Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2011 Cuma

Hamile bir kadının hikayesi ......

Size bugün önce ANNE olmak, sonra da KARDEŞ verebilmek uğruna mücadele eden bir kadın arkadaşımın hikayesini anlatacağım. Benzer hikayeler mutlaka çoktur çevrenizde, arkadaşlarınız arasında. Benim uzun zamandır tanıdığım bu arkadaşımın hikayesi ve mücadelesi gerçekten beni çok etkilediği için kendisinden aldığım izinle hikayesini yazmak istedim.

Adını paylaşmayacağım, sonuçta adı önemli değil, burada vermek istediğim mesaj yaşam mücadelesi.

Arkadaşım bugün 39 yaşında, sevgili eşi ise 45. Allah daha uzun devam ettirsin 21 senelik mutlu bir evliliği var. 

Dolayısıyla hikayemize 21 sene öncesi ile başlıyoruz, yani sene 1990. Kadın 18, Erkek 25 yaşında. Bir AŞK evliliği. Ancak kadının reglleri çok düzensiz ve koyulan bir teşhis var, erken yumurta yetmezliği. Evlenmeden önce de bunu biliyor ve o zaman sevgilisi ile bu durumu paylaşıyor. Adam bu sorunu hiç dert etmiyor, arkasında, seviyor ve evleniyorlar.

Uzunca bir süre bir çok tedavi uygulanıyor ama fayda etmiyor, kadın hamile kalamıyor. Artık pes edip tedaviyi bırakıyorlar.

2002 senesinde, yani tam 12 sene sonra Kadın bir gün hamile olduğunu öğreniyor. Tedaviyi kestikten seneler sonra. Müthiş bir heyecan, coşkulu  bir sevinç.

Ve bir ERKEK çocukları dünyaya geliyor. Bugün 9 yaşına gelmiş bir delikanlı. Üstüne titrenilen bir delikanlı. Kadının ve Erkeğin dünyası, yaşamı, yaşama bakış açıları değişiyor doğan bu erkek çocuğuyla.

Bir başka çocuk düşünemiyorlar bile, çocuk büyümeye başlıyor, 5 6 yaşına geldiğinde KARDEŞ diye tutturuyor, ben KARDEŞ istiyorum diyor. Anne ve Baba şaşkın, zorluklarını bile bile, denemeye devam ediyorlar.

İlk hamileliğinin üstüne 7 sene sonra kadın tekrar hamile kalıyor, ancak bu seferki hamileliği ilk hamileliği gibi değil, çok zorlu geçiyor ve maalesef bebek 5 aylıkken erken doğum yaptırmak zorunda kalıyor ve bebeğini kaybediyor, moraller bozuluyor, üzüntü yaşanıyor.

Fakat Kadın vaz geçmiyor, moral bozukluğunu atlatıyor ve beş altı ay sonra tekrar hamile kalıyor, yine çok zorlu bir dönem, çok sıkı kontroller ama maalesef bu sefer düşük yapıyor. Yine üzüntü, can sıkıntısı, bozulan moraller. Kadın evine dönüyor, yaşama tekrar sıkı sıkı sarılıyor.

Dört ay sonra tekrar hamile kalıyor, bu sefer daha rahat bir hamilelik, erken doğum ve düşük yaptığı dönemlere göre daha keyifli, daha sancısız, daha problemsiz bir hamilelik. Ve şu anda doğuma 5 haftası kaldı, 5 hafta sonra bu kadar istediği ve yaşama karşı direndiği bebeğini Dünyaya getirecek. Oğlunun, eşinin, kendisin istediği bir kardeşi, ikinci bir yaşamı dünyalarına sokacaklar. Yeni gelen bebek bir KIZ :)

Allah sağlıklı bir doğum nasip etsin. Umarım problemsiz, sıkıntısız ve dediğim gibi sağlıklı bir süreç olur.

Bilmiyorum, sizler de benim kadar etkilendiniz mi, ya da yazarak sizlere o etkiyi verebildim mi? Bugün 37 ile 39 yaş aralığında üç kez hamile kalmak ve ilk ikisinde gerçekleşememesine rağmen yılmadan, ısrarla, hayatı pahasına bunu üçüncü kez yaşamak nasıl bir duygudur. Nasıl bir direniştir? Nasıl bir istektir?

Ayrıca arkadaşımın eşini de buradan çok tebrik ediyorum, günümüzde eşine bu kadar destek veren, başından beri eşini destekleyen, zor zamanlarında yanında olan kaç tane erkek kalmıştır cidden bilmiyorum. Onların sevgisinin yarattığı bu ortamda doğacak bebeklerin de şanslı olduğunu düşünüyorum.

Sevgili arkadaşım, şu 5 6 haftan da sağlıklı geçsin, güzel güzel doğumunu yap, sonra ben blogumdan bu güzellikleri yansıtayım tüm dostlarıma.

Sevgilerimle,
Haluk
09.09.2011 14:00

6 Eylül 2011 Salı

Çocuklarımızı pazarlık konusu yapmayalım ..

Bugünlerde sanırım tesadüfen çok fazla ayrılık konusunu işleyen filmler seyrediyorum, o da yetmiyor çevremde arkadaşlarımdan ayrılmak isteyenlerin arttığını görüyorum. Paylaşmak ister misin sorusuna da genelde olumlu yanıt alıyorum. İşin traji komik tarafı, filmlerde ki ayrılma nedenleri ile arkadaşlarımdan aldığım bilgiler neredeyse örtüşüyor.

Aslında dikkat ettim, sorun ayrılmak değil, çocukları olmayan insanlar çok daha hızlı ve kolay kararlar alıp ayrılabiliyor ve kolayca boşanabiliyor. Çocuk varsa büyük sorun. Bu noktada iki tarafta ne yapacağını şaşırıyor, iki tarafta kolayca ayrılığı kabullenemiyor, hatta bazılarında çocuk pazarlık aracı haline geliyor, hani çocuğu bana vermezsen boşanmam gibi.

Benim bahsetmek istediğim konu bu. Çocuklarımız biz boşanırken bir pazarlık aracı mı olmalı?

Şimdi burada çocuk veya çocukların yaş durumları tabi büyük önem taşımakta. O zaman yaş gruplarına göre bölerek bir analiz yapalım, bakalım gerçekten ilk düşündüğümüz gibi çocukların yaşlarının bu ayrılık ve boşanmalarda etkisi ne?

Kadın ile Adam evlendi, bir kaç sene sonra bir çocukları oldu, sonra mutsuzluk ve bir çok konuda anlaşamama, ekonomik sorunlar, cinsellik gibi bugün boşanmaya veya ayrılığa giden yola girdiler. Bir kere bir kadın ve bir erkek boşanma konusunu konuşmaya başladı mı, o evlilikte mutlaka sorun vardır, kadın da, erkek te bunu baştan kabullenmeli. Her iki taraftan biri dahi boşanmayı istiyorsa ve diğeri istemiyorsa aynı noktaya gelebilmeleri mümkün değil.

Bu arada bir de çocuk, diyelim ki çocuk 0 - 5 yaş arası olsun. Şimdi mantıklı baktığınızda 0-5 yaş arası çocuk için kimde kalmalı konusunu kimse tartışabilir mi? Ha anne ilgisizdir, çocuğa bakmakta yetersizdir, çocukla kalması çocuğun gelişimi açısından tehlikelidir, vs gibi nedenler yoksa, bu yaş grubunda hangi Baba çıkıp olsun ben bakacağım, benim annem bakacak deyip çocuğunu annesinden koparmak isteyebilir?  veya kadın vermemket direnirse, boşanmaya EVET, ama çocuğumu sana VERMEM diyebilir? Deniyor ...

5 - 10 yaş arası olsa çocuk, yani biraz daha bilinçli, bu nojta çok daha tehlikeli, artık çocuk evin içinde ne olup bittiğini, mutsuzluğu biliyor, kiminle yakınsa onu tercih edebilir ama onu bu tercihi kendisinin yapmasını bırakmak zorunda mıyız? Anne ve Baba medeni bir şekilde yan yana gelerek bu ayrılık olayını aşamazlar mı? Sonuçta kadın ile erkek bir arada yaşamayı terk ediyorlar, ne anne, ne baba asli görevlerini terk etmiyor, ama böyle mi oluyor, genellikle HAYIR? Ne oluyor, çocuğu bana verirsen boşan, ne halt edersen et ...

10 yaş üzerine bakalım, artık çocuk her şeyin bilincinde, evdeki kavgaları, anlaşmazlıkları, sıkıntıları neredeyse onlar gibi yaşıyor. Bu ayrılmada medeni olmadığında kim zarar görüyor? Ne kadın, ne erkek, hala çocuk zarar görüyor ve tek neden hala çocuk kimde kalacak kavgası.

Kısaca, anlatmaya çalıştığım şey, boşanmalarda ÇOCUK üzerine yapılan pazarlıkların hepsi SADECE o kişilerin kendi gururlarını kurtarmaktır, iki tane insanın MEDENİ bir şekilde ayrılamadığının göstergesidir. Anne ve Baba'nın asli görevlerini unutup kendilerini düşündükleri zamandır.

İki insan birbirini severek evlenirken nasıl ki o ortamda henüz olmayan bir çocuğun etkisi yoksa, ayrılırken de iki insan birbirine şans dileyerek ve Anne / Baba görevlerinin sonsuza kadar gideceğini düşünmek zorundadır. Çocuk yaşı kaç olursa olsun, asla pazarlık unsuru olmaz, olmamalıdır.

Ben çocuğumu düşünerek bu kararı uygulamaya çalışıyorum diyen anne ve baba arkadaşlarımı bir kez daha mantıklı görüşmeye davet ediyorum. Sadece şunu düşünün; bu çocuk sizin çocuğunuz, kaç yaşında olursa olsun, yaşadığı her anı anımsayacak, kavgalarınızı, geçimsizliklerini, belki şiddetinizi. Bu çocuk mutlu olacaksa, bu onun değil, sizin elinizde, ayrılmalarınızı medeni yaptığınız sürece çocuklarınızın geleceğini kurtarıyorsunuz.

Sevgilerimle,
Haluk
06.09.2011 15:00

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Kim bu Haluk İlhan?

Üç yüz küsur yazı yazmışım, beni tanıyarak okuyan, hiç tanımadan okuyan bir çok arkadaşım, okuyanım olmuş. Yine katıldığım sosyal medyada Haluk İlhan olarak tanıyan, seven arkadaşlarım var. Bu yazıyı da kendime ayırayım istedim, kim bu Haluk İlhan, biraz tanıyın istedim. Umarım beğenirsiniz.

25 Ekim 1959 Pazar günü sabaha karşı Balıkesir'de doğmuşum. Ben doğduğumda canım annem 19, biricik babam 21 yaşındaymış. Evlendiklerinde babam Balıkesir Havaüssünde asker, annem ev kızıymış. 5 Ekim 1958'de evlenmişler, bir sonraki Ekim'de ben dünyaya gelmişim. İsmim konusunda o zaman ailenin en büyüğü enişteme danışılmış, o da Haluk olsun demiş, ön adımı da dedemin adı olan Abdullah yapmışlar. Dolayısıyla 25 Ekim günü Abdullah Haluk İlhan dünyaya merhaba demiş.

26 Mart 1964'te kız kardeşim Sibel dünyaya geldi. Bu dönemden sonra babamın görev yeri Amasya Merzifon oldu. Benim büyüdükçe artan Teksas Tommiks merakım sonunda babamın bana okumayı öğretmesine neden oldu. Henüz 5 yaşındayken okumayı daha sonra da yavaş yavaş yazmayı öğrendim, bu yüzden de ilkokula 6 yaşında, hem de ikinci sınıftan başladım.

İlkokul 2, 3, 4 ve 5in yarısını Merzifon'da okudum. Bu sırada babam dışarıdan Ankara Hukuk Fakültesini bitiripte, Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı stajı için İzmir'e tayin olunca ilkokul beşin geri kalan kısmını İzmir Güzelyalı ilkokulunda bitirdim. Daha sonra da İzmir Balçova'da Ortaokula başladım. Orta İkiye geçtiğimde babamın tayini Diyarbakır Lice'ye çkkınca Ortaokul 2 ve 3ü Lice Ortaokulunda bitirdim. Ancak Lice'de Lise olmadığı için, Lise 1 bu sefer Anneannemlerin yanında Balıkesir'de oldu. Lise 2'ye geçtiğimde babamın tayini bu kez Kocaeli Kandıra'ya çıktı.

Lise 2'yi Kandıra'da okudum, Lise 3'e geçtiğim 1975 yılında babam kazandığı bir sınav sonucu İngiltere'ye gidince beni Lise 3'e devam etmek için İstanbul Pendik Lisesine verdiler. Ancak o günün tehlikeli ortamı ve aile özlemi benim başarısız bir yarı dönemime mal olunca, okulu yarım bırakıp İngiltere'ye babamların yanına gittim. Döndükten sonra da Lise 3ü Kandıra'da tekrar okudum ve 1976 senesinde Kandıra Lisesinden mezun oldum. Üniversite sınavlarından da kontenjanla o yıl açılan Koceli Üniversitesi Elektrik Mühendisliğini kazandım.

1980 yılı Eylül ayında 21 yaşında Elektrik Mühendisi olarak mezun oldum. Ekim ayında hemen MUTLU Akü'de işe başladım ve 1 sene çalıştım, sonra SABA TV fabrikasına geçtim ve Araştırma Mühendisi olarak 1 sene çalıştım, oradan da DEMA RÖLE AŞ firmasında 1 sene çalıştım. Sonra 4 ay askerlik ve tekrar DEMA. Ama artık askerlikte tamamlanınca beklentilerim değişmişti, babam ile anlaşıp 6 aylığına Londra'ya dil kursuna gittim. İki seneye yakın kaldım. 1985  senesi ortalarında geri döndüm. 8 ay kadar AEG ETİ'de çalıştıktan sonra 1986 Mart ayında NETAŞ'a girdim.

Bu arada 1986 Temmuz ayında evlendim, Eylül sonu gibi Ottawa'ya görevli gönderildim ve Mart ayında döndüm, alındığım bölüme müdür olarak atandım. 7 Kasım 1988'de oğlum Hazar'ım dünyaya geldi. 12 sene Netaş'ta çalıştım. 1998 Temmuz'un da ayrıldım, kendi işimi yapayım dedim ama başarılı olamadım. Daha sonra sırayla hiç ara vermeden 5 yıl  Sağlık sektöründe Biobak / Bayer, 3 yıl Akaryakıt ve Digital Dünya sektöründe Saben / Digiboard, 3 yıl Akaryakıt ve Otomasyon sektöründe Scheidt & Bachmann şirketlerinde çalıştım.En son Eylül 2010 tarihinde girdiğim Medikal sektöründeki Labsan şirketinden 1 Temmuz 2011 itibariyle istifa ettim. Şu anda evimdeyim ve iş olanaklarını değerlendiriyorum.Unutmadan 2007 senesinde de emekli oldum :)

Bu dönemlerde babam savcılık görevine devam etti, sonra Adalet Bakanlığı Müfettişliği yaptı, ayrıldı Avukatlık yaptı ama sonra tekrar göreve döndü. Kayseri  Baş Savcılığı, İstanbul Baş Savcı Yardımcılığı, Şişli Baş Savcılığı yaptıktan sonra 2003 yılında Kadıköy Baş Savcılığından emekli oldu. Kız kardeşim Suudi Arabistan havayollarında 14 sene hosteslik yaptıktan sonra Kraliyet Havayollarında Uçuş Mühendisliği yapan Abdullah Aldulaijan ile evlendi ve hostesliği bıraktı. Tarık ve Lara adlarında iki tane aslanlar gibi yeğenim var.

2000 senesinde boşandım ve Kozyatağı'ndan Ortaköy'e taşındım. Oğlum Hazar Lise dönemini benimle birlikte okudu, önce  Sabancı Anadolu Lisesini bitirdi, sonra da Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bölümünü 25 Haziran 2011'de tamamlayarak Bilgisayar Mühendisi oldu. Şimdi de okulunda master programı kazandı ve onu tamamlayacak. Hayatımda gurur duyduğum en büyük şey oğlumun bu üstün başarısı oldu.

2000 senesinde Ortaköy'e yalnız başıma geldiğimde çevremde kimse yoktu, bütün arkadaş çevrem 14 yıllık evliliğimdi. Sosyal ağlar, çöpçatan siteleri ile bu dönemlerde tanıştım. Sonra hayatıma cember.net girdi, bir sürü güzel dost, arkadaş kazandım. Bugün hayatımda olsn bir çok kişiyi cember.net vasıtasıyla tanıdım. Birlikte çok güzel zamanlar geçirdik. Yine düzenlediğim bir tekne turunda da bugün hayatımda olmasından çok mutlu olduğum kişiyi, Pınar'ı sonra da oğlu Mert'i tanıdım. Beş yıla yakındır birlikte olduğum Pınar iile 14 Ekim 2006'da sevgili olduk ve hala sevgiliyiz. 

Genel hatlarıyla benim hayatım böyle, sıkı bir Galatasaray'lıyım, bir Ortaköy aşığıyım, 11 senedir burada yaşıyorum ve artık bir başka yerde yaşayamam diyorum. Bu oturduğum dördüncü kiralık evim ve hepsi birer ikişer sokaka arayla :) Yaşamdan zevk almayı seviyorum, genel olarak pozitif bir insanım. Beklentilerimi küçük tutup, olabildiğince mutlu olmaya gayret ediyorum. Sosyal medyalarda oldukça aktifim, bir çok arkadaşım var. Kardeşim olsa bu kadar seveceğim bir Kankam, kardeşten öte çok yakın üç beş dostum var.

Velhasıl kelam MUTLU ve KEYİFLİ yaşayan bir adamım ....

Sevgilerimle,
Haluk
20.07.2011 15:16

21 Haziran 2011 Salı

Cancan'ıma ......

Sevgili Cancan'ım,

Hani internet'ten enderde olsa karşına güzel insanlar çıkar, harika dostluklar kurulur ya, ben o şanslı insanlardan birisiyim.

Kaç senesiydi, 2002 sanıyorum seninle tanışmamız, sohbetlerimizin başlangıcı. Sonra yüz yüze görüşmemiz ve bugüne kadar uzanan dostluğumuz. Son zamanlarda yüz yüze görüşemiyor olsak bile MSN'den veya bir telefonla konuşmalarımız ve sitemsiz, kaprissiz, ön yargısız,  kaldığımız yerden devam etmemiz.

Gencecik yaşında üç çocuğunla boşandın, ama yaşama asla küsmedin, tam tersi yaşama daha çok asıldın ve kızlarını gururla, desteksiz okuttun. İş yaşamına devam ettin, başına gelmedik şey kalmadı, ama sen ısrarla " ben varım " dedin bu hayata, bir tek gün umutsuz bir durumda olmadın.

Kızının başına gelen talihsiz olayda, bir çok kadının gösteremeyeceği cesareti gösterdin, gittin " adalet " istedin, yetinmedin, medyaya gittin ve adaleti sağlamak için büyük çabalar verdin. Bir çok kadının pes edeceği, depresyonlara gireceği yaşadığın olaylarda hep dimdik durdun, seni hiç kimse yıkamadı, hiç bir şeyden yılmadın, hep sen oldun.

Kadın kimliğinin Erkek kimliğine göre daha altta düşünüldüğü bir ülkede tek başına bir iş kadını oldun, anne oldun, kadın oldun. 

Şimdi esas kendi mücadelen başlıyor Cancan'ım.

Bugüne kadar hep çocukların için, ailen için savaş verdin. Kendini düşünmeden, şimdi aynı mücadeleyi kendin için vereceksin.

Kanseri yeneceksin Cancan, tedaviler, kemoterapiler, ilaçlar, şunlar bunlar ile değil, o her zaman kendine güvendiğin zekanla, düşünce yeteneğinle, kendine inancınla yeneceksin Cancan. Sen bu yaşına kadar hayatta mücadele etmekten hiç kaçmadın, hiç kaçınmadın, asla pes etmedin.

Burada anlatamayacağım ne çok zorluklar yaşadın düşünsene evinde, ailende, işinde, onların hepsini yendin, Kanseri mi yenemeyeceksin? Senin vasıfların, kimliğin, kişiliğin, düşüncelerin ve annelik gücün, kanseri yenecek. Ama dediğim gibi Cancan, işi sadece tedaviye bırakma, sen yeneceksin bu mereti. Yeneceğine o kadar inanıyorum ki, sen de inan.

Cancan arkadaşım, dostum, asla pes etmeyeceksin, en ufak bir umutsuzluğa düşmeyeceksin, bunu biliyorum, çünkü bunu sen bu zamana kadar hep gösterdin, bundan sonra da göstereceksin.

Seni çok seviyorum Cancan ve düşünce gücüne güveniyorum. Senin yenemeyeceğin hiç bir şey yok.

Çok öpüyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
21.06.2011 10:30

17 Haziran 2011 Cuma

Babalar Gününüz Kutlu olsun .......


Babalar Günü bu Pazar günü ( yan taraftaki güzel gülen adam benim BABAM :))

Hafta sonları genelde Internet ile pek haşır neşir olmadığımdan bugünden bu yazımı yazmak istedim.

Blogumda hiç Babalar Günü ile ilgili bir şey yazmamışım bugüne kadar, hatta merak edip nedir bu Babalar Günü, kim çıkarmış, ne zaman başlamış, gerçekten bir anlamı var mı diye de araştırmamışım.

Her zaman yaptığımı yaptım, bir numaralı yardımcı Vikipedi'ye sordum, " Nedir bu Babalar Günü hikayesi bana bir anlatsana " dedim. Anlattı, buyurun kısa başlıklarla size Babalar Günü'nün hikayesi. Hani kolay anlaşılsın diye maddeler halinde yazdım, bu da sunu gibi oldu ya neyse :))


  • Babalar Günü, sadece bizde değil, pek çok ülkede aynı anda yani her yılın Haziran'ın üçüncü Pazar'ın da kutlanıyor.
  • Anneler Günü kadar eski değil. 
  • Bazı tarihçilere göre Antik Roma'da kutlandığı belirtiliyor.
  • Bazı tarihçilere görede Batı Virginia'da John Dowdy'nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir kutlama istediği söyleniyor.
  • Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910 senesinde Washington'un Spokane şehrinde kutlanıyor ve diğer eyaletlere yayılıyor.
  • Ve Babalar Günü, 1924 yılında ABD Başkanı Calvin Coolidge'in desteği, 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson tarafından bir bildiriyle kutlanmaya devam ediyor.
  • Katolikler ise olayı dini açıdan ele alıyor ve Hz. İsa'nın babası anısına St.Joseph günü adı altında babalarına armağan ediyorlar ( Mart ayının 19u ).

Evet, artık Babalar Gününün tarihçesini de biliyoruz, bundan sonraki adım tabi ki HEDİYE ÇILGINLIĞI.

Bir çok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de artık bu özel günler bir Alış-Veriş manyaklığına dönüşüyor. Dükkanlar, dev Alış Veriş Merkezleri, Bankalar teknolojiyi de dibine kadar kullanarak milleti bu özel günlerde HEDİYE almaya zorluyor.

Zorluyor kelimesini özellikle seçtim,  ne kadar karşı olursanız olun, ne kadar bu tarz şeylerin sadece bir gün ile özetlenemeyeceğini düşünürseniz düşünün, o özel gün artık bir hediye almak durumunda kalıyorsunuz. Kimi bunun için çok para harcıyor, kimi kendi bütçesince, kimi de kendinden bir şeyler veriyor.

Ben bir BABAyım, oğlumun olanakları belli, ondan beni sevmesinden bir başka beklentim olamaz, onun bana en güzel hediyesi sağlıklı yaşamı ve yaşamda duracağı yerde düzgün, onurlu ve başarılı durabilmesidir.

Benim de bir BABAm var, benim yaşamımda olduğu, beni desteklediği, beni sevdiği ve koruduğu için onu çok seviyorum. Bugün bir noktalara gelebildiysem, onun bana verdiği önem, disiplin, başları ruhu ve ahlak ile geldim. Aile değerlerimi ondan öğrendim, ben babama hiç bir hediye veremem, verebildiysem eğer, benimle gururlanabilmişse eğer, benden daha mutlusu olamaz.

BABA olmak gerçekten zordur, biçilmiş rollere bürünürsünüz, sizden beklentiler farklıdır, bir ANNE KUCAĞINDAKİ sevgiyi veremezsiniz, hissettiremezsiniz. Koruma duygunuz çok gelişmiştir, Gelecek kaygıları yaşarsınız. Asla bir ANNE kadar yakın olamazsınız, o yüzden BABA otoriter olur, Disiplin babaya verilen bir görevdir. BABA serttir, ANNE yumuşatır, halbuki çocuklar bilmez ki o an, bu bir oyundur.

Ben BABAMI çok seviyorum, eminim hepiniz çok seviyorsunuz. BABASI hayatta olmayan arkadaşlarım da hüzünlenmesin, onların da BABALARI bugün onları izliyor, ille yanında olması gerekmiyor, çünkü ayrıldıkları sadece bu dünya, sevgileri hiç ayrılmadı onlardan.

Bütün Babaların ve Baba Adaylarının BABALAR GÜNÜ Kutlu olsun.

Sevgilerimle,
Haluk
17.06.2011 09:00

17 Eylül 2010 Cuma

Yaptığımız her şey çocuklarımız için ( mi? ) .....

Yaptığım her şey çocuğum için, onun iyi bir geleceğe sahip olması için .

Böyle bir söylemin arkasında durmayacak olan var mı, ya da altına imza atmayacak olan? Yoktur, sanmıyorum. Bir çok arkadaşımla sohbetlerimizde biz de aynı şeyleri dile getiriyoruz.

Genç boşanmış, küçük çocuklu anne-baba'lardan tutun, yetişkin çocuk sahibi olan evli veya bekar anne-baba'ların hepsinde bu vardır, olması da abes değil, olması gerekendir.

Ben bu yaşa gelmişim, benim babam hala benim bir evim olmadığı için üzüntü duyuyor, sonuçta baktığınızda çocuklarımız bizim herşeyimiz, gerçekten de onlar için yapamayacağımız şey yok.

Bugün hurriyet.com.tr'da okuduğum bir haberden sonra bunu yazmak istedim, haber diyor ki; " Çocuğunuz için iyi bir hayat istiyorum diye işe ayırdığınız zaman, onu kaybetmenize neden olabilir. "

İlk başlarda bir anlam yükleyemeseniz de sonuçta çok mantıklı değil mi? İşe ayrıdığımız zaman yüzünden beslenmesinden tutun da derslerine kadar yeteri kadar ilgi gösterebiliyor muyuz? Sorulduğunda da ben her şeyi onun için yapıyorum demiyor muyuz?

Haberin devamında Piskiyatristler bunu çok tehlikeli bulduklarını, intihar vakalarını incelediklerini ve ilgisizliğin gençleri intiharlara süreklediğini, hatta intiharlardan % 25inin  15-24 yaş grubu olduğunu söylüyor.

Çok ama çok önemli bir rakam. Düşenebiliyor musunuz yüzde yirmi beş, ve acı olan tarafı daha yaşamının başında 15 - 24 yaş grubu. Gencecik üstüne titrediğimiz çocuklarımız bunlar.

Sohbet ettiğimiz arkadaşlarımdan da biliyorum, kendi hayatını hiçe sayıp, varını yoğunu çocuk veya çocuklarına adayan, kendisini ikinci plana atan anneler-babalar. Bunun da iyi olduğunu düşünmüyorum, arkadaşı olacağım derken sıkıcı, polisci, üstüne titrenilen çocuk olmakta o çocuklara bir şey vermiyordur diye düşünüyorum.

Sonuç olarak çocuklarımıza vakit ayırabilmek çok önemli, onların kendi dünyalarına belki giremeyiz ama o dünyalarında bize yer açmalarını sağlayabiliriz, onları dinleyerek, isteklerini anlayışla ölçüp biçerek, bizlerin değil onların ne istediğini öğrenmeye çalışarak...hatta onlarla çocuk olarak.

Çocuklarımız bizim her şeyimiz ama öncelikle kabul etmemiz gereken onların da bir birey olduğu ve anne-baba kadar anlayış ve sevgi bekledikleri greçeğini göz ardı etmeden ...

Sevgilerimle,
Haluk
17.09.2010 13:30

22 Temmuz 2010 Perşembe

Çok mutluyummmmmmmmm....

Neden bu kadar mutlusun, hayırdır ne var dediğinizi duyar gibiyim :)

Mutluyum çünküüüü, oğlumun Schengen vizesi geldi ve canım oğlum Hazar, yarın sabah yani 23 Temmuz 2010 günü sabah uçağı ile merkezi Mönchengaldbach'ta olan benim çalıştığım firmanın ana merkezinde -Scheidt & Bachmann - iki aylığına staj yapmak için gidiyor.

Bunu organize etmek için epey bir uğraş verdiğimiz içinde , elde edince çok mutlu oluyor insan.

Hazar bildiğiniz gibi Sakıp Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği son sınıfta, kısmetse 2011 Temmuz'un da bitirecek. Bir kaç dersi kaldı, biraz keyiften okuyor bu sene, belki sıksa kendini bu dönemde bitirebilirdi, ancak okumaya devam etmek istedi, belki de son sene artık üniversitesinin keyfini sürecek, sürsün, hak etti bunu.

Bu stajın hikayesine gelince;

Bundan iki üç ay önce Hazar'a Scheidt & Bachmann firmasında staj yapmak isteyip, istemediğini sordum. O da yapmak istediğini söyleyince, hemen Genel Müdür Martin Kammler'e bir mail attım. Scheidt & Bachmann 137 yaşında bir Alman firması, yani en köklü Alman firmalarından bir tanesi, Akaryakıttan Tren sinyalizasyonuna, Otopark sistemlerinden Otomatlara kadar geniş bir ürün yelpazesi var. Fabrikada, yani Mönchengladbach'ta 1600 çalışanı var, 30 ülkede de temsilciliği, ben de biliyorsunuz Türkiye'de aynı firmanın Operasyonlarını yönetiyorum. 

Oldukça fazla staj talebi almalarına karşılık, sadece 100 öğrenciye staj olanağı veriyorlar, yani bu konuda oldukça seçiciler. O yüzden oldukça umutsuzdum, ancak hemen ertesi gün Sayın Kammler geri döndü ve Hazar'ı staj için kabul ettiler, görevi tanımlandı, nerede çalışacağı, ne yapacağı. Bir kaç hafta içinde Hazar'ın her şeyi tamamlandı.Bu konuda tabi ki Eray'cığım da çabalarını asla unutamam.

Bu sırada bir güzel haber daha geldi, staj için para ödemeyeceklerdi ama Hazar'a bir daire vereceklerdi. Yani biz ucuz otel veya diğer şartları  düşünürken, sağolsunlar Hazar'ın kalacağı yeri de ayarladılar.

Sonra, evet sonra Schengen vizesi gerekti. Tam bir aydır uğraşıyoruz, evrakları veriyoruz, ilave evraklar isteniyor. Bu arada aldığımız uçak biletinin de sürekli zamanı geçiyor. En son 23 Temmuz'a biletini değiştirdim, evrakların hepsini de 14 Temmuz'da teslim ettik, bekliyorduk...

Bir gün, üç gün beş gün derken, ben ümitsizliğe kapıldım, 23 Temmuz'a da yetişmeyecekti, bugün tekrar telefon edip THY'dan 23 Temmuz'u 27 28 Temmuz'a atmayı planlıyordum ki, dün akşam üstü vizesi geldi. Bugün de yeni biletini alacağız ve Allah'tan bir mani çıkmazsa, Hazar'cığım yarın sabah Düsseldorf'a uçacak.

Sonra mı, sonrası artık oradaki değerli arkadaşlarım Eray ve Özgür'ün yardımlarıyla hallolacak. Zaten çalışacağı ortam Eray ve Özgür ile yan yana.

Dedim ya, çok mutluyum çok, Bu kadar büyük bir firmada yapacağı staj, öğrenecekleri oınun iş yaşamına atıldığında mutlaka çok faydalı olacaktır. Umarım he şey düşündüğümüz kadar güzel, keyifli ve verimli olur.

Canım oğlum şimdiden başarılar diliyorum sana, ve sevgili dostum Eray ve Özgür, ikinize de çok ama çok teşekkürler.

Sevgilerimle,
Haluk
22.07.2010 o9:30

15 Temmuz 2010 Perşembe

Hazar ve Hazar .... yani iki HAZAR arası :)

LYS yazımı yazdıktan sonra aklıma Hazar'lar ile ilgili bir yazı yazmak geldi, öyle ya Hazar çok duyulmuş ve çok yaygın bir isim değil ve LYS yazısında iki tane Hazar geçiyor, bu hangi Hazar, öbürü hangi Hazar, aralarındaki bağ ne falan gibi ufakta olsa bir karmaşa olabilir :)

O yüzden ben de Hazar'ların hikayesini yazayım dedim.

Sene 1986, Netaş'ta işe başladım. Yoğun şekilde eğitimler devam ediyor, benden bir kaç ay sonra da bir grup mühendis daha işe alındı, aralarında Üner Yıldır var. Eğitimlere Kanada Ottawa'daki ana merkezde devam edileceği bilgisi geldikten sonra sırayla bizleri Kanada'ya Ottawa'ya göndermeye başladılar. Eylül sonu sıra bana geldi, ben de bu arada 1986 Temmuz'un da evlenmişim, taze damat, henüz iki aylık evliyken Ottawa'ya gönderildim. Orada bize bir apartman dairesi, araba tedarik ettiler.

Benden bir kaç ay sonra da Üner Ottawa'ya geldi, birlikte işe gitmeye ve çalışmaya ve zaman geçirmeye başladık. işte Kankam ile gerçek dostluğumuzun başladığı nokta o zamanlar. Neredeyse 24 saatimizi birlikte yaşadık. Kankam'ın da bir çocukluk aşkı var, Esin. Esin diyor başka bir şey demiyor. Esin aşağı, Esin yukarı. Ottawa'nın güzel kızları sevgili kankamın aklını başından alamadı.

Ben 1987 Mart sonunda Netaş'a döndüm, kankamdan benden bir kaç ay sonra döndü. Ve 1988 Kasım'ın da çocuğum dünyaya geldi, uzun uzun ne koyalım diye düşündük ve adını HAZAR koymaya karar  verdik, bu süreçte tabiki kankam da yanımdaydı hep. O da muradına ermiş ve Esin ile evlenmişti.

Hazar doğduktan sonra işlerimizin de yoğunluğu ile Üner ile çok sık görüşememeye başladık, 3 sene sonra da kankamın çocuğu dünyaya geldi, kankam da Esin ile konuştuklarını ve bir mahsuru yoksa onlar da çocuklarının adını Hazar koymak istediklerini söyledi. Ne mahsur olacak, bundan daha büyük bir keyif mi olacak dedik.

Şimdi ikisi de kocaman delikanlı, bizim Üner ile kurduğumuz ve neredeyse 25 yıla dayanan dostluğumuzun meyvaları onlar. 

Her iki Hazar içinde çok iyi bir gelecek olsun, mutlu olsunlar, sağlıklı olsunlar, bizlerin isteyeceği başka bir şey de yok zaten.

Sevgilerimle,
Haluk
15.07.2010 12:00

10 Temmuz 2010 Cumartesi

7 Kasım 2007 de Hazar'ıma ....

Bugün 7 Kasım 2007, biricik oğlum Aytekin Hazar İlhan'ın dolu dolu 19 yaşını bitirdiği ve 20 yaşına bastığı gün. Hazar 1988 senesinde Zeynep Kamil hastanesinde yaklaşık 10 saatlik bir beklemeyle ve normal doğumla dünyaya geldi. Hazar adını bir kitaptan annesi ve en yakın arkadaşlarımızla birlikte seçtik, göbek adını da dedesinin adı Aytekin olarak koyduk. İlköğrenimini Devlet okullarında tamamladı, önce Mediha Tansel ilkokulunu, sonra Göztepe 50.yıl ortaokulunu bitirdi. Sonra Sakıp Sabancı Anadolu Lisesini kazandı. O sene biz annesiyle ayrıldık ve ben Ortaköy'e yerleştim. İlk sene hazırlıktı, annesinden gidip geldi ama sonra benim yanımda kalmasının okulu açısından daha doğru olacağına karar verdik ve biz birlikte yaşamaya başladık. Hazar daha sonra Sakıp Sabancı Üniversitesi Mühendislik bölümünü 2/3'lük muafiyet bursuyla kazandı. Şu anda 1. sınıfta ve Sakıp Sabancı Üniversitesinin kampüsünde kalıyor.


Bu kısa bibliyografisinden sonra onun benim için ifade ettiği anlamı da kısaca aktarmak istiyorum. Hazar benim hayatımdaki en önemli ve en sevdiğim insan, benim her şeyim. 20 yaşına geldi, ben daha bir gün beni üzdüğünü görmedim, Hazar'la yaşamayı öğrendiğimde, onsuz ne kadar boş bir yaşam yaşadığımı fark ettim. Onun evde olması ve bir şeyleri paylaşmak, birlikte yapmak o kadar büyük keyifki. Hayatınızda hiç bir sevgiyle mukayese edemiyorsunuz. Anne, baba sevgisi farklı, sevgili sevgisifarklı. Oğlunuzun sevgisi, onun gülmesi, eğlenmesi, sağlığının yerinde olması, sizi hep mutlu ediyor.

Ben çok şanslı bir babayım, çok düşünceli, mantıklı ve saygılı bir oğlum olduğunu düşünüyorum,

Bugün olduğu noktayı tamamen kendi çabasıyla çalışarak elde etti. Bizi hiç üzmedi, ne ergenlik dönemi sorunları yaşattı, ne de ayrılmış anne-baba sıkıntıları yaşadı ve yaşattı. Her zaman iyi niyetli, sevecen ve terbiyeli bir çocuk oldu. Ben böyle bir çocuğa sahip olmaktan her zaman gurur duydum, onun babası olmaktan, arkadaşı gibi olmaktan hep keyif aldım.

Canım oğlum, nice mutlu yıllar diliyorum sana, Allah o güzel yüzünü, tertemiz kalbini, saygılı ve düşünceli kişiliğini hep bugünden daha iyi korusun, seni ne kadar sevdiğimi kelimelerle anlatamam, yaşamında başarılı olman için ben baban olarak her zaman elimden geleni yapacağım. ben 50 yaşına geliyorum ve babamın bugün dahi bana olduğu desteği inşallah ben de sana yaşatabilirim, benim iyiki babam var dediğim bir çok zamanım olmuştur, umarım sana da ben aynı duyguları verebilir ve yanında olabilirim.

Seni çok seviyorum, nice mutlu yıllar biricik oğlum

9 Temmuz 2010 Cuma

Babalar Günü ve Benim BABAM ile ANNEM ..

30 Nisan 2007 gecesi yazmışım aşağıdaki yazıyı, bu sene 50'yi tam bitirecekler, Allh kısmet ederse 18 Ekim'de tam tamına 50 yıllık bir birliktelikleri olacak, bugün baktığımızda ne kadar uzun ve zor ve bir o kadar da imkansız geliyor değil mi :)) Ama onlar becerdi, onlar gibi benim yaş grubumudaki bir çok anne ve baba da becerdi, ben de bu yazıyı sizler ile paylaşmak istedim tekrar...


Biliyorum bir çok arkadaşımın babası vefat etmiş durumda, o arkadaşlarımın kaç sene geçerse geçsin kalplerindeki baba sevgisi hiç bitmeyecek ve her zaman aynı sevgi ile anılacaklar. Hem de sadece Babalar Gününde değil, yaşadıkları her an....

Bir kez daha önce kendi babamın sonra tüm sevdiklerimin, dostlarımın, arkadaşlarımın babalar gününü kutlar, nice sağlıklı ve huzurlu günler dilerim....

Sevgilerimle,

Haluk

Babalar günü 21.062009
---->
gencecik bir adam, 5 kardeşten ikincisi, bir ablası var, sonra bir kız kardeş, sonra bir erkek kardeş ve en son yine bir kız kardeş, annesinin adı hatice, babasının abdullah çelebi

babası vefat etmiş 1955 senesinde, yani kendisi henüz 17 yaşında, bütün yük omuzunda, jet teğmeni olarak görev yapıyor balıkesir'de

adı aytekin

gencecik bir kız, 5 kardeşten ikincisi, bir abisi var, sonra bir erkek kardeş, sonra bir ikiz, biri kız, biri erkek, annesinin adı hatice, babasının adı ihsan

adı şaylan

tanışıyorlar balıkesirde, kısa flörtten sonra 18 ekim 1958 senesinde evlenmeye karar veriyorlar

kız 18'inde, erkek ise 20 yaşında

25 ekim 1959 senesinde bir erkek çocukları oluyor, ailenin en büyüğü ablanın eşi İrfan enişte, ona soruluyor adı ne olsun diye

haluk olsun diyor enişte, baba da kendi babasının adını koyuyor önüne

abdullah haluk oluyor

sonra merzifon, askerliğe devam ederken,

26 Mart 1964 senesinde bir kızları oluyor

adını sibel koyuyorlar

taze baba çok çalışıyor ve ankara hukuku bitiriyor, askerlikten istifa ederek, hukuk dalına geçiyor, savcı yardımcısı oluyor

sonra merzifon, izmir, lice, kandıra, izmit,kayseri, istanbul

görevlerine devam ediyor

savcı yardımcılığı, savcı, adalet bakanlığı müfettişliği ve başsavcılık yapıyor, gelebileceği en üst noktadan da emekli oluyor

anne ise evde çocuklarına bakıyor, hayatı boyunca hiç çalışmıyor

çocuklar büyüyor,

erkek çocuk en son elektrik mühendisliğini bitiriyor, evleniyor, bir oğlu oluyor, adını hazar koyuyorlar

kız çocuk liseden sonra hostes olmaya karar veriyor, 13 sene Türk hava Yolları ve Sudi Arabistan havayollarında çalışıyor, bu arada Suudi bir pilota gönlünü kaptırıyor, evleniyorlar, önce bir erkek, Tarık, sonra bir kızları oluyor Lara.

şaylan ve aytekin tam 49 senedir evliler, sağlıklılar, torunlarıyla oynuyorlar

bu bizim hikayemiz,

elimde siyah beyaz onlarca fotoğraf var, web sitemi yaptığım günden beri bu albümü yapmayı çok istedim, en sonunda seçe seçe bir albüm yaptım,

http://www.halukilhan.com/

adresime koydum, hikayemi sıkılmadan okuyan ve bizi fotoğraflarla görmek isteyen olursa bundan çok keyif alırım

sevgilerimle,

haluk

30.04.2007 23:30

Çocukluğum ....

Çocukluğumuzu anlatan öykü yarışması haberini okuduktan sonra düşündüm. Benim çocukluğum

muhtemelen babamın çocukluğundan farklı geçmişti, çünkü benim oğlumun çocukluğu benimkinden
farklı geçti.

Babamın devlet memuru olması nedeniyle çocukluğumu farklı yerlerde, farklı arkadaşlar ile geçirdim.
Aslında çocukluktan genç delikanlılığa dönüş yaşı konusunda da biraz tereddütler yaşadım. Örneğin,
ben on beş, on altı yaşlarında hala çocuktum, sokakta bütün gün futbol oynar, akşamları mahallecek
toplanır, voleybol oynardık, veya belki inanmayacaksınız ama saklambaç oynardık. Şimdi on iki, on üç
yaşlarında ki çocuklar bizim oynadığımız hangi oyunları oynuyorlar merak ediyorum. Özellikle
metropoller de evinde veya internet salonlarında oynamadıkları, bilmedikleri bir tane oyun var mı
acaba?

Benim çocukluğum Merzifon’da başladı, ilkokul zamanlarım, bütün gün sokakta sürten, ama derslerin
de de başarılı bir çocukluk. Teksas Tommiks çizgi romanlarını o kadar seviyorum ki, annem ve
babama gına geliyor okumaktan ve babam bana okumayı öğretmeye kafaya koyuyor. O zamanlar
henüz beş yaşındayım ve merakımdan kısa zamanda öğreniyorum okumayı, ancak yazma
konusunda aynı başarıyı gösterdiğim söylenemez. Sonuçta altı yaşıma geldiğimde artık okuma
konusunda sorunsuzum, okul zamanı geldiğinde babam benim elimden tutuyor ve Merzifon Mehmet
Akif Ersoy İlkokulu’na götürüyor.

Daha önce konuşmuşlar Müdür Bey ile. Bana bir kaç soru sorduktan sonra okutacak bir şey arıyor,
masanın üstünde bir Hürriyet gazetesi var, “ Oku bakayım şunu “ diyor Müdür bey, gazeteyi elime
alıyorum, hiç duraksamadan okuyorum. Müdür şaşkın, peki diyor bir kağıt uzatıyor, “ söylediklerimi yaz
bakayım “ diyor. Kargacık, burgacık ama hatasız yazıyorum.Müdür bey şaşkın. “ Biz “ diyor, “biz bu
çocuğu birinci sınıftan başlatırsak, yazık olur, direk ikiden başlatalım, onların seviyesine gelmiş.”
Babam böyle bir şey bekliyor ama Müdür Bey’in teklifi onun da beklediğinin üstünde. “ Hocam ” diyor
babam, “ Çocuk ezilmez mi? Daha çok küçük “. Müdür bey, gayet sakin “ Ezilmez Aytekin bey,
gidebildiği yere kadar gitsin, bu haliyle evde tutmakta doğru değil, siz onay verirseniz okula başlatalım.”

Benim okul serüvenim böyle başladı işte, sonra ilkokul beşteyken babamın İzmir’e tayini çıktı, okula
İzmir Güzelyalı İlkokul’un da devam ettim ve oradan mezun oldum. Sonra Diyarbakır Lice Ortaokulu ve
arkasından izmit Kandıra Lisesi. Hiç sınıfta kalmadan son seneye kadar geldim.

Hiç büyümedim, o yılları düşünüyorum da, futbol en büyük tutkum, sabah bugün okulda
oynamayacağım diye çıktığım her gün eve her bir tarafım darmadağın dönmüşüm. Hatta ilkokul
beşinci sınıfta biraz zorlanıyorum. Babam da çok zorlamak istemiyor, Merzifon’dan, İzmir’e gelmişim,
arkadaşlarım, çevrem değişmiş. Bu arada babamın aklına dahiyane bir fikir geliyor. “Sınıfını geç, sana
bir futbol topu alacağım “. Nasıl yani!! Bir futbol topu mu?

Çocuklarımız ...

Geçenlerde bir yahoo grubunda tanıştığım bir arkadaşımla sohbet ederken, konu çocuklara geldi. Bu arkadaşımda 40 yaşlarında, yaklaşık 10 sene önce boşanmış, çalışan bir bayan, 14 yaşında bir kızı varmış. Sohbet esnasında, nasıl senin kızın da hafta sonu babasına mı gidiyor dedim. Hayır dedi, benim kızımla babası arada sırada yüz yüze görüşüyorlar, babamız biraz ilgisiz dedi.


Bu benim hiç bir zaman anlayamadığım bir durum. BABA ve ANNE. Yani bu vasıfları onlara veren aslında ÇOCUK. Yani ortada çocuk olmasa, bu kadın hiç bir zaman ANNE olmayacak, adama ada BABA demeyeceğiz. Bu vasıfların getirdiği sorumlulukları ne kadar aldıkları ise her ANNE-BABA'da farklı.

Anne ve Baba'nın anlamını bilmek ve ÇOCUKlarımıza sevgi vermek için ille evli olmamız gerekmiyor. Onları dünyaya getirdiysek, büyütme, eğitme sorumluluklarımız var. Anne Babanın birbirini sevmemesi, birbiriyle zaman geçirmemesi, çocuklarını ihmal etmek için bir neden değil. Çocuk ille aile ortamında yetişir diye bir kanun da yok, olsa güzel olur diyebilirsiniz, ama mutsuz bir evde, mutsuz bir anne-baba ile büyüyeceğine, mutlu iki ayrı evde büyüsün.

Bence bizler için yani anne ve baba için en büyük sorumluluk, onların yetişmesinde ANNE ve BABA kavramlarını mahvetmemek. Ayrı olmak, boşanmak bugünün sorunu değil, bunu artık minicik çocuklar bile anlayabiliyor, sorun bu ayrılık ve boşanmaların çocuğa veya çocuklara getirmiş olduğu sosyal baskı.

Önce kendimden bir örnek, eski eşim oğlumu bir psikolog arkadaşına götürmüştü, IQ testi yapması için, ancak bu direk yapılmayacaktı, psikolog / pedagog çeşitli oyunlar ile de kafasında ki düşünceleri öğrenmeye çalışmıştı. O zaman benim açımdan son derece çarpıcı bir sonuç çıkmıştı, oğlumda bir baba kavramı oturmamıştı, ben arkadaşıydım, çevresinde birisiydim ama baba kavramı yoktu. O zaman bayağı üzülmüştüm. Şimdi ise ben son üç sene öğrendim baba olduğumu diyorum. Açık yüreklilikle söylüyorum bunu, ondan evvelki iki sene ben sadece hafta sonu babasıydım, hafta içi annesiyle yaşar, Cumartesi bana gelirdi, ben de nereye gidelim der, onun sevdiği şeyleri yapar, ertesi gün annesinin evine bırakırdım. Geriye kalan 6 gün hayatımı yaşar, çok büyük aksilik olmadıkça hafta içi de pek görmezdim.

Şimdi iki akşam üst üste görmesem özlüyorum, hayatında bir arkadaşıyım, bir çok şeyi beraber yapıyoruz, evi paylaşıyoruz, yemeği palaşıyoruz, bilgisayarı paylaşıyoruz, hatta kız arkadaşlarını bile bana anlatmaya başladı.

Şimdi merak ediyorum, benim hayatımda kim ama kim olursa olsun, NASIL ondan daha önemli olabilir? Ben bu sorunun yanıtını veremiyorum.

Nasıl bir kızı, bir oğlu olan, onları doğumundan bu yaşına kadar gören, dokunan, büyümesini seyreden bir anne veya bir baba, eşinden ayrıldıktan sonra bunu nasıl terk eder, nasıl görmemezlikten gelir, nasıl yok sayar. Bunun mantıklı hiç bir açıklaması yok.

Başka bir kadın, o kadından yapılan bir başka çocuk, başka erkek...bunlar yeterli mi? Peki ya o çocuğun hissettikleri? O çocuk, genç bir kız, daha ergenlik dönemimde babasının çevirmiş olduğu sırt yüzünden erkeklerden nefret etmeyecek mi? İçinde ki baba özlemini gidermek için belki hatalı kararlar verip, kendinden çok daha büyük insanlar ile beraber olup, baba-sevgili özlemini gidermeye çalışmayacak mı? Bu çocuklara verdiğimiz zararları nasıl göremiyoruz, anlamıyorum?

Bir örnek daha vereceğim, benim yaşlarımda bir arkadaşım geçen aradı, bayan, haluk oğlum bu sene LGS'ye hazırlanıyor, babasını biliyosun hiç ilgilenmedi bu konuyla, yeni eşiyle ve çocuğu ile gayet mutlu yaşıyor. Oğlumun okulunda LGS ile ilgili bir seminer varmış, onun da gelmesi gerekmez mi dedi. Ben de çok mantıklı, ara veya mesaj at, duyur, mutlaka gelir, çünkü bu ikinizin çocuğu için çok önemli bir konu dedim. Akşama anlattı, mesaj atmış, akşam üstü eski eşi aramış, sen ilgilen benim çok işim var gelemeyeceğim diye. Üzülmüş doğal olarak arkadaşım.

Ya bir insanın oğlundan, kızından daha önemli ne olabilir ki. Nasıl vicdanları sızlamıyor bu insanların, gerçekten bunu anlayamıyorum, anlayamadığım gibi kabullenemiyorum da. Benim hayatımda en önemli insan OĞLUMDUR ve onun MUTLU olması için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum ve yapacağım. Onu incitecek, üzütecek, hayatda zayıf olmasını sağlayacak her şeyden kaçarım. Ben onu üzebilir diye boşanıp tek başıma yaşadığım yıllarda dahi onun yanında tek bir kadın arkadaşımla konuşmadım, bu kadar zamandır hiç bir kız arkadaşım oğlum evdeyken benim evimde kalmadı.

Bu saygı mı değil, ama bana göre olması gerekendi. Herkes aynı düşünür veya düşünmez, bu benim seçtiğim yoldu AMA ne olursa olsun, ayrılmış anne babaların birbirlerine duymuş oldukları öfke ve sinirin, çocuklara yansımasından hayatım boyunca nefret ettim ve edeceğim. Keşke, çocuklar bunları yaşamasa..............

Canım Kardeşime sürpriz doğum günü ...

Günlerden 25 Ekim 2008, doğum günüm, Pınar ile erken buluşacağız ve sonrasında DEVRİM filminin galasına gşdeceğiz, sonrasında Ortaköy'de benim doğum günümü kutlayacağız. Saat 17:30 civarı pınar beni arıyor, sen direk sinemaya ge, burada buluşalım diye, gittiğimde ise bir çoğunuzun katıldığı SÜRPRİZ PARTİ ortaya çıkıyor, basılan kitabım, imza günü, sıraya girip bekleyen onlarca sizler.


Gizliden gizliye organize edilmiş müthiş bir parti, davetlilerden ve bu gizli çalışmaya katılanlardan birisi de tabi Sibel, yani kız kardeşim. Parti öyle güzel oluyor ki, Sibel " benim hiç böyle bir sürpriz partim olmadı, ben de istiyorum " diyor.

İşte 28 Mart 2009 tarihinin başlangıcı bu sözler.

Bu sözlerden sonra Pınar Sibel'e bir parti hazırlayalım diyor ve tamam diyoruz. Şubat başına kadar pek bir şey yapmıyoruz. Bize Sibel'in Sitedeki arkadaşlarından birisi lazım, o tarafı koordine edecek, benim Sibel'den çok duyduğum bir isim var Pervin, tesadüfen Sibel'in mail listesinde mailini buluyorum. Pervin'e ne yapmak istediğimizi anlatan bir mail atıyorum, Pervin " memnuniyetle " diyor. Henüz fikir ortada yok, fikir Pınar'da.

Pınar ile Pervin buluşuyor, beyin fırtınsı yapıyorlar. Pınar fikri oluşturuyor. Bir video yapalım, gelenler, akrabalar, arkadaşları konuşun diyor. Sonra yer konusunda araştırmalar yaparken Ortaköy'de uygun bir yer olduğunu ekliyor Pınar.

Fikir güzel, beğeniyorum ama biz de video yok. Yardıma Neil yetişiyor, ondan alıyoruz videoyu. daha zaman var, pek bri şey yapmıyoruz.

Ben de bu arada katılımcı listesini oluşturuyorum, her tarafında GİZLİ aman SİBEL duymasın ibareleri ile dolu mailler gönderiyorum.

Son haftaya girerken yani 19 20 Mart'ta halen elimizde bir tane video yok, Pervin ise sitedeki ve uzaktaki arkadaşlarını organize etmiş. Ben de 22 Mart günü annemlere gidiyorum, ilk çekim onlar ile, sonra kuzenlerim Ahu/Hande'ye geçiyorum, onların da çekimi tamam. Sonra haftaiçi yeğenlerim Ezgi ve Selen ile buluşuyorum, yemek yedikten sonra onların da çekimleri tamam. Sonra kendimi çekiyorum.

Ne kadar zor, üst üste beşinci çekimi yaptığım halde, sırf heyecanlanmayayım diye kendi kendimi çektiğim halde, heyecanlanıyorum. Sonunda kötünün iyisi çıkıyor. Akşam Hazar'ın ki ve sonra Pervin'in videoları ulaşıyor, en sonda Abdullah, Lara ve Tark'ın videoları ulaşıyor, bir taraftan da annemlerden topladığım fotoğraflardan Sibel'e 45 yıllık bir albüm hazırlıyorum, annemle babamın evliliğinden, bugününe.

Perşembe akşamı bütün albüm ve videolar hazır, bir tek Pınar eksik. Cuma gecesi çekeriz diye planlamışız ama çekemiyoruz, Pınar'da da bir heyecan var, sabah çek diyor, sabah ise tek çekimde hallediyoruz.

Bu arada Sibel'in doğum günü 26 Mart ve ben evlerine gitmiyorum, onun yeribne Sibel, Abdullah, Lara ve Tarık'ı Cumartesi akşamı Ortaköy'de yemeğe davet ediyorum, biz bize ailecek minik bir pasta alır kutlarız diyorum, tamam diyorlar.

28 Mart 2009 tarihi gelmiş durumda, artık heyecanım son haddinde, herkesin haberi var, haberi olmayan bir tek kişi var o da Sibel. Gelene kadar da öyle kalmasını sağlamayı diliyoruz, mekana saat 4'te iniyorum, kuruyorum sistemleri, bir aksilik çıkmasın duasıyla herkes bri an evvel gelsin duasıyla bekliyorum, bekliyorum....

Sibel'ler gelmeden toplanıyoruz mekanda, herkes hazır, ışıklar sönmüş, Sibel içeriye girdiğinde sürprizimizi yaşıyor. Siteden arkadaşları, yıllardır görmediği akrabaları ben, Pınar, Hazar ve benim ailem sayılan dostlarım, Üner, Yelda, Gülbin, Neil....

Sonrasında fotoğraf ve video showları yapıyoruz ve geceyi tamamlıyoruz.

Gördüğünüz fotoğrafların ve videoların hikayesi de budur :))))

Sevgilerimle,

Haluk

Doğum günüm ve Canım babamın mesajı ...

Bir kocaman teşekkür dedim, kime mi, öncelikle canım Annem ve Babama, beni dünyaya getirdikleri, büyüttükleri, okuttukları ve bugüne kadar getirdikleri için, sonra her ne olursa olsun yollarımız ayrıldıysa da sevgili eski eşime, bana dünyada hiç bir şeye değişmeyeceğim canım oğlum Hazar'ı verdiği için, sonra her zaman yanımda olan, beni seven, yeri geldiğinde koruyan canım kardeşim ve eşine, sonra hayatıma giren, güzelleştiren, seven, sevmeyle kalmayıp yaşamımızı hep mutlu geçirmek için çabalayan sevgilim Pınar'a ve en son sizlere, hepinize, arkadaşlarım, dostlarım dediğim sizlere.


Sevgilimin hazırlamış olduğu, içinizden bir çok arkadaşımın sevgiyle görev aldığı bu güzel organizasyona, katılan veya katılamayan tüm sevgili dostlarım ve arkadaşlarıma. Hepinizin emeği ve sevgisi vardı bu gece, biliyorum katılamayanlar sevgilerini gönderdi kalplerinden, kimileri de aradı iletti, kimileri mesaj yazdı, kimileri mail attı, kimisi de telefon etti.

Çok içten, hiç bir ayrım yapmadan beni anımsayan ve seven tüm dostlarıma, arkadaşlarıma, hepinize teşekkür ederim, bu yazıyı okuyorsanız eğer bilin ki bu geceme katıldınız, benimle, bizimle birlikte eğlendiniz, güldünüz bu gece. İsimleriniz yazılarda, fotoğraflarda yoksa sakın düşünmeyin ki yoktunuz, vardınız, benimle bizimle birlikteydiniz.

Çok duygusal bir yazı yazmak değil amacım ama sizlerin göstermiş olduğu sevgi ve saygıya müsade edin bir gün de duygusal yanıt vereyim, çünkü gerçeekten 50 senemi kutlarken baktığım ve kendimle gurur duyduğum en önemli şey, sizlersiniz, kurduğum dostluklar, arkadaşlıklar. Gerisi hiç önemli değil, bir çok şey olup bitiyor yaşamımızda, baktığınız da yanınızda kim var veya kimler her an sizle birlikte bunlar önemli.

O yüzden izin verin, bir kez daha tekrar edeyim, hepinizi seviyorum, değer veren, emek veren, paylaşan sizleri seviyorum, iyi ki varsınız, iyi ki benimlesiniz.

Uzun bir yazı oldu biliyorum, ama son sözlerimi Canım Babamın bana 25.10.2007 senesinde doğum günüm için yazdığı ve HAYAL DÜNYAM'da asılı durup hemen hemen her gün baktığım yazı ile sonlandıırmak istiyorum.

Sevgili Haluk,

Bilirmisin,
Ağaçların yaşları da yıllık hesaplanır
Her yıla bir halka
O halkaları ağacı kesince görürsün
Bir çizgi gibidir
Yılların anıılarını birbirinden ayırır, saklar
Sanki; Yeni yıl yaşamın eski yılına bağlı olmasın der
Sevgileri, üzüntüleri, korkuları hep çizgide kalır
Dışındaki kabuğu görürsün yalnız
Hiçbir şey de söylemez
Yine yeşil yaprakları, renkli meyveleri olur
Yeni yaşını dallarıyla yapraklarıyla
Çiçekleriyle yaşar

Sevgili Haluk
Senin de yeni yaş yılın kutlu olsun
Sağlık ve mutluluk diliyoruz
Öpüyoruz
Annen - Baban

25.10.2007


Hepinize tüm kalbimden sevgiler ile, sizleri seviyorum.



Haluk İlhan

25.10.2009 08:00