İş Yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Biobak anısı - Tercüme kadın gibidir ........

Yazacağım konuya bir anımı anlatarak başlamak istiyorum.

Sene 1999, Netaş'tan ayrılmışım, ticaret yapmış işi elime yüzüme bulaştırmışım ve tekrar profesyonel yaşama dönmeye karar vermişim, İş arıyorum. Gazetede gördüğüm ilanlara başvuruyorum, o zaman böyle onlarca Kafa Avcısı, yüzlerce iş arama siteleri yok, sadece Gazete ilanları var. 

Bir gün bir telefon geldi, sizi iş ilanımıza yapmış olduğunuz başvuru için arıyoruz, yarın şu saatte şuraya gelir misiniz? Eee tabi, o kadar gönderdiğiniz ilan içinde hangisi sizin ilanınızdı diye soramadığınız için büyük bir mutlulukla " aa tabi ne demek hemen gelirim " diyorsunuz? Netekim, ben de öyle dedim ve gittim.

Ben bir tek ben  çağrıldım sanıyorum, beni bir odaya aldıklarında anladım ki yaklaşık on beş kişi kadar rakibim var. Sonra sahneye bir yönetici çıktı ve başladı anlatmaya;

" Hoş geldniz, size biraz firmamızı tanıtayım, şirketimizin adı BİOBAK. Biyoloji ve Bakteriyoloji'nin kısaltmasından geliyor ...... "
Ben daha bu ilk iki cümleyi duyunca ne olduğunu şaşırdım, ben 6 sene Elektronik, 12 sene Telekomünikasyon tercübesiyle Teknik Servis Müdürlüğü ilanlarına baş vuruyorum, mecbur olmasam hastanenin kapısının önünden geçmem, ne Biyolojiden anlarım, ne Bakteriyolojiden... Tamam dedim, ben yanlış bir yerdeyim, ya da çok abuk sabuk bir ilana sırf laf olsun diye başvurdum.

Neyse dinlemeye devam ediyoruz tabi, sunum bitti, sonra sigara molası verildi, baktım içlerinde bir tek ben sigara içiyorum, dışarı çıktım, yanıma sunumu yapan ve sunu da adını söyleyen Vedat Erol geldi, nasılsınız, nasıl buldunuz sohbetinden sonra, " Vedat Bey " dedim, " açıkçası siz sanırım beni yanlış çağırdınız, benim ne Biyoloji, ne Bakteriyolji ile uzaktan yakından alakam yok". " Yok"  dedi gülümseyerek, "  Sizi ben seçtim, Netaş tecrübelerinizin faydalı olacağını sanıyorum" .

Peki dedik, neyse sunumun ikinci safhasında hepimize bir ingilizce metin verildi, lütfen bunu türkçeye tercüme edin dediler. Harıl harıl tercümeler yapıyoruz, ben de tercümemi yaptım ve sonuna da şu lafı ekledim...

Tercüme kadın gibidir, güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz.

Yazdım, teslim ettim, teşekkür ettiler ve hepimiz evlerimize yollandık. 
Aradan bir hafta geçti, Vedat Bey beni aradı, " Haluk Bey müsaitseniz bekliyoruz, sizinle görüşmek istiyoruz". " Tabi " dedim, gittim, önce Genel Müdür Yardımcısı Hulusi Bey ile görüştüm, sonra da Genel Müdürümüz sizinle görüşecek dediler. ona da tamam, Genel Müdür'ün asistanının masasının yanında oturuyorum, telefon çaldı, tamam efendim dedi, kız telefonu kapadı ve sizi bekliyor efendim, buyurun lütfen dedi.

Kapıdan içeri girdim, kocaman bir masa, üstü evrak dolu, arkasında bir İstanbul hanımefendisi. ben o ana kadar Genel Müdürün bir bayan olduğunu bilmiyorum.

" Hoş geldiniz " dedi, elini uzattı, ben de elini sıktım ve oturdum. Önünde duran kağıda baktığımda kıpkırmızı oldum, çünkü önünde duran kağıt, benim tercümem ve en altında da kadın tercüme gibidir sözüm yazıyor. Tülin hanım, yani Genel Müdür, başını kaldırdı," tercümen güzel olmuş dedi, söz de bayağı renklendirmiş  tercümeni ".

O anda hani yer yarılsa da içine düşsem derler ya, aynı o konumdayım. Ne yapacağımı, söyleyeceğimi şaşırdım. Sonra Tülin hanım, " bak sen dedi, sen de bir akrepsin ve benimle aynı günde doğmuşsun, benim de doğum günüm 25 Ekim ". Gülümsedik, sonra kısa bir mülakat oldu ve ben işi aldım.

Biobak'ta tam 4 senem geçti, Bayer'in temsilciliğini yaptığımız dönemde ben Teknik Servis ve Müşteri Destek grubunu yönettim, on kişi ile başlayan grubum kırk beş kişiye, otuz kişi ile başlayan Biobak ise yüzün üzerinde çıktı. Çok ama çok güzel günlerim geçti Biobak'ta ki hala hem üst düzey çalışanlar, hem personel seneler geçmesine rağmen hala buluşuruz, görüşürüz. Kontaklarımız halen devam etmekte.

Tülin Hanım hala Biobak'ı başarılı bir şekilde yönetiyor. Vedat Erol kendi işini kurdu seneler önce, şirketi şu anda eğitim ve koçluk üstüne uzman oldu. Hulusi Bey, Erol Bey, Rıfat Bey, Bülent Bey ile 2005 yılından beri iki ayda bir mutlaka bir akşam kafa çekeriz, yemek yeriz. Bazen bize Tülin Hanım'da katılır.

Birlikte geçirdiğimiz günlerde acı, tatlı çok anılarımız oldu, Recep Albayımı, Cavit'i ve en son Ali arkadaşımızı yitirdik. Allah rahmet eylesin.

Özetle, Biobak'a girişimde belki yazdığım o cümle etkili oldu, sevimli oldu, belki tecrübem, belki kişiliğim ama iş yaşamımda Biobak hep önemli bir yer oldu. 

Bugün Biobak'ta çalışıp o günlerini anmayan çok az arkadaşımız vardır diye düşünüyorum :) 

Sevgilerimle,
Haluk
25.08.2010 15:30

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Gençlerin agresifliği ve Emeklilik .....

Etrafımız iş arayan insanlar ile dolu, bir o kadarda çalıştığı işten çeşitli nedenlerle memnun olmayan ama çalışmaya devam etmek zorunda olan insanlar var. Ticaret yapanlar derseniz, en azından ben çevremde mutlu olanı göremiyorum. Herkeste aynı dert var, ortada para yok. Maaşını aylardır alamayan, ödemelerini yapamayan, yaptıkları işlerin paralarını alamayan arkadaşlarım var.

Bir iş ilanına yüzlerce başvuru yapılıyor. Artık kimse kendi okuduğu okula, sektör tecrübesine bakarak iş aramıyor, herkes her pozisyona müraacat ediyor, çünkü ekmek artık aslanın ağzında.

Bu durumdan kim memnun? Öncelikle işverenler memnun, büyük bir rekabet yaratılmış durumda, eskisi gibi pazarlıklar yapılamadığı gibi, şirket politikalarında maaş ve sosyal haklar aşağıya çekiliyor.

Bütün işverenlerin belki hakkını yememek lazım, aralarında gerçekten emeğe ve tecrübeye sahip çıkan ve hak ettikleri pozisyonlara, hak ettikleri değerleri verenler de var. Ama genele bakacak olursanız, bir sekreter ilanına neredeyse binlerce üniversite mezunu başvuruyor.

Eskiden kriz yaşandı mı, en önce bütçelerde eğitim kesilirdi, sonra seyahat ve sonra eleman çıkartma. Şimdi en başta en yüksek ücreti alanlar kurban oluyor, onlardan arta kalanlar da yine eğitim ve seyahat ile kapatılıyor.

O yüzden bu devirde aslında işinden en çok tedirgin olanlar bence Üst Düzey Yöneticiler. Onlara tanınan sosyal haklar ( prim, araba, sağlık sigortası, vs ) ve yıllık maliyetleri işveren gözünde kazanım olmadı mı dağ gibi masraf olarak duruyor. Kimi zaman vazgeçilmezler olsa da, artık devir değiştiğinden, kendisini vazgeçilmez sananlar aslında ilk kurban oluyorlar.

Geçenlerde bir net sitesinde Emekli olanların veya olmaya yakınların bu yaşamdaki yerleri ve ne yapmaları gereği konusunda güzel bir forum vardı. Baktığımda, gençlerin YETER artık, emekli olun da gidin bize de yer açılsın tarzı yaklaşımları vardı.Okuduklarıma biraz üzüldüm, senelerini verip belki de konularında en iyi oldukları ve şirketlerine bir çok katma değer katacakları bir dönemde işsiz kalıyorlar ya da öyle olamaları isteniyor.

Belki kendim de bir emekli olduğum için böyle düşünüyorum, belki tam objektif değilim ama gençlerin önünü gerçekten emekliler mi tıkıyor acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Ben 47 yaşımda emekli oldum, benden beklenen nedir, 47 yaşımda bundan sonra her hangi bir firmada çalışmadan, 1.000 TL aylık ile geçinmem mi?

Zaten benzer şeyleri işveren iş ararken yapmıyor mu? İlanların büyük bir çoğunluğunda 40 yaşını geçmemiş eleman aranmıyor mu?  Dolayısıyla, ben emeklilik yaşına gelmiş, yaklaşmış kişilerin gençler tarafından bu tarz suçlanmasına çok üzülüyorum. Gençler zaten başarılıysa o hak ettikleri yeri alacaktır.

Özellikle özel sektör, faydalanamadığı bir elemanı ister genç, ister emekli olsun bir dakika tutmaz, verdiği paranın, sağladığı sosyal hakların karşılığını alamadığı anda o kişiden ayrılır. Üstelik o kişinin o güne kadar ki emek ve o şirkete getirdiği karları bile önemsemez. İş yaşamında da Dün yoktur, BUGÜN şirkete faydalıysan kalırsın, değilsen yoksundur o şirkette.

Hal böyleyken, gençlerin yükselebilmesi nasıl bu insanların üzerinde olabilir?  Bugün bir çok şirketin CEO veya Genel Müdürleri gencecik insanlar, nasıl gelmişler bu noktaya? Hak ettikleri için, altlarında yaşça kendilerinden büyük ve hatta belki tecrübeli insanlar varken, onlar tercih edilmiş. demek ki bir yerlere gelebilmek kişisel başarılar ile mümkün, o başarıyı da sağlayacak olan birilerinin o pozisyonları boşaltması değil, seçilir ve ölçülür perfromans göstermekten geçiyor. Torpille de gelinmez o noktalara, çünkü hak etmediyseniz şirketi batırma riskiniz de vardır.

Umarım gençlerimiz bunun farkına varır ve daha çok çalışıp, şirketlerine katma değerler sağlarlar. Ve umarım ki bu sağladıkları katma değeri fark edecek ve onları ödüllendirecek bir şirkette çalışıyor olurlar...

Sevgilerimle,
Haluk
16.08.2010 13:00

9 Temmuz 2010 Cuma

Kadın ve İş Dünyası ..

Bugün BTHABER dergisine bakıyorum, aslında haftalık bir dergi olduğu için ve IT sektörüne ait olduğu için bir çoğunuzun bildiğini zannetmiyorum, çok teknik ve Bilişim Dünyasını ilgilendiren bir dergi.


Ama bir özelliği var, bugün bir çok kurumsal şirketten tutun , artık küçücük şirketlerin bile bir bilgisayara ağı var ve yönetimi gerek. Bu işlere soyunanların da yakından takip ettiği bir dergi.

Neyse konum aslında dergi değil tabi, bugün iki sayısı birden gelmiş, onları okuyorum, inceliyorum, dikkatimi daha önceden de çokça çeken ama bu iki sayı da artık fazlasıyla çeken bir noktayı buldum.

Bir çok kurumsal yapının başında KADINLAR var. HP de, CSICO da, TURKCELL de, Bankalarda, Şirketlerde, vs ve bu kadınlar oldukça iyi pozisyonlara sahipler. Kimisi Satış Müdürü, kimisi Ülke Müdürü, kimisi Genel Müdür.

İnanın gurur duyuyorum bu kadınlardan. İletişim sektörü yeni adı bu dünyanın, eskiden Bilgisayarcılık denilir biterdi ve kadınların bir çoğu sadece Operatör olarak çalışırdı, data girme işleri veya sekreterya işi. Bırakın yöneticiliği, bir kariyer planlamaları bile yapılmazdı.

Bazı arkadaşlarım bilir ben 12 sene Netaş'ta çalıştım, 1986 senesi ile 1998 seneleri arasında. Mühendis olarak başladığım Netaş'ta 1989 senesinde orta seviye yöneticiliğe geldim. Bu süre içinde Netaş büyüdü, büyüdü ve tam 3000 küsur kişi oldu. Bir sürü yönetici oldu, alt düzey, orta düzey, üst düzey. Ve bu orta düzey yöneticilerin sayısı benim anımsadığım kadarıyla bir ara 50 yi buldu ve Netaş'ta bu orta düzey yöneticiler arasında kaç tane BAYAN vardı biliyormusunuz? Sadece 1 evet BİR. Bazen Genel müdür bizi bir araya toplardı ve Serap hanım dışında bayan olmazdı bu toplantılarda.

Nereden nereye geldik. Bugün bir çok şirketin genel Müdürü bayan, genci de var, yaşlısı da, hak ederek gelen de var, hak etmeden gelen de AMA sonuca bakmak lazım. Sonuçta özel sektörde işe yaramayan kalamaz. Demek ki hedeflenen şeylere ulaşılıyor ki oralarda devam edebiliyorlar.

Bir de tabi işin öbür tarafı var yani sevgili/anne/eş gibi durumlar ve bunun getirdiği ve toplumun biçtiği kadın şekillerine uymaya çalışıyorlar.

14 seneyi aşkın evli kaldım, hayatımda son 3 sene hariç, yumurta kırıp bir kaç kez makarna yapmanın dışında hiç yemek yapmadım. Şu son 3 senedir oğlumla yaşamaya başladığımdan beri yemek yapıyorum. Her akşam yemek yapmak ve ciddi bir yemek yapmak (neticede 16 yaşında oğlumu dengeli beslemeliyim) başlı başına bir iş zaten. Yorgunluk olur, tamam arada sırada dışarıda yersin, eve söylersin ama bu her zaman yapılmıyor. Ve ciddi bir mesai gerektiriyor.

Tabi bu arada yapmadığım bir sürü diğer işten bahsetmiyorum, bir de tabi hizmet etmekle yükümlü olduğum başka şeylerde yok:)). Buna rağmen ne kadar yorulduğumu ben biliyorum.

Bu yüzden Kadın olmak ve Kariyer yapmak bu ülkede zor diye düşünüyorum ve bu zorları başaran kadınları kutluyorum.

Bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim, sakın sadece Müdür olan veya belli noktalara gelmiş olan kadınlardan bahsettiğimi düşünmeyin. Ama Kariyer yapmak bu ülkede, erkeğin egemen olduğu bir ülkede, çok kolay değil, bu zorlukları yenebilen insanlardan gurur duyduğumu anlatmaya çalıştım, yoksa çalışan kadın her zaman bu zorluklarla baş etmeye çalışıyor diye düşünüyorum.

Sevgilerimle

İş yaşamı üzerine bir paylaşım ...

Şubat 2006'da yazdığım bir yazıyı paylaşmak istedim. Bugün için değişen bir şey olmadığı gibi, özellikle aldığım CV'ler konusunda ve işsiz kalan arkadaş sayımdaki artış çok fazla. Yine CV'ler alıyorum ve elimden geldiği kadar dağıtmaya çalışıyorum ama 2005'ten çok daha zor bir dönemde olduğumuz aşikar.


Böyle olmakla birlikte o tarihte yazdığım umudu ben hala taşıyorum, tamam kriz var, iş yerleri kapanıyor, maaşlar alınamıyor ama siz iyiyseniz, kabiliyet ve becerilerinizden eminseniz ve işinizi iyi yaptığınıza inanıyorsanız, gerisi bir şekilde halloluyor, sorun sadece zaman ve biraz da şans.

Şimdi 2005'te yazdığım şirkette çalışmıyorum, 1.5 sene evvel oradan ayrıldım ve yabancı bir şirkete geçtim. Yani kriz ortamına girerken bir anlamda daha kariyerime uygun, daha keyifli bir şirkette görev yapıyorum.

İş arayan arkadaşlarıma belki minikte olsa bir faydası olabilir diye düşünerek bu yazımı sizler ile paylaşmak istedim.

Sevgilerimle,
Haluk
07.09.2009 12:20
------>
Bugün sizlere iş hayatıyla ilgili bir kaç şey yazmak istedim. Son zamanlarda arkadaşlarımdan CV'ler alıyorum. Çevrene gönderirmisin diye, ben de elimden gelebildiği kadar yaymaya çalışıyorum ve tanıdığım arkadaşlarıma gönderiyorum.

Ben 9 Aralık 2005 tarihinde EMEKLİ oldum, henüz işlemlerim devam etmekle birlikte, profesyonel iş yaşamım açısından bir şey değişmedi. Hala aynı işimde çalışmaya devam ediyorum. Bu kadar zaman içinde iş yaşamıma baktığım da kendimce başarılı bir iş yaşamı geçirdiğimi düşünüyorum. Askerlik öncesi ve sonrası benim için milad olmuş ve bir de Londra dönüşü kariyer hayatım çizilmiş.

25 senelik çalışma hayatımda sadece 2004 Ekim - 2005 Şubat döneminde işsiz kaldım. 1980 yılında Mutlu Akü'de başlayan iş yaşantım, 4 ay askerlik ve 1,5 sene Londra maceram dışında hep devam etti. SABA TV, AEG, Netaş, Biobak/Bayer gibi kurumsal şirketlerde görev yaptım. 1 Şubat 2005 tarihinden itibaren de SABEN şirketinde görev yapıyorum.

Burada ben nerelerde çalıştığımı anlatmayacağım, bu girişi yapmamda ki neden, iş aramanın ne olduğunu çok fazla hissetmedim, ayrıldığım iş yerlerinden hep bir teklif veya memnuniyetsizliğimle ayrıldım ve ertesi gün diğer iş yerinde başladım. Ta ki 2004 Ekim ayına kadar. Sonrasında yaşadığım o 4 ay herhalde hayatımın en zor anlarıydı. Zor anları derken mali açıdan değil, psikolojik olarak zorluğundan bahsetmek istiyorum.

Ne olduğunuzu, neleri yapabileceğinizi, kalitenizi biliyorsanız İŞ YAŞAMI her zaman size bir olanak sunacaktır. Sorun, ne kadar dayanabileceğiniz. Ben 2004 Ekim'inde hiç memnun olmadığım bir işten (farklı nedenler ile başladığım ancak başladığım andan itibaren hiç memnun olmadığım bir işti ve sadece 4 ay çalıştım)ayrılırken, CV'ime baktığımda kendime en fazla 15 gün süre biçtim. Öyle ya, güzel bir kariyer, kurumsal şirketlerde orta-üst düzey yöneticilik yapmışım, ingilizce biliyorum, oldukça yoğun yurt içi ve yurt dışı ziyaretlerim olmuş, yönetim derslerini, kişisel gelişim eğitimlerimi tamamlamışım, bir şirketin arzu edebileceği bir çok vasıfa sahibim. Yani ben öyle görüyorum kendimi. Dolayısıyla işten istifa ederken, kendimden çok emindim, 15 gün sonra yine bir kurumsal şirkette aynı vasıflara yakın bir iş bulmam kolaydı.

Gerçek hayat ise benim ne kadar yanıldığımı gösterdi. Önce güzel bir CV hazırladım, başladım göndermeye, gazetelere ve tanıdıklara. Bu arada sohbet ettiğim arkadaşlarıma da çok yakında diyordum, zaman geçmeye başladı, birinci hafta, ikinci hafta. Kendime sürekli pozitif terapi yapıyorum, tamam Haluk, sende senelerce işe eleman aldın, öyle CV'leri alıp hemen seçip adam almadın ki en az 15 gün sürdü, ancak bir ay dolduğun da yavaş yavaş paniklemeye başlamıştım. Neden beni iş görüşmelerine çağırmıyorlardı? Kendime belirlediğim kriterlerim vardı, ben olarak değil ama benim arzu ettiğim pozisyonlara teklif edilecek kriterler, araba gibi, sosyal haklar gibi, yurt dışı bağlantılı olması gibi. Bana göre ben bana bunları sunabilen şirketlerden seçim yapacaktım, ancak Ekim başı ayrılmış olmakla birlikte, Kasım sonu geldiğinde bırakın bir iş teklifini, hiç bir yerden gelin görüşelim talebi gelmedi.

Moralimi yüksek tutmakla birlikte, kendi kalitemi bildiğimi düşünüyordum, bu arada bir kaç arkadaşımdan geri dönüş yaşadım, geri dönüşlere sevinmem mi gerekiyordu, üzülmem mi anlayamamıştım. OVERQUALIFY kalıyormuşum. Yani beklenenin, yani arzu edilen pozisyondan ben daha kaliteli ve tecrübeliymişim. Eh tabi bir de yaş konusu gündeme gelince, iş olanakları kapanıyormuş.

Bunun ne kadar sinir bozucu olduğunu ancak yaşayan arkadaşlarım bilir. Yani siz tecrübelisiniz diye iş bulamıyorsunuz. Halbuki biliyorsunuz ki siz o tecrübeyle o şirkete belki onların beklediğinden fazlasını verebilirsiniz. Ama hangi şartla, tatmin olabilmeniz şartıyla.

Derken Aralık sonuna doğru, bir kaç iş görüşmesi teklifi geldi. Heyecanlandım, bana göre çok uzun bir süreydi işsiz kaldığım dönem, gittim, görüştüm ancak şartlar hiçte benim istediğim gibi değildi, sunulan olanaklar benim kabul edebileceğim değerlerden çok uzaktı. Kabul etmedim, kariyerimden, bu kadar zaman içinde geldiğim noktadan özveri gösteremedim, iş olsun diye işe girmedim. Beklemeyi tercih ettim. Kendime yeni tarih koymuştum, 15 Şubat'a kadar bu talebimde direnecektim, eğer olmazsa ondan sonrasında ne yapacağıma karar verecektim.

Uzatmayayım, Ocak sonunda şimdiki şirketimle görüşmeye başladım ve 1 Şubat'da başladım. Arzu ettiğim kariyer, pozisyon, sosyal hakların hemen hemen hepsine sahibim, hatta bazı noktalarda daha fazlasına ve ummadığım kadar mutluyum. Nazar değmesin, birinci günden bugüne her gün kendi işim gibi düşündüm, çalıştım ve takdir edildim.

Ne olduğunuzu biliyorsanız umudunuzu kaybetmeyin. Belki 1 gün belki 1 yıl sonra ama eninde sonunda inanın, o iş sizi buluyor. Ben iş yaşamının hayat da özel hayat'dan çok daha önemli olduğuna inanıyorum. İki gönül bir olursa samanlık seyran olur gibi atasözleri bugün bence değerini yitirmiş durumda, önce sizin hayat da dik durmanızı sağlayacak bir işiniz, bir geliriniz mutlaka olmalı. Bu mali olanak da yeterli değil, işinizden mutlu olmalısınız. İşinize her gün bela okuyarak gidiyorsanız, ben yaşamım da çok mutluyum derseniz ben inanamam. İş yaşamında mutsuz insanların, özel hayatlarında harika zaman geçirmeleri bence mümkün değildir. Bütün bir gün sinir, stres içinde olup, akşam iş çıkışında her şeyi bir kenara itip, evinize mutlu gitmeniz kolay bir şey değil. Halbuki işiniz de mutluysanız, yaptığınız işi keyif alarak yapıyorsanız, işinizde geçirdiğiniz zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsanız ve bu sizi hiç rahatsız etmiyorsa, özel yaşantınız bundan mutlaka pozitif etkilenecektir.

Kendinize sorun, 5 YTL alarak her gün küfrederek gittiğiniz bir iş mi olsa siz daha mutlu olursunuz, yoksa 3 YTL aldığınız ama kendi işiniz kadar sevdiğiniz bir iştemi mutlu olursunuz. Eğer zaten sizi bu kadar mutlu eden bir işiniz varsa ve siz başarıyla bu işte çalışıyorsanız, o size 3 YTL veren yönetim, eninde sonunda sizin değerinizi anlayarak sizin durumunuzu zaman içinde değiştirecektir.

Özetle, sevdiğiniz iş, sizin yaşamınıza pozitif enerji verecek en önemli etkendir. İşsiz kaldığınız zamanlar olabilir ama kalitenizden ödün vermeyin. Sadece size sunulan maddi olanakların sizi mutlu etmeye yetmeyeceğine inanın ve asla umudunuzu kaybetmeyin. Siz ne olduğunuzu biliyorsanız, eninde sonunda sizi bulacak şirketler mutlaka olacaktır. Sadece umudunuzu yitirmeden araştırmaya devam edin.

Sevgilerimle, 01/02/2006