevgilim Pınar ile benim organize ettiğim bir tekne turunda tanıştım, 45 aydır birlikteyiz. Sevgili Yekta, benim altı yedi yıllık arkadaşım Belgin ile cember.net gecesinde tanıştı, yaklaşık iki senedir evliler. Sevgili Güray ile Mehtap yine bizim organize ettiğimiz etlinliklerde tanıştılar, onlar da bugün evli. Aklıma gelenler bunlar ama eminin daha fazlası da vardır.

Binlerce fotoğrafımız var cember.net olarak, gittiğimiz, bulunduğumuz her mekanda birlikteliğimizi, dostluğumuzu gösteren, anlatan. Bu tarz internet birliktelikleri çok zordur. Genelde kız tavlama, erkek bulma diye adlandırılan bu internet etkinliklerinde bizler bir aile gibi olduk, sorunlar olmadı mı oldu tabi, ama biz bunları grubun içinde hallettik. Forumlarımızı  iyi yönettik ( sağolasın Murat ve Taylan ), kimsenin kimseyi rahatsız etmemesini sağladık. Bugün bakıyorum da, 1000 küsur arkadaşım var facebook'ta, yarısından fazlasını cember.net kanalıyla tanımışım ve hala büyük bir çoğunluğu sosyal yaşamımda yer alıyor.

Sevgilİ Esra'nın organize ettiği Tavla, Okey turnuvaları daha sonra Meynune, Poker gbi oyunlar ile de süslenerek devam ettik, hala da iki ayda bir 20 30 kişi yanyana gelip oynuyoruz.

cember.net bizlere eğer istenirse insanların arkadaş olabileceğini öğretti. Aramızda barınamayanlar da oldu, ekislenler de, bizi sevmeyenler de, ama bizim de sevmediklerimiz oldu. Sonuçta, bizler bugün hala yanyana gelebilen bir arkadaş grubuyuz. yaklaşık 2 3 senedir cember.net yok ama hepimiz hala hadi buluşalım dediğimizde 30 40 kişi yanyana gelebiliyoruz. En yenimiz belki bir kaç yıllık arkadaş. Kimse kimseden fazla kopmamış, kimse kimseyi bir daha görmemek üzere silmemiş hayatından.

cember.net maceramız bundan yaklaşık 2 yıl evvel XING tarafından cember.net'in satın almasıyla kapandı ama bizler halen kendi aramızda cemberimizi kırmadan devam ediyoruz.

Bizler bunu başardık, hala da o başarının tadını yaşıyoruz. Bugün bir düşünce üzerine konuştuk, hadi bakalım ex cember.net günü yapalım diye, sanıyorum Eylül ayında bayramdan sonra bir Ex Cember.net gecesi yapacağız, umarım cember.net'li tüm arkadaşlar orada olur ..........

Sevgilerimle,
Haluk
16.08.2010 15:45

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Nette bir yaşam öyküsü ...

Sitemi yapmaya karar verdiğim 2005 Ekim ayına kadar çöpçatan sitelerinde bulunan birisiydim. Gerçi son aylarda sadece yazılar yazıp, profilime koyar, sonra o profildeki yazılarımı beğenen ve bana yazan insanlar ile tanışırdım. Kullananlar, üye olanlar bilir, apayrı bir dünyadır Internet'te çöpçatan / arkadaş bulma siteleri. Bu konuda oldukça çok yazım da var. 2005 Ekim'inden sonra o dünyada olmasam da çok arkadaşım olduğu için oralarda neler olup bittiğini, neler yaşandığını onlardan dinlemeye devam ediyorum.


Neredeyse 10 yıldır Internet'teyim. Yüzlerce arkadaşım oldu net yoluyla. Bu kadar senedir Internet'ten sadece bir arkadaşım evlendi. Ama kadın olsun, erkek olsun netten ilişki yaşamayan arkadaşım olmadı.

Şimdi niye tekrar net konusuna döndüm ve bu yazıyı yazdım. Geçen gün, netten tanıştığım ama sonra çok iyi bir arkadaşım olan arkadaşımla yemek yedik. Havadan sudan konuşmanın arkasından doğal olarak konu özel yaşama geldi. Görüşmediğimiz sürede neler yaşandı, neler oldu konuşulmaya başlandı. Son derece aklı başında olduğuna inandığım ve iş dünyasında kariyer olarak oldukça iyi bir noktada olan, 35 yaşlarında, boşanmış olan bu arkadaşımın anlattığı şeyler gerçekten üzücüydü. Kendisinden isim belirtmemek koşuluyla bunu yazma izini aldım. En azından siteme girip okuyan arkadaşlarımın da nette olduğunu, sohbet programları kullandığını ve bir çok insan gibi çöpçatan / arkadaş bulma sitelerine üye olduğunu biliyorum. Belki bu hayat hikayesi onlar içinde bir tecrübedir.

Üye olduğu bir siteden bir beyle tanışıyor, müthiş bir sohbet, çekim derken, telefonlar veriliyor, sohbet telefona taşınıyor, sonrasında görüşme ve ilişki başlıyor. Her şey çok güzel gidiyor, aşkın en güzeli yaşanıyor, yalnız ufak bir sorun var, adamın işleri çok kötü gidiyor ve sermaye gereksinmesi var. Kadın sevdiğine elinden geleni yapmaya karar veriyor (bu arada belirtmeliyim ki adam bu konuda çok ketum, bu konu mümkün mertebe konuşulmamaya çalışılıyor AMA adam üzgün, sıkkın). Nasıl olsa birlikteler, beraber çözerler bu sorunu ve kadın birikmiş parasını adamın işine yatırıyor. Daha doğrusu işe yatır diye adama veriyor. Adam mutlu, adamın mutlu olmasıyla kadın mutlu. Sevdiğine yardım etmiş, paranın ne önemi var, aşarlar bu sıkışık anı, hem aşkın yanında paranın ne önemi var. Bir kaç gün sonra adamdan ses çıkmamaya başlıyor, telefon sürekli kapalı, ve ADAM HALA YOK. Kızcağız şokta, araştırma yapıyor falan ama nafile, en ufak bir iz bulamıyor adamdan, hala araştırıyor ama bence uçan uçmuş artık.

Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar. Şimdi bu yazıyı okuyan herkes eminim ki arkadaşım için kusura bakma ama çok salakmış diyecek. İnsan hiç araştırmadığı bir adama para verir mi diyecek. Netten birisine bu kadar güven duyulur mu diyecek. Bu denilecek şeyleri çok arttırabilirsiniz de, sonuç değişmeyecek.

Ben bu aşk olaylarını anlayamıyorum dedikçe bana kızıyorlar. Bu nasıl bir aşktır ki insanın gözünü bu kadar kısa sürede boyayıp hiç yapmayacağınızı düşündüğünüz şeyleri yaptırtıyor. Bunlar nasıl insanlar ki, bundan istifade ediyorlar, kandırıyorlar, insanların birikimlerini alabilmek için böyle oyunlar oynuyorlar.

Bu herkesin başına gelebilir, netten olması da şart değil. Ama net olayları hızlandırıyor, bu bir gerçek. Net olaylarında süreklilik (PC den PC ye 7 gün 24 saat 365 gün görüşme şansı var) olduğu için de bir çok şey o kadar hızlı yaşanıyor ki. Zaten orada bulunan ve profilini bırakmış insanların hepsi değil ama bir çoğu bir beklenti içinde, tanışabilecekleri, güvenebilecekleri, sevebilecekleri birisini arıyor, bekliyor. Kadını ağırlıklı olarak duygusallık, erkeği ağırlıklı olarak cinsellik peşinde ve bir de arada böyle üçkağıtçıların boy gösterdiği bir ortam ve bu adamlar o kadar ustaki bu tarz kadınlara yaklaşımları tam bir valentino.

Lütfen dikkatli olun, tanıştığınız kişilere hemen güvenmeyin. Bence en büyük tehlike nerede biliyormusunuz, ben asla böyle bir şey yaşamam diyerek kendinize olan güvende. Bugün bu tarz olayları yaşayan insanların hiç biri aptal değil. Trafik kazalarında büyük kayıplı kazaları hep en tecrübeli otobüs şöförleri yapar, 20 sene 25 sene otobüs şöförlüğü yapmış insanlardır. Kendine güven tabi ki çok önemli ama her şeyin fazlası gibi, kendine güvenin de aşırısı sizi zor durumlara sokabilir. Biraz özenli ve dikkatli olmanız sizin yaşamak istediğinize engel olmaz, belki zamanı uzatabilir ama emin olmanızı da sağlar.

Sevgilerimle....
04/02/2006

Sanal Dünya diye diye ...

Eh sonunda sanal işssizliğimiz de oldu, öyle ya bunu en yetkili ağızdan hepimiz dinledik, ne dedi sayın Başbakaınımız " işsizlik sanaldır ".


Böylelikle sanal dünya artık reel dünyaya rakip bir dünya haline geldi.

Eh ama sayın Başbakanımız bunu yeni söyledi de, bir çoğumuz zaten bu sanal dünyada yaşamıyor muyduk?

Türkiye gibi bir tarım ülkesinde çiftçiliğin artık neredeyse öldüğü bir dünyada FARMWILLE denilen sanal dünyada tahıl yetiştirip, çiçek, ağaç dikip, meyvelerin olmasını sabahlara kadar bekleyen bir çiftçi ülkesi olmadık mı, ha bu oyundan Farmwille 250 Milyon Dolar ciro yapmış, yapsın bize ne, biz aslanlar gibi tarlamızı ektik, etrafını çitler ile ördük, hatta alış veriş bile yapmadık mı?

Diğer yandan sanal aşklar yaşamadık mı? Yüzünü bile görmediğimzi kadınlara canımmm, aşkımmmm, bir tanem demedik mi, veya ne olduğunu bile bilmedğimiz erkeklere aşık olmadık mı?

Hele hele cinselliği es geçemem, sanal seksler yaşadık, her nasıl adı seks oluyorsa ne hazlar aldık, yaşadık, hissettik, öldük hatta bittik.

Artık içimizde MSN'i olmayan, Facebook adresi olmayan, e-mail adresi olmayan kaç kişi kaldı. Bakın, geçen gün Facebook yöneticileri bile açıkladı, Türkiye gibi bir başka ülke yok, bu kadar ilgi alakayı biz bir başka ülkede yaşamadık diye.

Çöpçatan sitelerine değinmeden geçemeyeceğim, Dünyanın hiç bir yerinde açıldığı yıl 50.000 üye ve iki sene sonra 3.000.000 üyeye ulaşan bir başka ülke yok. Nasıl bir çöpçatan sitesi merakımız varmışta farkında değilmişiz.

O yüzden kimse Türkiye'de teknoloji yok, kullanılmıyor demesin, biz var ya biz, teknolojinin en alasını kullanırız, 10 yaşındaki çocuğa kameralı telefon alırız, sokakta simit satan adamın bile 3G telefonu vardır.

O yüzden kimse sanal dünya diye öyle burun bükmesin.

Başbakanımızın dediği gibi biz reel dünyadan çok artık sanal dünyada yaşıyoruz, aşkları, sevişmelerimizi, işlerimizi sanal dünyada yapıyoruz, hatta ben bir kere denedim inanın çok keyifli oluyor, sanal masa kurup, rakı ve peynirinizi yanınıza alın, sonra Papua Yeni Gine'deki arkadaşınıza söyleyin, o da şarabını ve peynirini hazırlasın, sonra açın kameraları, arkada bir müzik, bir sohbet, bir sohbet, tadına varamayacaksınız.

Bundan yıllar önce 2001 di sanıyorum, bir grup kurmuştum yahoo'da, adı da SANALREALİTE idi, sloganını da kendim koymuştum...

Sanal dünyadaki reellik mi, reel dünyadaki sanallık mı?

Siz karar verin.............

Sevgilerimle,
Haluk
12.04.2010 Istanbul

9 Temmuz 2010 Cuma

Sanal Dünya enstantaneleri ...

Bir dönem ben de bugünkü moda tabiriyle ÇÖPÇATAN sitelerine takılırıdım, Siberalem, Yonja, Kimkimebizbize, huyuhuyuma gibi siteler, hani profiller hazırlayıp, ben şuyum, bunları arıyorum dediğimiz siteler, benim yaş grubum da yalnız kalan, boşanmış kadın, erkek bir çoğumuzun özellikle bu siteler ilk çıktığında daldığımız yerler.


Bakmayın, bu sitelerden çok farklı ilişkiler yaşanmış olsa da, aslında bir çokta arkadaş ediniyorsunuz, o dönemlerde de farkında olmadan bir çok tecrübe ediniyorsunuz. Bugün canımdan çok sevdiğim ve bir çoğunuzun da yakından tanıdığı arkadaşlarımı ben o sitelerden tanıdım, 10 seneden fazladır dostluğumun sürdüğü arkadaşlarım var.

Ben yazılarıma aslında bu sitelerde başladım, ve SANAL DÜNYAYI oldukça iredeledim, bu konuda da sanırım otuza yakın yazı yazdım, bazılarını da sizler ile paylaşacağım.

Aşağıda yazdığım yazıyı 2005 senesinde yazmışım, başlığı aslında 30 yaşında olsaydım idi, ancak burada bir kaç sanal dünya yazısı yazacağım için bir yazı dizisi gibi olsun istedim ve o yüzden başlığına SANAL DÜNYADAN ENSTANTANELER koydum, bakalım beğenecek misiniz? :))

O sitelere giren ve belki de hala oralarda olan arkadaşlarım vardır, yorumlarımı hoşgörü ile karşılamalarını diliyorum, bu yazıların bir çoğu, ben o sitelerden çıktıktan sonra yazılmış yazılardır, yani kendimi ve yaşadıklarımı asla soyutlamıyorum ve kimseyi yargılamıyorum, yaşadıklarımın da arkasındayım. Kendimce objektif olabildiğimi düşünerek yazdığım yazılardır.

Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
14.08.2009 09:30
---->
Geçen gün kendime bir soru sordum. Dedim ki, Haluk eğer sen bugün örneğin 30 yaşında, bekar, ayakları üzerinde durabilen, belirgin bir kariyere ulaşmış olsaydın, burada bu tarz bir çöpçatan sitesin de olur muydun? İnanın yanıtını vermekte çok zorlandım. Ama kararım OLMAZDIM oldu.

Neden peki o yaşta ve statüdeyken OLMAZDIM diyebiliyorum da, şimdi bu yaşta ve statü de burada yer alıyorum, hem de resmimi ve bütün özelliklerimi sıralayarak. Yanıtı basit, bizler biraz hayatı ıskalayan bir kitleyiz. Nasıl ki, babalarımız, annelerimiz bir çok şeyi güzel yaşamasına rağmen, bir çok şeyi ıskaladılar, bizler yani benden 5 yaş büyük, 5 yaş küçük olan bir 40-50 yaş arası grup biraz zor bir dönem yaşadık. 1970-1980 dönemini sağcılık-solculuk derken, en güzel zamanlarımızı (gençlik olarak) yaşamadık, yaşayamadık doyasıya.

Ha yanlış anlaşılmasın, belki bugünlere gelip belli olgunluklara erişmemiz o dönemlerde yaşadığımız olaylar, edindiğimiz tecrübelerin eseridir. Yoksa bundan yakınmıyorum. Hayatı ıskaladık ama sonuna doğru biraz yakaladık sanırım.

Şimdi, bana çok hoş geliyor, işimden veya evimden bıraktığım profile gelen yanıtları okuyorum veya beğendiğim profilleri inceliyorum, değişik fikirler ve tecrübeler ediniyorum, farklı insanlar ile tanışıyorum ve hayatın içinde farklı ilişkiler yaşıyorum, kimini sinir ediyorum, kimi beni sinir ediyor, kimini çok beğeniyorum ama o beni beğenmiyor, kimi beni çok beğeniyor ama ben onu beğenmiyorum, en güzeli de karşılıklı keyif aldığın, seni mutlu eden insanlar ile elektriğin uyuşuyor, aynı frekanslar da oluyorsun.

Bu böyle anlatılınca harika gibi değil mi?

O zaman neden 15 yaş daha genç olsaydım burada olmazdım, çünkü bunun aksini iddia etsek de, burası hayatı o kadar basitleştiriyor ki, emek vermeyi unutuyoruz. Geçen bir kız arkadaşımın söylediği şeyi çok düşündüm. Çok hoş, sempatik ve kariyerli bir kız ve diyor ki " Artık erkekler tek eşli olmak istemiyor, ben seninle sevgili olurum ama benim özgürlüğüme karışmayacaksın".

Ben açıkçası uzun bir zaman kadının geliştiğini, erkeğin ise kendini geliştiremediğini düşünüyordum. Ancak artık bu fikrimden vazgeçtim, erkek kendisini bence biraz da fazlaca geliştirmiş.

Eğer bir erkek ben özgürüm, sen özgürsün gel sevgili olalım, yani senin kimle ne yaptığın benim için önemsiz, sevgilim ol ama ne yaparsan yap diyebiliyorsa biz hakikaten aşmışız bazı şeyleri. Gülümsediğinizi görür gibiyim, tabi ki böyle değil, bunun gerçek anlamı şu ki, ben ne istersem yapacağım ama senin böyle bir şey yaptığını görmeyeyim.

Neticede burada emek o kadar az ki, halbuki ben gencecik olsam, ona göre bir çevrem, hayatım, arkadaşlarım olacak, buranın getirdiği bağımlılığı yaşamayacağım, daha çok dışarıda olup, daha güzel şeyler yaşayacağım. Ha bunları bugün yapamıyormuyum, bir çoğunu belki yapıyorum ama yine de bu ortamdayım, şikayetçi değilim ama daha farklı olmasını isterdim.

Aslında bütün bunların hepsi, yaşam denen oyunda rol alan biz insanların üstlendiği rollerde ki enstantaneler, kim nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasın, ne istiyorsa onu yapsın, YAŞAM bir armağan ve o kadar KISA ki, hiç kimsenin bir başkasının yaşadığı hayatı eleştirmeye hakkı yok......Atalarımız demiş ya " Her koyun kendi bacağından asılır " diye.......:)

Sanal Dünya Özgürlüğü ...

Sanal ortamda özgürlükler konusunda değişik fikirler var. Aldığım görüşlerden birisini aşağıya kopyaladım.


".........benimki öneri degilde birazcık merak sanal arkadaşlıkların özgürlük sınırı ne olmalı yada ne olduğu bir arkadaşın yorumunu okudum. Benim katılmadğım bir yorum gerçi -- O an dedim ki dur bir dakika; sen ne için buradaydın? Rahatlamak için değil mi kendini niye geriyorsun ki, iletişimi sürdüren sensin kestiğin anda biter. Karşında bir makine var ve onun arkasında da seni tanımayan biri, o kişi gerçekte olsa kaygında haklısın ama değil, o yüzden kendini bari burada rahat bırak, burada toplum kuralları değil senin kuralların işliyor---. Bu sizce sanaldaki bencillik ve yalnızlaşmanın sanaldaki versiyonu değilmi? İnsan reeldede aynı şekilde kendine döndüğü zaman bunları gerçekleştirebilir. Bunu başaramayanlar sanalda tatminmi ediyorlar kendilerini.. Şöyle düşünüyorum insan iletişimi sanalda daha kolay sanırım insanın bireysel özgürlüğü sohbet edip etmemek istemesi bir tuşla sınırlı ..ben onu anlıyorum......"

Özgürlüğün sınırı tabiri bana çok itici geliyor. O zaman biz özgürlüğü tam bilemiyoruz. Burada ideolojik konuşmuyorum, tabiki özgürlüklerin sınırı var. Ben nasıl istiyorsam davranamam, giyinemem, yiyemem, yaşayamam. Ancak bu özgürlüklerin sınırlanması demek değil bence.

Bunlar ülkelerin ve o ülkede yaşayan toplumun kuralları. Bunlar içinde kesinlikle uymanız gereken kurallar var, esneteceğiniz veya hiç uyamayacağınız kurallar var.

Şimdi Suudi Arabistan'a gidip, ben sokakta etek ile dolaşacağım, özgürüm diyemezsiniz, özgürüm ben bana karışmayın bu anlamda son derece geçersiz. Bunun gibi sayısız örnekler vermek mümkün. Önemli olan yaşadığınız toplum kuralları ile sizin kendi kurallarınızı örtüştürebilmek.

Bu örneği bazen veriyorum, ben Ortaköy 'de oturuyorum, evime kim isterse 24 saat girer çıkar, evime erkek arkadaşım da gelir, bayan arkadaşım da gelir, parti de veririm. Ancak bunları belki Fatih'te otursam yapamam. Orasının kurallarına ters olabilir. Ama ben Fatih'i seçmedim, kendi kurallarımın geçerli olduğu, daha özgür olabileceğim ve hissedebileceğim bir yeri seçtim. O zaman ben kendi kurallarımı yaşadığım yere göre uyarladım veya uyarlanmış Ortaköy özgürlük kuralları beni tatmin ettiği için ben burada yaşıyorum.

Bu reel dünya kuralları, ama sanal dünya da bu kurallar yok, ülke yok, toplum yok, din yok. Burada bir anayasa yok. Burada hiç bir kural olmadığı gibi, sizi engelleyebilecek ve zorlayacak bir merci de yok. Burada her şey sizsiniz. Anayasa sizsiniz, polis sizsiniz, ceza veren de sizsiniz, mükafatlandıran da.

Her gün, her saat, farklı kimlik, farklı cinsiyet, farklı vatandaş olabilirsiniz. Hepsi elinizin altında, bir mail veren siteye girip 50 tane mail adresi alıp, 50 değişik kimlikle insanlarla sohbet edebilrisiniz. Canınız ne olmak istiyorsa o olursunuz, bazen müşfik bir anne veya baba, bazen bir sokak kadını veya jigolo. Bazen İstanbul'da yaşarsınız, bazen Avustralya'da. Hatta bazen kadın, bazen erkek olabilirsiniz. Bütün bunların hepsinin kontrolü sadece sizde. Basit klavye, bir monitor, bir PC ve modem bağlantısı., tüm gereken bu.

Kimi zaman geyik yapmak hoşunuza gider, kimi zaman derin sohbet. Kimi zaman fıkralar dinler anlatırsınız, kimi zaman hikayeler okur hüzünlenirsiniz. Daha teknolojikseniz, kimi zaman görerek sohbet edersiniz kimi zaman telefonla.

Sonu yok, özgürsünüz burada. Kime ne kadar zarar vereceğinizi bilemeyecek ölçüde hem de. Burası o kadar sizi bağlar ki, bu özgürlük size o kadar hoş gelir ki, buradan kopamazsınız. Aslında gizem, bağımlılık diyoruz ya, değil, bence burası özgürlüğün sizde yarattığı adrenalin. Ben nette, kim ne isterse bulabileceğine inananlardanım. Tek sorun ne aradığını bilmek:)

Burasının özgürlüğünü, kendini mutlu ve keyifli yapmak için kullanan, bilgisayarı kapattığın da bugün de çok güzel geçti diyebileceğiniz, hayatıma iyi ki aldım, soktum, sevdim diyebileceğiniz güzellikler yaşamanızı diliyorum...........

Sevgiler

Sanal Dünya bir Bağımlılık mı?

Bu yazıyı bir zamanlar kendimin de üye olduğu çöpçatan sitelerindeyken yazmıştım (2005), bahsedilen site veya siteler halen mevcut hem de üye sayıları üçe beşe katlanarak devam ediyor, sayıları sanırım yüzün üzerine çıktı, siberalem'ler, yonca'lar, huyuhuyuna, boyuboyuna siteleri...


İnanılmaz bir trafiğin yaşandığı siteler, üye olmak için ödenen paralar ile bugüne kadar geldiler ve eminim daha da artarak devam edecekler.

Umarım keyifle okursunuz :)

Sevgilerimle,
Haluk
24.09.2009
--->
Bu sabah sitede mesajlaştığım bir arkadaşımdan sevindirici bir mesaj aldım. Sevindirici diyorum çünkü yıllardır nette sohbet eden biri olarak hiç böyle bir mesaj almamıştım.

Arkadaşım özetle şunu diyordu "nete okadar çok zaman ayırmaya başladım ki düzenimin bozulduğunu, aileme yeteri kadar vakit ayıramadığımı farkettim ve buna nokta koydum, netten çıkıyorum".

Saygı gösterilecek bir davranış. Net olayı ve nette yapılan sohbetler için bir çok şey söylenebilir.

Ancak bence herkesin kabul etmesi gereken şey, NET BİR BAĞIMLILIK.

Bir sigara bağımlılığı gibi, sizi tahrik eden, evinizde PC ile aynı ortamdaysanız, PC'nin kapalı durmasının çok zor olduğu, işinizdeyseniz, meşgulseniz, işim ve meşguliyetim bitse de hemen kullansam diyecek kadar da kolay vazgeçilmeyen bir bağımlılık. Net ve sohbet bağımlılığı öyle kolayca terk edebileceğiniz bir bağımlılıkta değil.

Peki neden bağımlılık yapacak derecede hayatımıza girdi ve neden vazgeçemiyoruz?

Bence bunun ana nedeni YALNIZLIK.

Burada arayışlar içindeyiz. Kimi arkadaş, kimi dost, kimi sevgili, kimi sohbet edecek birileri, kimi sex partneri ama bir arayış var.

Bu arayışa temel olan da, reel yaşamda ki yalnızlıklar. Yaşamını mutlu ve sosyal geçiren insanların bir çöpçatan sitesine profil bırakması için sizce ne neden olabilir? Tabi, bu çöpçatan siteleri insanların tanışmasına neden olup, genelde de hayal kırıklıkları yarattığı için, insanlar artık netten tanıştıklarını kimseye söylemekte istemiyorlar.

Burası, yani bu site veya benzeri sitelerin bağımlılık yaratmasının altında bir başka nedende, MERAK ve GİZEM.

Şimdi, düşünelim, ben akşam siteye girdim, profilleri inceliyorum. Sadece 1 kişiyi mi beğenip mesaj atıyorum, yada böyle yapan var mı acaba?

Sanmam, en az sekiz on kişiye mesaj atıyorsunuz (burada profil okuyup mesaj atmaktan bahsediyorum, yoksa copy/paste ile bir günde 200 mesaj atan arkadaşlarımdan bahsetmiyorum). Şimdi ertesi gün benim için bir merak, içimde o sabırsızlık var, acaba kaç kişi okudu, kaç tanesi yanıt verdi, kaç kişi benim profilimi okudu ve mesaj attı. Yani evde veya işte PC'nizi açtığınızda ve o siteye girdiğiniz anda ki adrenalin dereceniz sizin ne kadar bağımlı olduğunuzla direk orantılıdır.

Sonrası mı:)

Sonrası ise ya tam bir hayal kırıklığı veya orgazmı andıran bir sevinç. Hele ki, çok keyf alarak ve isteyerek birisi veya birilerine mesaj atmış ve o kişiden yanıt alabildiyseniz (tabi burada da o kişinin erkek veya porfilden farklı birisi çıkma olasılığı her zaman var:)))))). Sonuçta bunu yaşamak istiyorsunuz.

Bu yüzden bu bağımlılığı atlatabilmek çok kolay değil. Yanılıyorsun, bu senin için böyle, başkaları veya benim için hiçte öyle değil diyebilirsiniz, ben de zaten kendi görüşlerimi aktarıyorum, kimseyi itham etmiyorum....ve BAĞIMLI olduğumu asla inkar etmediğim gibi, ben bundan keyf aldığımı açıkca söylüyorum......

Sevgilerimle

Dedikodu ..

Bugün hemen hemen hepimizin kendimiz için yapılmasından nefret ettiğimiz ama bazen kendimizin de farkında olmadan veya bilerek yaptığımız bir şey.


Şey diyorum, çünkü ne gerçekten bilmiyorum. Herzaman olduğu gibi, bilemediğim zaman baktığım en güzel kaynak “ google “ ve orada da “ vikipedi “.

Bakın vikipedi dedikodu için ne demiş:

" Dedikodu, başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan,kişilerin birbirlerine olayı veya haberi iletimi sırasında yanlışlıklar ve çarpıklıklar içermektedir. "

Bu tanımdan ve genel doğrularımızdan yola çıkarsak, hakkımızda dedikodu yapıldığını duyduğumuzda genelde tepki gösteririz, çünkü çok muhtemel hakkımızda ileri geri, doğru olmayan şeyler konuşulmuş ve anlatılmıştır.

Ancak o zaman benim aklıma bir soru işareti takılıyor ve dedikodunun tanımını kendimce kaçırıyorum.

Ben bir arkadaşımla ne konuşacağım?

Türkiye’nin siyasi ekonomik durumunu tartışalım, genel seçimleri, yerel seçimleri tartışalım, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş sohbetleri yapalım, Dünya krizini tartışalım, gezdiğimiz yerleri, eğlendiğimiz mekanları birbirimize aktaralım, işimizden bahsedelim, vs vs vs

Eğer başka kimselerden sohbet etmeyeceksek, konular üç aşağı beş yukarı bunlar, benzer bir kaç konu daha bulabilirsiniz.

Bu işin bir yüzü.

Gelelim madalyonun öbür yüzüne, MSN veya benzer sohbet programlarında veya yan yana geldiğimizde çevremizdeki arkadaşlarımızdan, yaşanılan olumlu, olumsuz olaylardan, davranış şekillerinden, anlayışlardan, hayata bakışlardan bahsetmiyor muyuz? Özellikle karşı cinslerin karşılıklı sohbetlerin de ortak arkadaşlardan veya tanımasak bile çevresinde yaşadığı olayların kahramanlarından bahsetmiyor muyuz? Tanımadığımız halde, davranışları eleştirmiyor muyuz?

Bunun adı da dedikodu değil mi?

Gerçi bunu yapan bir çok kimse –ki ben de dahil, lafa şöyle giriyoruz, dedikodu yapmak gibi olmasın AMA...., yani böyle söyleyerek anlattığımız bir olayı kendimizce dedikoduluktan çıkartıyoruz.

O zaman dedikodunun da kendi içinde sınırları ve kategorileri var gibi geliyor bana. İyi hal anlatımları, kötü hal anlatımları, yalan anlatımlar, valla ben sadece duydum, anlatanın yalancısıyım anlatımları, vs vs

Özetle, sanırım hepimiz dedikoducuyuz, ben bunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum,yaptığımızın her zaman kötü olduğunu düşünmeden söylüyorum bunu. Yoksa kimsenin ister nette, ister yüz yüze hiç özel bir şey konuşmadığını düşünemiyorum, sadece gerçekleri anlatanlar ile gerçekleri saptıranlar arasında fark vardır diyorum.

Bir örnek anlatacağım, lise çağlarındayım, annem ve annemin çok samimi iki bayan arkadaşı var, üçü de birbirini çok seviyor, yanyanayken görseniz nasıl tatlılar, nasıl keyifliler. Ancak annem hangisi ile birlikte olsa, olmayan ile ilgili konuşuyorlar. Bir gün anneme, “ anne dedim, ya siz Ayşe Teyze ile beraberken, Fatma Teyze’yi çekiştiriyorunuz, Fatma Teyze ile beraberken Ayşe Teyze’yi çekiştiriyorsunuz, ama onlar ikisi beraberken de seni çekiştiriyorlardır, bundan rahatsız olmuyor musun?”, hiç unutmam annemin yanıtı aynen şöyleydi “ benim çekiştirecek neyim var ki” :)

İşin özeti de bu galiba, kendimizde çekiştirecek bir şey bulmayız biz hiç. Eleştirmeyi sever, eleştirilmekten nefret ederiz, akıl vermeyi severiz ama akıl almayı sevmeyiz.

Sonuçta bir gerçek var, biz dedikoduyu severiz, bol dedikodulu günler dilerim :)

Sevgiler,
Haluk
19.02.2009 15:30

Önyargı ...

böyle bir yazı yazamamın bugünlerde doğru olup olmadığını, yanlış değerlendirilip değerlendirilmeyeceğimi düşündüm, sonrasında eleştirilsem bile en azından anlatmak istediğimi anlatabileceğime inandım, o yüzden de sizinle paylaşmak istedim


konuyu siyasi açıdan ele almadığımı belirtmekle başlıyorum, lütfen bu konuda müsterih olun

yazımın konusu türban değil, belki onu anlatan bir anı olacak ama lütfen okuyun, biraz sindirmeye çalışın, sonra olumlu veya olumsuz eleştirebilirsiniz

1999 senesinde daha o zaman çok fazla MSN ile haşır neşir olmadığımız zamanlar, IRC, MIRC, ICQ ile sohbet ettiğimiz dönemler

IRC'nin turk.net üyelerinden birisiyim (1995 lerden beri) bir kaç üye ile başlayan ve sonra çığ gibi büyüyen bir sohbet sitesi

orada bir hanım arkadaşımız, müthiş güzel yazılar yazıyor, arada sohbetlere katılıyor, espriler yapıyor, biz de bu hanım ile biraz genel arada özelden de sohbet ediyoruz, ancak konuşulan konular genelde kadın-erkek ilişkileri ve genel konular

ancak bizim sohbetlerimizde ne bir fotoğraf gönderme var, ne özel konular yani sadece ad biliniyor, detay yok

bir gün özelden sohbet ederken, bu Marmara Üniversitesi türban eylemi sonrası, bana türban hakkında ne düşündüğümü sordu

ben de, çağdaş türk kadınına yakıştıramadığımdan başlayarak kendimce türban ve türban takan kadınlara karşı olan tavrımı ortaya koydum,

peki dedi, ben türbanlıyım dersem, benimle bundan sonra sohbet etmeyecek misin?

şok oldum o anda, hala bugün gibi anımsıyorum, yazdım, sildim, yazdım sildim, ne yazmam gerektiğine karar veremedim

çünkü, ben onu kafamda hep türbansız düşünmüştüm, o söylemese bile ben onu kafamda tamamen farklı hayal etmiştim, yazıları, fikirleri, konuşması, yakşaşımları

izin istedim o gün ve sohbete devam etmedim

akşam bütün gece düşündüm

eğer bu kişi, bana türban konusunda bir şey dememiş olsaydı, ben bugüne kadar onun genel yaşamda ki fikirlerini, yaklaşımlarını, açıklığını kabul etmemişmiydim, bunlardan dolayı onunla sohbeti sevmiyor muydum? türban takıyorum dediğinde değişen ne vardı?

sonra kendisini aradım ve yaptığım şey için özür diledim ve doğru davranmadığımı, önyargılı yaklaştığımı ve arzu ederse sohbete devam edebileceğimi söyledim, hatta mahsuru yoksa bu konuda dahi konuşmak istediğimi söyledim

kıssadan hisse, DİNİ sembol haline getiren ve bu anlamda türban takanlar hakkında inancım hala aynı, devlet katında türbanı hala anlamsız buluyorum, yakıştığına inanmıyorum ama dini inancı veya inanmışlığıyla takana da bir şey diyemiyorum

sevgi ve saygılarımla,
haluk
28.04.2007 19:02

Lise aşkları ...

Geçenlerde 2006 senesinde yazdığım bir yazıyı burada sizler ile paylaşmıştım, konuyla ilgili sevgili arkadaşlarım yorumlar yaptılar, yorumlardan birisi de şöyleydi;




“….Lise aşklarında bana göre yaşanır böylesi kabus mesaj trafiği :) …..”



Bu yorumu okuyan bir başka arkadaşımın bana yazdığı mesajı sizler ile paylaşmak istiyorum



“….Her konuda bir şeyler var ama ben şu insanların tekrar çocuk olabilsem keşke tekrar lisedeki hayatımı yaşayabilsem diye hayıflanırken. Karşısındaki insanlara Lise aşıkları gibi davranıyor çocukça davranma gibi tabirleri hakaret manasında kullanması hatta daha beteri de karşısında bunu dinleyenin bunu çok ağır bir hareket olarak alması üzerine bir yazı yazarsan valla beni ne mutlu edersin anlatamam....



Ben liseli aşık olmak istiyorum, ben tekrar kimseyi umursamadan kim ne der bakmadan bir köpeğin kuyruğunu kovalamasına sokak ortasında kahkahalarla gülüyorum. Ha bundan nefret edenlerden de nefret ediyorum.



Birde mesaj yazısında liseli aşık gibi tabirini hakaret olarak kullanan arkadaşınız kim bilmiyorum ama öncelikle onu kınıyorum. Mesajları size atan hatun pimpirikli kendine güveni olmayan bir deliymiş, liseli aşık değil iletirseniz uygun bir dille kırmadan buna da çok sevinirim...



Bendeniz yani liseli aşık; hala çocuk olan ben yazınla sevinmeyi bekliyorum…”



Bu mesajı alınca kendisine döndüm ve sipariş üzerine şimdiye kadar hiç yazı yazmadığımı söyledim ve söz verdim, bu konuda ilham perim gelince mutlaka yazacağım sözü verdim, gelen yanıt yine son derece espriliydi, onu da paylaşmadan geçemeyeceğim :)



“….Tamam ama ben büyümeye karar vermeden önce olursa çok sevinirim….”



Aslında bu yazıyla arkadaşımın isteğini de yerine getirerek uygun bir dille kendisini kırmadan ilettiğimi düşünüyorum.



Gelelim Liseli aşklara, çok doğal olarak lise dönemimizde hatta gelin ona lise dönemi demeyelim, ergenliğimizi yaşadığımız, kadın ve erkek olduğumuzu anladığımız ve daha fazlasını merak ettiğimiz dönem diyelim. Öyle ya, aşk denen bir şeyleri duymuşuz ama yaşamamışız, heyecanla ilk aşık olacağımız insanı beklediğimiz bir dönem.



Gerçi benim dönemim deki lise aşkları ile şimdiki dönemim lise aşkları ne kadar benzer o da tartışılır ama metropolleri bir kenara bırakın, bir çok ilçe de hala aynı yaşandığını düşünüyorum.



O dönem öyle bir dönemki, hem duygusal hem cinsel gelişmenin eşiğindesiniz, hiçbir şey yozlaşmamış, yaşayacağınız her şeyin sizin için bir önemi var, ilk aşkını unutan veya o an hissettiklerini unutan var mıdır aramızda? Sanmıyorum..



O an öyle bir anki, hayatınız o olur, onu düşünmeyi seversiniz, onun yaptığı her şeyi seversiniz, yaşadığınız her an sizin için bir düş gibidir, paylaşımlarınız miniciktir belki ama size dağ gibi gelir. Arkadaşlarınıza ondan bahsetmek, onunla olduğunuzu bilmek, onun sizin sevgiliniz olduğunu bilmek size müthiş haz verir.



Düşünsenize bir an, hayatınıza kabul ettiğiniz, hayalini kurduğunuz ilk erkek veya ilk kız. Bunun siz de yarattığı heyecan, yaşamınızda ki değişimler.



O yüzden gerçekten o dönem aşkları çok masum olur, sevgi önde gelir, yaşadığınız aşkın, sevginin içinde menfaat olmaz, onunla teneffüslerde görüşmek veya okul çıkışında birlikte yürümek, belki minik temaslar ve küçük, heyecanlı öpüşmeler.



Lise aşkları masumdur, yaşadığınız coşkuyu size yansıtır, mutluysanız ve keyfiniz yerindeyse dünyanın en mutlu insanı sizsinizdir.



Büyüdükçe, geliştikçe, olgunlaştıkça bu masumiyet yerini farklı beklentilere terk eder. Lise aşklarınız da beklentiler hep sevgi üstünedir, ama daha sonrasında sizde, karşınıza çıkan kişilerde, çevrenizde, ailenizde, arkadaşlarınızda oluşan ve gelişen olaylar sizin yaşamınızı etkilemeye başlar. O masumiyet yok olur, kalbiniz o pırpır uçuşunu bırakır. Kimi zaman çok mantıklı hareket eder, kimi zaman da aşırı duygusal olup hata üstüne hata yaparsınız.



Her ilişkiniz de aynı masumiyeti arar ama bulamazsınız, o yüzden belki liseli aşklar deyince hepimiz bir duraksarız, kaç yaşında olursak olalım, o anlar gelir gözümüzün önüne, yaşadıklarımız.



Belki de o yüzden arkadaşım bu kadar hassas düşünmüş, o içindeki liseli aşık modunu ve masumiyetini özlemiş. Açıkçası bunu özlemeyen var mı acaba diye de sormak isterim.



Sevgilerimle,

Haluk



7.3.2009 09:30

Yeni bir yaşam ...

yaşama yeniden başlamak, yeniden hayata göz açmak.


bir bebek gibi, her şeye sıfırdan başlamak, yaşınızın, cinsiyetinizin hiç önemli olmadığı, sadece mutlu olmak için almış olduğunuz kararlardan sonra yeniden dünyaya gelmiş gibi hissetmek.

yetişkinler için çok zordur biliyormusunuz bazı şeylere yeniden başlama kararı

hele bu karar sizin evliliğinizin sonu demekse, hele bu evliliğinizin güzel ürünleri sizinle birlikteyse, mutsuzluğunuza sürekli bahaneler yaratırsınız, aile ve çocuk kavramının önemini, evliliğin kutsallığını düşünürsünüz, daha sonra da bilemediğiniz gelecekteki kuşkularınız sizi hep engeller, çocuklarınızın geleceği, kendi geleceğiniz hep sizin için soru işaretleridir.

sonra kendinizle konuşmaya başlarsınız, vicdan muhasebesi yaparsınız, ne istiyorum?

önemli soru budur, yanıtını da ne kadar gerçekçi olarak verdiğinizi bir tek siz bilirsiniz, kendinizi mi kandırıyorsunuz yoksa acı da olsa gerçekleri kabul edebiliyor musunuz?

sonunda kararınızı verdikten sonra onu uygulamaya geçirmesi çok daha zordur, sizin dışınızda etkilenecek insanları düşünürsünüz, eşinizi, çocuğunuzu, ailenizi sonra biraz daha ileri gidersiniz toplum, çevre ve arkadaşlarınız ve tabi en önemlisi ne kadar ekonomik bağımsız olduğunuz.

bir taraftan da hep yeteri kadar uğraşıp uğraşmadığınızı düşünürsünüz, düzeltmeyi isteyip istemediğinizi ve bunu ne kadar yürekten istediğinizi sorgularsınız

işte yeni bir yaşama başlamanın ilk yanıtı bu düşünce yoğunlaşmaları içinde yeşermeye başlar.

kararınızı verebilmek ve bunu anlatabilmek,

başlamak bitirmenin yarısıdır derler, bir kere başladınızmı, devamı gelir, çatlak gitgide büyür, geçirdiğiniz stresli saatler artar, nedenleri herkes merak eder ve anlatmanız istenir ama bir çok gerçek anlatılamaz, anlatması zordur, ne kadar istense de hep sübjektif kalır, sizi dinleyen de zaten objektif dinlemez.

ve bir sabah yatağınızda uyanırsınız, sakin, huzurlu ve mutlu

bakmışsınız ki stres kaynaklarınız yok, kaybolmuşlar, artık kendinizsiniz, mutlu ve sabırsız,

yaşam sizin için yeniden başlamaktadır, yaşamınızdaki zorlukları bilirsiniz ama o yeni yaşamınızın size getirdiği huzur ile hepsiyle nasıl başa çıkacağınızı bilirsiniz,

artık yaşamınızın tek bir patronu vardır, o da siz.....

sevgilerimle,
haluk
30.06.2008

Neden?

İnsanlardan kaçmak ve içine kapanmak.


Bugünlerde en sık duyduğum konulardan birisi bu. Neden bunu yapıyoruz? Neden kendimizi böyle depresif durumlara sokacak ortamı hazırlıyoruz.

Bir işin varsa, iyi kötü kendini ayakta tutabilecek bir gelirin varsa, annen, baban, kardeşlerin sağlıklı ve sıhhatteyse, çevrende seviliyor ve seviyorsan ve hepsinden öte sağlıklı bir bünyeye sahipsen, çok şanslı biri olduğunu düşünmüyor musun?

Böyle bir yaşam zaten sana güzel sunulmuş bir armağan değil mi? Düşünsene, on binlerce, yüz binlerce insan yeryüzünde mutsuz, yetim, aldatan ve aldatılan insanlar, sağlığı bozulmuş, çeşitli hastalıklarla boğuşanlar, işsiz, evsiz, arkadaşsız insanlar topluluğu.

Sen de bunlar varsa sen zaten mutlu olabilmenin en önemli gereklerine sahipsin. Bunlar üstüne gelecek olanların hepsi moda deyimle bonus, yani hediye.

Eğer hediyenin küçüğü büyüğü olmaz diyorsan, senin için bir pırlanta yüzük ile bir gül aynı şeyi ifade ediyorsa, yaşamının sana getirilerine de aynı gözle bakmalısın.

Aşk, sevgili sana yaşamında gelebilecek en güzel hediyelerden birisi. Buraya kadar tamam ama aşk ve sevgilinin olmaması seni mutsuzluğa itecek bir neden olamaz, olmamalı da. Olması seni daha çok mutlu etmeli, ama hayatında aşk yoksa sevgilin yoksa mutsuz olmamalısın.

Sevgili ve aşk yaşamında her zaman karşına çıkmaz, kimi zaman yaşamında bir kez çıkar, bulduğunu düşünürsün, evlenir ve ölünceye kadar aşkını yaşamaya devam edersin. Kimi zamansa bulduğunu zannedersin ama zamanla bakarsın ki yanılmışsın.

İşte yalnızlık, yalnız kalma, insanlardan kaçma ve içine kapanma genelde bu gibi durumlarda ortaya çıkar. Çok güvendiğin, sevdiğin, sevildiğini düşündüğün ilişkilerde yaşadığın acı sonlardan.

Ancak bu gerçekten acı bir son mudur?

Öncelikle, içine kapanıp insanlardan kaçarak kimi cezalandırıyorsun? Senin kendine yaptığın eziyeti sana yapma hakkını veren kim? İçindeki çocuğu cezalandırmak seni ne ölçüde mutlu edecek?

Yaşamın içinde her şey var, mutluluk, mutsuzluk, dingin yaşamlar. Sen yaşamaktan vaz geçersen, kimse senin için üzülmez, seni ayakta tutabilecek tek bir kişi var, o da kendin. Sen içine kapanarak kimseye ceza vermiyorsun, sadece kendini yaşamadan alabileceğin keyiflerden mahrum bırakıyorsun, hem de ne için, senin değerini bilmeyen birkaç kişi yüzünden mi? Sen üzüldüğünde, etrafından, çevrenden, arkadaşlarından, ailenden koptuğunda, seni üzen kişinin umurunda mı bu? O bir başka hayata çoktan adımını attı, kendini eğlendiriyor, belki tekrar aşık bile oldu.

İçine kapanmayı ve insanlardan kaçmayı asla yapmayın, tam tersi insanların içine girin, hata yapın, hatalar da sizin, unutmayın ki her hata bir derstir, bir tecrübedir. Yeter ki aynı hataları tekrarlamayın.

Ben insanların güzellikleri görmesi tarafındayım, olumsuzlukları değil, olumlu taraflarını görmeliyiz. Yaşamın içinde birçok insanla karşılaşıyoruz ve karşılaşacağız da, bunların içinde çok sevdiklerimiz de olacak, nefret ettiklerimiz de. Ancak yaşamı nasıl yaşamak istediğimize biz karar veriyoruz, nefreti de sevgiyi de kontrol edebildikten ve dengeleyebildikten sonra mutsuz olmayı gerektirecek hiçbir şeyimiz olmadığını görebiliriz.

Mutsuz olmak çok kolay, inanın, çok kolay. Önemli olan yaşamımızda ki pozitif enerjileri yan yana getirip, keyifli anlar yaşamak ve yaşatmak daha zor. Zoru tercih edin, kendinizi mutsuz edebilecek her şeyden uzak durmaya çalışın ve en önemlisi kendinizle konuşun, içinizle, kalbinizle. O zaman göreceksiniz ki, kalbiniz asla sizin mutsuz olmanızı istemiyor, hiçbir şey için. Onu mutlu edebilecek tek kişi sizsiniz.

Mutlu anlarınızın çoğalması dileğimle………

Sevgiler,
Haluk

Sanal Dünya dediğin ....

kim ne derse desin, internet için ne düşünürseniz düşünün, bir e-mailiniz varsa, herhangi bir sohbet programı kullanıyorsanız, herhangi bir navigasyon aracıyla girip surf yapıyorsanız, hayatınızda bir kere bile bir tavla, okey, kingi bu ekranda oynadıysanız siz bir sanal dünyalısınız.


sanal dünyalı olmanın cazibesini yaşadıktan sonra da terk etmeniz hiç kolay değildir.

reel dünyadan çok farklı bir dünyaya ve zaman içinde bakış açılarına sahip olursunuz, reel dünyadan çok farklı noktalarda olursunuz, sanal dünyalı olunca aslında diğer dünya milletlerinden farkınız da pek olmaz.

çünkü sanal dünyada herkes eşittir, zengini fakiri, genci yaşlısı, kadını erkeği, zayıfı şişmanı yoktur sanal dünyanın, lisan biliyorsanız sadece biraz daha zenginleştirebilrisiniz ama aynı lisanı kullandığınız bir sürü insanı da bu ortamda bulabilirsiniz.

sohbet ettiğiniz kişi alt kapı komşunuz da olabilir, papua yeni ginede oturan biri de.

paylaşımlar sayesinde hayatınızda hiç gitmediğiniz yerlerin fotoğraflarını görür, bilgi paylaşımları yaşarsınız.

bunla da kalmazsınız, reel dünyadaki yalnız ve asosyalken, burada reytingi çok yüksek birisi de olabilirsiniz, isterseniz kadınken erkek, erkekken kadın olursunuz.

kontrol tamamen sizdedir, zaten sizi bağımlı kılan da bu kontroldür, herşey sizin beyninizde ve elinizle kontrol ettiğiniz koskoca dünyaya açık mouse ve ekrandadır, kullandıkça keşfeder, keşfettikçe de seversiniz.

sanal dünyalı olmak bazen sizi o kadar kendine bağlar ki, birden reel dünyayı unutur hatta farkında olmadan mukayese yapmaya başlarsınız, nerede daha mutlusunuz?

reel dünyada yaşadığınız stresleri, kaprisleri, sıkıntıları burada unutmaya başladıkça içine kapanırsınız, farkında olmadan dostlarınızdan, arkadaşlarınızdan uzaklaşırsınız, evdeki dünya size daha cazip gelmeye başlar.

eşinizle, sevgilinizle, iş arkadaşınızla, kankanızla, ailenizle yaşadığınız sıkıntıların ardından hemen bu dünyaya adım atarsınız, kendinizi daha iyi hissedersizini, çünkü burada tek siz varsınızdır, ne yapacağınız ve yapmak istediğinizi bir tek siz bilir ve siz uygularsınız, yaptığınız veya yapacağınız hiç bir şeyden dolayı kendinizi sorumlu hissetmezsiniz, hatta daha ilei gider bastırılmış duygularınız varsa onları bile burada yaşarsınız.

sonuçta öyle bir noktaya gelirsiniz ki, sanal dünya sizin için vazgeçilmez olur, işte tehlikenin başlangıç noktası da bu olur, vazgeçilmez olduğunda, terazinin bir kefesinde sanal dünya varsa, diğer kefesini doldurmak çok güçleşir, ikilemler, paradokslar yaşamaya başlarsınız.

sanal dünyamızı sevsekte, kontrollü kullanım şarttır, aksi takdirde asosyalleşme adına öncelikle kendi adınıza büyük hata yapmış olursunuz .

sanal dünyalı arkadaşlarımın dikkatine sunmak istedim, reel dünyamızın terazinin kefesinde herzaman ağır basması dileğimle çok sevdiğim ve patenti bana ait olan bir sözle noktalıyorum

sanal dünyada ki realite mi, reel dünyada ki sanallık mı?

sevgilerimle,

haluk

17.03.2009 10:30

Saklambaç ve Sobe

Bugünlerde birçok kişiden duyduğumuz bir itiraf var. Aradığımı bulamıyorum.


Aslında sorun ne aradığımız bilmemek değil, ne aradığımızı bence biliyoruz, sorun hep bulduğumuzdan daha iyisini aramaya çalışmak. Dün Pınar ile sohbet ederken bir arkadaşımızı masaya yatırdık.

Boşanmış bir erkek, oldukça da keyifli bir adam, en azından sohbetlerden biz öyle biliyoruz, öyle tanıyoruz onu. Çevresinde kadınlar var ama bir türlü arzu ettiği ilişkiyi yaşayamıyor, sürekli denemelerde. Sonra da kadın yok deyip çıkıyor işin içinden.

Bu noktada farklı görüşler var. Ben kendi görüşümü aktaracağım doğal olarak.

Burada yazdıklarım bir istatistiğe veya bilimsel verilere dayanmıyor, tamamen kişisel tecrübelerime, duyduklarıma, dinlediklerime bakarak kendimce bir genelleme yapıyorum. Bütün erkekler veya kadınlar böyle düşünür gibi bir tezim de yok. Bir yanlış anlama olmasın veya ukalalık olarak görülmesin lütfen.

Bence boşanmış erkeklerin sürdürdükleri yaşamda iki seçeneği var. Ya bir ilişkiye girip, tek eşli, sadık olacak veya çok eşli ilişkiler yaşayacak. Her ikisini birden yaşamayı becerebilen erkek pek görmedim.

Peki, erkek zaten tek eşli yaşadığı bir ortamdan çıkıp, tekrar tek eşli bir ortama girmeyi ister mi? Eminim bir süre istemez, arayış içinde de değildir, farklı ortamlara girer, farklı insanlar ile tanışır ve birliktelikler yaşar. Ta ki canı artık bu ilişkilerden de sıkılana kadar. Bu sıkılma kiminde bir ay sonra başlar, kiminde seneler sonra ama bir süre sonra mutlaka ciddi bir ilişki düşünür, arzu eder. Ancak bu noktadan sonra işler istediği gibi pek gitmez. Rast gele yaşadığı ilişkilerde hiç dikkat etmediği bazı özellikleri, tek eşli olarak yaşamayı düşlediği kadın da aramaya başlar. Çok eşli yaşadığında birlikte olduğu kadınların eksileri onu rahatsız etmezken, bu eksilerin hiç birisini aradığı tek eşte istemez.

Bu arada çok eşli yaşamı da terk etmez, arayış içinde yaşamına devam eder. Düşünsel olarak hazır olmasına rağmen, arzu ettiği ilişkiyi yaşayacak kadını bulmakta zorluk çeker, çünkü beğeni kriterleri ve çıta yükselmiştir. Örneğin; internetten kadın arkadaşlar buluyorsa ve bu kadınlar ile kısa zamanda birliktelikler yaşıyorsa, aradığı kadının internetten olamayacağını düşünür.

Burada kadının işi de çok zordur. Hoşlandığı bir insan çıksa karşısına, birlikte olsa hemen birlikte oldu diye acaba soruları oluşur erkekte diye düşünür. Birlikte olmazsa bu sefer erkeğin vazgeçeceğini, naz yaptığını düşündürmenin sıkıntılarını yaşar.

Sonuçta aslında birbirlerine çok uygun olabilecek çiftler bir türlü bir araya gelemez. Erkekler çok eşli yaşamaya devam eder, kadınlarsa kendilerini anlayacak erkek arayışlarına devam eder.

Ben bunu saklambaç oyununa benzetirim. Ta birisi sizi sobeleyene kadar bu oyun devam eder. Sonra bulduğunuza inandığınız bir ilişki yaşamaya başlarsınız.

Herkesin hayatında bu saklambaç oyunu devam eder, umarım en güzel sobeler sizlerin olur ve aynı oyunu tekrar tekrar oynamak zorunda kalmazsınız.

Sevgilerimle,
Haluk
19.10.2007 17:25

Denge

Geçen akşam Kevin Costner’ın bir filmini seyrettim. “The Guardian”, hani hepimizin heyecanla seyrettiği fırtınalı denizlerde yardım isteyen gemicilere yardım eden cankurtaranların hayatını anlatıyor. Rekor sayıda insan kurtaran bir cankurtaranı canlandırıyor Kevin Costner.


Filmi seyrederken evine ilk dönüş yaptığı sahnede içimden dedim ki, bu adamın eşi ile mutlaka sorunu çıkacak filmde ama filmin sonunda her şey düzelecek.

Sahne aynen tahmin ettiğim gibi oldu, eve geldiğinde eşi evi terk etmek üzereydi, nedeni ise canını kurtarmaya çalıştığı insanlara ayırdığı zamanı kendisine ayırmamasıydı.

Filmle ilgim alakam bu noktada bitiyor. Gelişmeleri ve sonunu merak ediyorsanız, filmi seyredersiniz. Benim konuşmak istediğim konu BAŞARI.

İşinizde başarılı olmak için ne yapmalısınız? Bunu kendi kendinize sorduğunuzda çalıştığınız sektör, pozisyon, işveren gibi faktörlere göre değişebilen bir şey, ancak kendi işiniz de olsa, bir başkasının yanında ücretli de çalışıyor olsanız, tek bir ortak nokta var, o da ÇALIŞMAK.

Çalışmadığınız sürece başarılı olamazsınız. Kendi işinizse bir gün bile ihmal edemezseniz, boş ver diyemezsiniz, sizin sorumsuzluğunuz direk olarak sonuca, o sonuçta sizin için çalışan insanları etkiler. Bugün çok çalıştım, birkaç gün işleri ihmal edebilirim gibi bir düşünceye sahip olma lüksünüz yok. Çalışmak ve büyümek için çok daha fazla çalışmak zorundasınız.

Peki, özel sektörde fark var mı? Tabi, çalışanını değerlendirebilen, yaptığınız çalışmanın sonuçlarını alabileceğiniz şirketlerden bahsediyorum. Yoksa, çok çalışıp hakkı yenen veya çalışan ile çalışmayanın bir tutulduğu şirketlerden bahsetmiyorum. Özel sektör çok zordur, işinizi birkaç kez iyi yapmanız yeterli değildir, hep iyi olmak zorundasınız, çünkü siz yapmazsanız, yapmak için sıra bekleyen bir sürü kariyer sahibi rakipleriniz vardır.

O zaman tek şey çalışmak, buraya kadar aynı düşüncede olduğumuzu düşünelim, ancak madalyonun bir de öbür yüzüne bakalım. Özel hayatınız, sevgiliniz, aileniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız??

Bu kadar çok çalışan insan, özel hayatına ne kadar zaman ayırabilir? İkisini dengelemek mümkün değil mi?

Bence insan olarak zorlandığımız yer burası, ne Amerikalı, ne Avrupalı, ne Türk ne de bir başka ülke vatandaşı. Bu konuyu çözemiyoruz ve özel yaşamımız da bu bizi en çok zorlayan nedenlerden bir tanesi. Özel hayatı ve iş hayatı mükemmel demeyeceğim, normal seviyede giden ilişki çevrenize baktığınız da kaç tane. Görebildiklerimiz de bize yansıtılan, içinin nasıl olduğunu bilmiyoruz.

Özetle, diyeceğim, iş yaşamımızla, özel yaşamımızı dengeleyebildiğimiz zaman bir çok şeyi aşabileceğimize yürekten inanıyorum. Henüz bu dengeyi kurabilen insan sayısının çok olmadığını düşünüyorum ama bu artacak. En azından artması en çok dilediğim şeylerden birisi J

Sevgilerimle,

Otizm ve Su ....

Aşağıdaki yazıyı okuyunca yaşadığım bir olayı sizler ile paylaşmak istedim.


Sanırım 2000 yılıydı, netten bir hanımla tanıştım, çok güzel sohbet etmeye başladık, bir süre sonra da doğal olarak özel yaşamlarımız devreye girdi.

O kadar pozitif bir yaklaşım içindeydi ki, sonradan anlattıklarıyla bu pozitifliğini o zaman hiç anlayamamıştım.

Otistik 5 yaşında bir oğlu vardı, eşi ile birlikte epeyce koşturmuşlar ve çeşitli tedavi ve okulları denemişlerdi, benim ingilizcem olunca da bana rica etti, ben de o zamanın olanakları ile internette otizm ile ilgili yerlere üye olmuş ve forumlardan topladığım bilgileri ona aktarmaya çalışmıştım.

Samimiyetimiz arttıkça aslında işin hiçte anlattığı gibi olmadığını, son 1 2 senedir eşinin mücadeleden vageçtiğini ve artık ne evi, ne çocuğunu umursamadığını öğrenimiştim, bu beni gerçekten çok üzmüştü.

Ve beklenen sonda gecikmedi, bir gün artık sona geldiklerini, eşinin evini terk ettiğini, kendisinin de oğlu ile birlikte Merisn'e annesinin yanına yerleşeceğini öğrendim, ve o gün ilk defa ağladığını öğrendim. Yalnız kalmanın değil, vazgeçilmenin hem oğlundan, hem kendisinden vazgeçlimesinin hüznünü yaşıyordu.

Taşındıktan sonra bağlantımız koptu, ama benim otizme ilgim bitmedi. Hep acaba ne yaptı diye düşündüm, bir kez bile gülse, gözlerini kaldırıp kendisine baksa mutluluktan ağlayan bir anneydi, umarım şimdi oğlu ve kendisi çok daha iyi ve mutludur.

Aşağıdaki maili okuyunca onu anımsadım, Allah sağlık ve mutluluk versin, zor ama asla vazgeçilmemeli.

Sevgilerimle,

Haluk


Dünya Otizm Farkındalık Ayı

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratmak ve otizm ile ilgili sorunlara çözüm bulmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” (2nd April World Autism Awareness Day) olarak ilan edilmiştir. 2 Nisan’da başlayan “Otizm Farkındalık Ayı” çerçevesinde tüm dünyada otizmle ilgili araştırmaların teşvik edilmesi ve bilinirliğin artırılarak, erken teşhis ve tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Otizm nedir?

* Günümüzde her 150 çocuktan birini etkileyerek, çocuklar arasında en hızlı yaygınlaşan nörolojik bozukluk olması ile dünya genelinde hızla yayılan bir hastalık olarak görülüyor…
* Dünyada bu yıl şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınması öngörülüyor..
* İstatistikler genetik temelli olduğunu gösteriyor. Çevresel faktörler de dahil olmak üzere, nedenlerinin bulunması için yoğun araştırmalar devam ediyor...
* Kesinlikle ülke, ırk, kültür ya da sosyo-ekonomik farklılık gözetmiyor…
* Bugün için bilinen en etkili tedavisi yoğun bireysel eğitim...

İZEV ....


bugün müthiş duygulu bir gece yaşadım

İZEV vakfını bu sene ilk bütçelerimizi yaparken duymuştum

ne olduğunu sorduğumda

İstabul Zihinsel Engelliler için Eğitim Vakfı olduğunu öğrendim

sonra Cuma günü Lazar bey odama girdi

haluk ben haftaya yurt dışındayım, İZEV'in bir konseri var, Leman Sam, siz gidin diye iki tane davetiye verdi

pınar işlerinden dolayı gelemedi, ben tek gittim

önce az insan grubu vardı, sonra Mustafa kemal Merkezi doldu taştı, insanlar koltuklarda yer bulamadı
ve sahneye önce besteci Fani Hodara çıktı

buraya kadar konserdi

sonra o çocuklar geldi

nasıl güzeller, nasıl mutlular, hepsi çeşitli renklerde tshirtler giymiş

sonra leman sam geldi

ve birlikte İZEV için bestelenen şarkıları söylediler

ve bir ksımını sadece çocuklar söyledi, oynayarak, gülerek, eğlenerek, el çırparak

inanılmazdı

o duygu yoğunluğunu yaşamadan anlatabilmek olanaksız

herkes ayağa fırladı şarkı bittiğinde

dakikalarca alkışlandılar, kendileri de alkışladı

muhteşem bir görüntüydü, anlatması zor, yaşaması daha bir zor

sonra leman sam çıktı, bilinen şarkılarını söyledi

ama ben 3 şarkıdan sonrasına dayanamadım, gecenin yoğunluğunu leman sam'la şarkılar söyleyerek dağıtmak istemedim

çıktım evime geldim.....

İZEV'i mutlaka tıklayın, bakın, inanılmaz işler yapmışlar, hayran oldum

http://www.izev.org.tr/

sonra kendimden utandım

birbirni yiyen, hala fener gs kavgası yapan, dünya kadar zamanı buna ayıran birisi olduğumu düşündüm

bir kez bile aklıma gelmedi bu tür bir yaklaşım sergilemek, yardımcı olabileceğim konuları düşünmek

İZEV'i mutlaka ziyaret etmeliyiz, o çocukları görmelisiniz,

neyse

daha fazla duygusallaştırmayayım, yaşadıklarımı bir baba olarak anlatmak istedim

o çocukların da anneleri, babaları var

ve eminim o gece hepsi çocukalrı ile gurur duydu, tıpkı o anda anlasam da benim gurur duyduğum gibi

sevgilerimle

haluk

30.04.2007 00:25

Anlaşma ...

Ben ilişkileri biraz şirketler arasında yapılan anlaşmalara benzetirim.


İki şirket iş yapmak için bir anlaşma taslağı hazırlarlar, her iki tarafta kendi menfaatlerini en iyi koruyacakları anlaşmayı imzalamak ister, sonuçta karşılıklı maddeler üzerinden gider gelirler, cezaları da ilave ederek anlaşmayı imzalar, el sıkışır ve işe başlarlar. Her anlaşmanın bir süresi olur, 1 sene, 2 sene ve genelde anlaşmaların sonuna herşey yolunda giderse şu kadar süre daha uzayacaktır ibaresi konur.

Sonra ne olur? Anlaşmalar, üzerinde " Anlaşmalar " yazan bir klasöre konur ve saklanır.

Her şey yolunda giderse, her iki tarafta karşılıklı olarak anlaşmadaki şartları yerine getirirse sıkıntı olmaz, her iki şirkette kendi açısından başarılı, huzurlu ve kazançlı bir dönem yaşar.

Ama eğer bazı sorunlar çıkmaya başlarsa, ilk yapılan şey, üzerinde " Anlaşmalar " yazan klasör açılır, o firma ile yapılan anlaşmabulunur ve her iki tarafta o anlaşmaya koydukları uyumsuzlukların karşılığında neler yazdığını anımsamak ister ve daha da kötüleşince o cezaları uygulamaya başlar.

Bu noktadan sonra iki şirket arasında aynı frekansı yakalamak gitgide zorlaşır ve alternatif arayışlar başlar.

İşte ilişkilerde de ben hep benzer şeyler hissederim, yeni birisi, tanışma, tanıma, sevme, alışma gibi maddeler yerine gelir, ilişki güzel bir şekilde başlar, sizi rahatsız eden noktalar varsa bile onları o anda görmezden gelirsiniz, sevginiz,aşkınız, ilginiz her neyse hep daha üstün gelir.

Ne zamanki bir şeyler ters gitmeye başlar, düne kadar görmediğiniz veya görüpte kendinizce üstünü örttüğünüz şeyler size batmaya başlar, ilk başlarda kabul ettiğiniz veya kabul eder gözüktüğünüz şeyleri taşımak yavaş yavaş size ağır gelmeye başlar, sizi daha fazla düşünmeye iter.

İşte bu nokta artık ceza-i şartları uygulamaya başladığınız andır, o andan sonra yapılan her ters hareket size batar, eskileri düşünüp sıkıntı duyarsınız, artık sorun aramaya ve bu sorunu ne kadar taşıyabileceğinizi düşünmeye başladığınız zamandır.

Bu noktadan sonra inanın bana o anlaşmaya devam etmek zordur, çünkü yanlışlıkları düzeltme eğilimi bile size inanıdrıcı gelmez, hep neden şimdi, neden ben kırıldıktan sonra diye düşünürsünüz, aslında bu noktadan sonra mantık devre dışı kalır, bu noktadan sonra kendinize kızmaya başlarsınız, keşke ler başlar, ki aslında keşke lerin başladığı an aslında bence ilişkinin bittiği noktasıdır.

Sevgilerimle,

Haluk

Ben senin yerinde olsam ....

Bir çok yazar, düşünür, köşe yazarı, sevgi ustaları, aşk bilimcileri söyler durur.


Bugünü yaşayın, dünü bırakın, yarını düşünmeyin.

Artık bunu ilke haline getirmemiş insan sayısı da az, kiminle sohbet etsen aynı fikirde, herkes gününü yaşamalısın diyor. Peki sizce bunu yüzde kaçımız yaşıyor? Gerçek anlamda yüzdeye vursak, acaba söylediğimiz kadar yaşıyor muyuz?

Bence HAYIR. Hani bir atasözü vardır ya " bekara karı boşaması kolay gelir ", aynen onun gibi anlatması çok hoşumuza gidiyor, örneklemesi, hele hele bir başkası hakkında konuşuyorsak, "ben senin yerinde olsam" diye söze girer ve öyle inanılmaz ve o kadar inandırıcı örnekler veririz ki, bırakın karşımızdakini ikna etmeyi, kendimiz bile ikna oluruz. Ancak olay kendimize geldiğinde durum biraz değişir.

Ben bunun nedenini çok merak ediyorum, neden kendimize karşı bu kadar aciz durumdayız, neden başkasına verdiğimiz akılları kendimiz için uygulamayız. Çok aptal bir millet değiliz, hatta bence zeka olarak bir çok dünya milletinden çok daha zeki olduğumuza inanıyorum ama insan ilişkilerinde bir o kadar başarısızız, bir türlü aradaki dengeyi kuramıyoruz. İyilerimiz aşırı iyi, kötülerimiz aşırı kötü. Dengesiz bir ilişki yapısındayız.

Bunu nereden çıkarıyorsun diye sorabilirsiniz, daha önce bazı yazılarım da belirtmiştim, senelerdir Internet'teyim, bir çok arkadaşım bu sanal ortamlarda tanıdım, en son yoğun kullandığım cember.net, bir çok insanla tanıştım, sohbet ediyorum, daha öncesinde de bir çok insanla sohbet etmiş ve tanışmıştım. Onlarca insan, onlarca ilişki, birliktelik, sevgililik, evlilik ve görebildiğim şu, kimse halinden mutlu değil. Kimsenin ilişkisini zaten mükemmel beklemiyorum ama hep kısa süreli ilişkiler veya sıfır ilişkiler.

Acaba diyorum artık insanlar aseksüel mi olmaya başladı. Uzun zamandır sevgilisi olmayan kız arkadaşlarım var, "dert çekemem" diyorlar, "adam gibi bir şey yaşayamadıktan sonra sevgilim olsun diye sevgili istemem" diyorlar, erkekler keza, "aman ciddi bir şey istemiyorum" diyorlar.

Yani eskiden yaşanan güzel birliktelikler bitti sanki. Başarısız ilişkiler herkesi biraz daha çekingen yapmış, kimse üzülmek istemiyor, kimse güvenmiyor. Ama bir başkasının ilişkisi konusunda çok şey önerebiliyorlar.

Nasıl düzelecek bu ilişkiler, nasıl tekrar o arzulanan, istenilen, beklenilen noktaya gelecek diye düşünenlere BEN, hiçbir zaman diyeceğim.

O eski ilişkileri yaşamak artık mümkün değil, çünkü gelişen teknoloji bunu olanaksız hale getiriyor. Tabi ben metropol yaşamından bahsediyorum, belki hala küçük illerimiz de, kasabalarımız da, köylerimiz de aynı şartlar geçerli, ama insanların yoğun yaşadığı metropoller de bence artık eski ilişkilerin yaşanma şansı kalmadı. Özellikle Internet yüzünden herkes sanal ortamlara ağırlık verdi, birbirlerini görmeden aşık olanlar var artık. Dokunmadan "benim biricik sevgilim" diyenler var, nasıl oluyor?

Ben eskiyi aramıyorum, teknolojiye ve güne ayak uydurmak lazım ama bir tek şeyi yapmaya çabalıyorum, o da BUGÜNÜ YAŞAMAYI, bir şey ertelemek istemiyorum, yaşamın gerisinde kalmak istemiyorum, KEŞKE demek istemiyorum. Kimseyi eleştirmek istemiyorum, kimseye akıl vermekte istemiyorum.

Herkes kendi doğrusunu yaşar, ne benim yaşadığım doğru veya yanlıştır, ne onun ki, o yüzden bırakın başkasına akıl vermeyi veya eleştirmeyi. Yaşayabildiğiniz kadara esas siz hayatı ıskalamadan yaşayın, başkası ne isterse yapsın, siz kendinize sorun, ben istediğim gibi mi yaşıyorum? Hayatımdan bir şeyleri erteliyor muyum?

Eğer yanıtınız EVET ise, zaman kaybetmeden listenizi yapın ve ıskaladığınıza inandığınız şeyleri yapmaya başlayın. Yaşa size sunulmuş muhteşem bir hediye, bir başkasını düşünerek değil, kendinizi sevindirerek yaşamaya başlayın, göreceksiniz ki, siz kendinizi mutlu ettiğiniz de, çevrenizde de mutlu yüzler olacak ve mutlu yüzler artacak. YARIN gelecek, DÜN geçmiş, sizin emin olup, bildiğiniz tek an ŞU AN, bunu da heba etmeyin lütfen.

Sevgilerimle,

Boşanma üzerine ...

Bugün, şu an itibariyle, dört tane bayan arkadaşım boşanma yolunda hızlı bir şekilde ilerliyor, bir o kadar da mutsuz ve boşanmak istiyor. Nereden baksanız on insan, belki çevremizde ki yakın arkadaşlarımıza da sorsak, birden fark ediyorsunuz ki sayı onlarca olmuş, İstanbul ve Türkiye genelinde ise yüzlerce, binlerce.


Geçen hafta maalesef medeni şekilde ayrılamayan bir bayan arkadaşımın şahitliğini yapmak için Eminönü Aile mahkemesine gittim. Hayatımda ilk defa bir boşanmada şahitlik yapacağım, anlamsız bir heyecan da duymuyor değilim. Sanki ben sorgulanacağım, ben yanlış bir şey söylersem sanki bir şey olacak. Erken gittim ve orada mahkeme ilamlarına baktım. Ben saat 09:30'da şahitlik yapacağım, sonra 10:00'da başlıyor ve 12:00 ye kadar her 10 dk'da bir boşanma var. İnanılmaz değil mi?

Orada beklerken sanırım 23 24 yaşlarında bir kız ile ablası veya arkadaşı oturuyordu, yanlarında avukatları, biraz sonra gencecik, yakışıklı, olsa olsa 25 26 bir çocuk geldi, onun da avukatı yanında. Ayrı ayrı banklara oturdular, Birbirleri ile selamlaşmadılar, arada bir çocuk göz göze gelmeye çabaladı ama kız nafile, hiç bakmadı, sonra da rahatsız oldu avukatını yanına aldı gitti çocuğun göremeyeceği bir yere oturdu. Sonra anladım ki benden sonra onlar girecek mahkemeye.

Düşünün, daha 23 26 yaş aralığında iki genç, tanışmışlar, flört etmişler, evliliğe karar vermişler, evlenmişler, yaşamışlar ve boşanıyorlar.

Kendim de boşandığım için biliyorum. Boşanmak isteyenin halinden kimse anlamaz. Hatta o kadar anlamaz ki, kendi hayatı allak bullak olan, evinde eşiyle sorun yaşayan ancak bunu kendine bile itiraf edemeyenler, tutar size evliliğin yüceliğinden, aile değerlerinden, çocukların aileden kopmamaları gerektiğinden söz ederler.

Boşanmayı kafasına koymuş insanlar için aynı evde yaşamak nasıl zordur bilir misiniz? Evinizde çocuğunuz vardır, onu görmekten çok mutlu olacağınızı bildiğiniz halde ayağınız o eve gitmek istemez, iş çıkışı keyiflisinizdir, ne zaman ki eve yaklaşırsınız, neşeniz kaçar, çocuğunuz yaklaşır oyun oynamak ister, ilgi ister, içinizden gelmez, sıkıntı sizi bir başka insan yapar.

Bir insanın bence çocuğuna yapabileceği en büyük kötülükte budur. Aile yapımı bozmayayım, çocuk ortada kalır, mutsuz olur derken, kendi yaşamınız kaybolur. Halbuki, mutsuz BİR evde yaşayıp yetişen bir çocuk mu daha sağlıklı ve mutlu büyür, gelişir, yoksa mutlu İKİ evde yaşayan bir çocuk mu?

Ben evliliklere karışmıyorum, kendi dinamizmi içinde herkese göre farklılıklar gösterebilir. Ancak, KENDİSİNE GÖRE BİTMİŞ bir evliliği ne nedenle olursa olsun sürdürmenin bedeli HEM KENDİ YAŞAMI, HEM ÇOCUĞUNUN YAŞAMInı bloke etmek demek gibi geliyor bana.

Hiç kimse boşanacağım diye evlenmez, hiç kimse ben mutsuz olmak için sevgili olmak istiyorum da demez, ama hayat bu, yaşam değişiyor, değiştiriyor, insanlar da bu değişimlerden etkileniyor.

Önemli olan kendinizi nasıl hissettiğiniz ve ne istediğiniz.

Bence sizin dışınızda ki hiç ama hiç kimse bunu sorgulayamaz, çünkü o evde, o yatakta, o insanla, o zaman geçirmiyor. Birisini eleştirebilmeniz için, 24 saat onun yaşadıklarını, hissettiklerini görmeniz, bilmeniz bile yeterli değil, onun beyni olamadığınız sürece, neden öyle olduğunu anlayamazsınız.

O zaman neden karışıyoruz, neden ayıplıyoruz, neden akıl vermeye çalışıyoruz?

Son söz, 8 10 arkadaşım, onlar mutlaka bu yazımı okuyacaklar, biliyorlar ki, hiç birine NEDEN diye sormadım, ama eğer karar verdiysen ve düzelmez diyorsan uzatma dedim. Geçen zaman hep aleyhinize, yeni yaşam kurabilme şansınız varken kullanmalısınız, tekrar elde edilemeyen tek şey ZAMAN. Geçen zamanınızı dünyaları verseniz geri alabilme şansınız yok.

O zaman size sunulan bu değerli armağanı, dışardan dinlediklerinizle değil, kendi içinizde ki kişiliğinizle, kalbinizle konuşun, eğer düzeltme şansınız varsa ve SİZ bunu istiyorsanız düzeltin ama yoksa zamanınızı boşa geçirmeyin ve asla şu masala inanmayın " BOŞANINCA NE OLACAK, bugünden daha mı iyi olacağım".

Eğer buna inanıyorsanız da, lütfen ağlamayın, yakınmayın ve kimsenin sizin içinde üzülmesini beklemeyin.......

Sevgiler

Yaşlanınca ne yapacaksın?

Uzun bir süredir yalnız yaşayan, evlenmeyi düşünmeyen insanlara en çok sorulan soru sanırım, yaşlanınca ne yapacaksın oluyor.


Yani aslında sorunun altında yatan anlam, sana kim bakacak, kim ilgilenecek, suyunu kim verecek, yemeğini kim hazırlayacak, hastalansan, başına bir şey gelse ne yapacaksın?

Doğru, bir çoğumuz hayat arkadaşı diyerek evleniyoruz, sadece kendimiz ile değil, birbirimiz ile ve çocuklarımızla da ilgileniyoruz, kendimize ve onlara iyi bir gelecek hazırlayabilmek için çabalıyoruz, koşturuyoruz.

Ancak, madalyonun bir de öbür yanı var.

Evlilik müessesini yaşayanlar ile yaşamayanlar arasında müthiş bir anlam kargaşası var. Hiç evlenmeyen birisinin yaşama ve evliliğe bakış açısı ile, evli olanın ve boşananın arasında da büyük farklar var. Dolayısıyla soruyu soranın medeni durumu bu konuyla direk bağlantılı.

Bekar birisinin bu soruyu sorup yanıtlarınızı özümsemesi farklı, evli birisinin özümsemesi farklı, boşanmış birisinin özümsemesi farklı olur.

Evlilik kolay bir karar değil, o kararı verirken ve EVET dediğiniz insanı seçtiğinizde aslında yaşam biçiminizi seçiyorsunuz. Sevdiğiniz, aşık olduğunuz, mutlu olduğunuz birisi ile bundan sonra, ölene kadar birlikte yaşayacağız sözü veriyorsunuz. O yüzden çok kolaylıkla, tanımadan, bilmeden, güvenmeden bu kararı kolaylıkla almanız olanaksız.

Eğer boşandıysanız da, aynı kararı almak o kadar kolay değil, çünkü bir noktadan sonra sadece sizin yaşamınızı veya sevgilinizin yaşamını değil, bir önceki birlikteliğinizdeki yaşamınızdan gelen artılarınızı, yani çocuklarınızı da düşünmek, psikolojilerini iyi anlamak zorundasınız. Sizin sevginiz sadece yeterli değildir, sizinle birlikte yaşayan varlığınızı, varlıklarınızı da düşünmek zorundasınız.

Birisine gereksinim duyacağınızı düşünerek evlenmenin sizce yaşı olur mu? Yani yaşlandığım zaman yanımda kimse olmazsa ben ne yaparım diyerek evlenir misiniz?

Ben genelde birlikteliklere öne çıkartan yazılar yazıyorum, evlilik düşmanı olduğum zannedilmesin, sadece belki iki yaşamı da yeterince yaşadığım için kendimce bir denge kurmaya ve objektif bir şekilde gözlemlerimi aktarmaya çalışıyorum. Yoksa mutlu, keyifli evlilikler yapan, evlilikleri hala çok mutlu devam eden bir sürü de arkadaşım var, Allah bozmasın hep devam etsin, sonsuza kadar da mutlu olsunlar.

Birlikteliğini sevgi ve güven üzerine kurmuş insanlar ister evli, ister bekar, ister boşanmış olsun her zaman mutludurlar, yeter ki karşısında onu anlayan ve aynı derecede seven ve güvenen birisi olsun, öyle birisi ile beraberseniz, o insan siz yaşlandığınızda da yanınızda olacaktır.

Sevgilerimle,

Haluk

15.06.2009 09:30