8 Eylül 2010 Çarşamba

Herkesin bir BLOGU olmalı .....

BLOG olayları ilk başladığında WEBSİTEden farkını çok fazla idrak edememiştim, nedeni de, kendi sitemi zaten blog gibi kullanıyordum, bir kaç günde bir güncelleme yapıyordum, fotoğraf albümleri yaratıyordum, gezdiğim gördüğüm yerler hakkında bilgi veriyordum.

Sonradan yavaş yavaş, blog olayının daha rahat, yazı yazanlar için daha keyifli ve paylaşımının daha kolay olduğunu fark ettim ama ruhumda biraz muhafazakarlık var ya, inatla blog olayına girmedim, sitemden devam ettim.

Sonra Facebook çıktı, facebook'a kayıt olunca birden site'mi ihmal edip, yazılarımı facebook'ta yazmaya başladım, en azından okuyan arkadaşlarım yorumlar yazıyor, fikirlerini beyan ediyorlar ve bazen karşılıklı tartışma ortamı da yarataılıyordu.

Hala blog olayına uzaktım, ama gördüğüm bir gerçek vardı ki, ben ne kadar amatörce sitemi yapmaya çalışsam, facebook'ta yazsam da, kimin bloguna baksam düzenli, sık, keyifli ve en önemlisi arşivlemesi yavaş yavaş beni blog olayına itmeye başladı.

En sonunda ben de blog yapmaya karar verdim ve bu blog ortaya çıktı.

Aslında yazı yazma olayını bir nevi terapi gibi gördüğümü yakın dostlarıma söylemiştim, Hatta bu konuda yazı da yazdım, yazmak lazım diye. Blog olayına girdikten sonra gördüm ve anladım ki, blog insanları daha fazla yazmaya ve paylaşmaya itiyor.

Geçen gün bir film seyrediyorum, adını anımsayamayacağım,  orada psikologu ile konuşan bir hasta var. Aralarında geçen konuşma aşağı yukarı şöyle;

Psikolog : Son görüşmemizden bu yana gelişme var mı?
Hasta : Hayır, bana kalırsa pek yok.
Psikolog : Blogunu kurdun mu?
Hasta : Evet.
Psikolog: Peki yazmaya başladın mı?
Hasta : Henüz değil.
Psikolog. Bu senin bir şeyleri içinden atmak için en uygun yol, yazmaya başla, göreceksin ki yazmaya ve paylaşmaya başladığında içinde birikenler açığa çıkacak. Benim sana yardımımdan daha çok sen kendine yardım etmiş olacaksın.

Bu diyalaogu okuyunca düşündüm, gerçekten öyle. Bloga sahip olan arkadaşlarınıza bakın, inceleyin. Bir çok farklı konuda yazıyor olabilirler ama bu yazılar nasıl yazılıyor, hiç düşündünüz mü?

Birisi bilgisayarın başına geçiyor, kendince konu seçiyor ve yazmaya başlıyor? Ne yazıyor? İçindekileri, beynindekileri, paylaşmak istediklerini, önemli veya önemsiz ama yazıyor, yazdığını okuyor, düzeltiyor, finalize ediyor, son bir kez okuyor, belki o konu ile ilgili araştırma yapıyor, varsa elinde, yoksa net üzerinden fotoğraflar buluyor ve bütün bunları yaparken bir şeyler üretmenin keyfini çıkartıyor.

Sonra sunuyor, çevresindeki insanlar okuyor, beğeniyor veya beğenmiyor, yorum yazıyor, eleştiriyor...Sonuçta bir üretim var ve paylaşılan bir üretim. Gerçekten müthiş bir terapi. Ben 2004 ten beri yazıyorum, hani kırkından sonra yazmaya başlayanlardanım. Hiç bir yazımı laf olsun diye yazmadım. Hissetmediğim şeyleri yazıya dökmedim.

O yüzden diyorum ki, herkesin bir blogu olmalı. Kendi kendine kalabildiği ve kendini yazabildiği, blogları olan arkadaşlarım beni çok iyi anlayacaktır, olmayanlar ise bugün ÜCRETSİZ sunulan böyle bir güzellikten mutlaka faydalanmalı diyorum...

Bu vesileyle herkesin Şeker Bayramını kutlarım.

Sevgilerimle,
Haluk
08.09.2010 12:00

5 Eylül 2010 Pazar

Utanıyorum ....

Gezmeyi çok seviyorum, yeni yerler keşfetmeyi, detaylarını öğrenmeyi çok seviyorum. O yüzden de gerek Yurt içi, gerek Yurt dışı tatillere gitmeden önce gideceğim yer ile ilgili bir çok bilgi topluyorum.

Gezmek tabi ki maliyetli bir şey, sonuçta birikimlerinizden harcıyorsunuz. Bazen gittiğiniz yerler de Müze, Kale, Şato veya özel yerler oluyor. Yurt dışında bu tarz yerlere dünyanın parasını ödüyoruz, ama karşılığını alıyoruz.

Yazıma UTANIYORUM dedim, neden mi?

Yurt içinde gezdiğim yerlerin en büyük sorunu ÇÖP ve PİSLİK. İnanın akıl alacak gibi değil. Bu DOĞA, bu DENİZ, bu YEŞİL Dünyanın hiç bir yerinde yok. Bir çok yer gezdim, gördüm YOK YOK YOK.

Bizim yarımız etmeyen tarihi yerleri, doğayı insanlar nasıl korumuş. Geçen ay Hırvatistan'da gezdik, bugün Trakya'da. Size yemin ederim, bizim Trakya sahilimiz, denizimiz, yeşilimiz, kuşumuz, kumumuz muhteşem, yok bu kadar güzeli. Yunan Adalarını gezdik, Mikonos, Santorini. Yeşilleri yok, suları yok, doğası yok.

Peki biz de var da ne oluyor? Pislikten geçemiyorsunuz. Bugün UTANDIM. Birbirinden güzel sahillerin haline asla inanamazsınız, her taraf BİRA şişeleri, renk renk naylon torbalar, pet şişeler...yok ya, bu kadar olmaz. Yani bir insan bunu memleketine, vatanına, doğasına nasıl yapar.

Bunun adam öldürmeden farkı yok. Nasıl bu kadar sorumsuz olabiliriz. Mecidiye'de bir sahil var, Uzunkum diye. Çok güzel ÜCRETSİZ halk plajı ama Ücretsiz ya bir gidin görün. Gözlerinize inanamazsınız. Bir tuvalet yapmışlar, içine afedersiniz hayvan girmez, sahilde çardakların arasında mangallar, ateş üstü pişirmeler, her tarafta bira şişeleri, tenekeleri, torbaları....

İnsaf ya...Böyle bir sahilin onda biri yok Hırvatistan'da ama nasıl korunuyor, nasıl temiz, hani bal dök yala.

Neden yapamıyoruz? Neden bu kadar umarsız davranıyoruz doğaya karşı?

Gerçekten utandım, bir turist buraya gelse herhalde saniye durmaz. Bu mu çağdaş Türkiye?

Yazık ...gerçekten çok yazık ....

Sevgiler,
Haluk
05.09.2010 23:30

Saroz Körfezi : Burnumuzun dibindeki Cennet ...

Dünü Veliefendi'de geçirdikten sonra, Pazar günü için yine Türkiye Gezi kitabımızı açtık. Bir kaç sefer niyetlendiğimiz ve ikimizin de daha önce gitmediği SAROZ KÖRFEZİ turumuzu günübirlik olarak yapmaya karar verdik.

Saroz turunu anlatmadan önce çok önemli bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Saroz Körfezinin en büyük özelliği kendi kendini temizlemesi ve uzun yıllar kirlenmeyecek nadir bir deniz olması. Yılda üç kez ve aynı zamanda olmak üzere Şubat, Nisan ve Temmuz aylarının 15. ve 18. günü başlayıp, 25 ila 28. günü sona eren körfezin kendi kendini temizlemesi işleminde TABANDA SOĞUK SU ve YÜZEYDE SICAK SUYUN yarattığı akıntılar, körfezi, içine atılan tüm atık ve artık maddelerden kurtarıyor. Bu herhalde mucizevi bir şey değil mi :) 

Açıkçası ben Saroz Körfezi deyince, belli bir mekana gideceğimizi düşünüyordum, ancak biraz araştırma yapınca öyle olmadığını görüm. Saroz Körfezi kocaman bir yer, Enez'den başlayan ve Eceabat'ın kuzey batısına kadar upuzun bir sahil. 

Gidilebilecek yerlere baktıktan sonra Pazar sabahı saat 06:00'da yola çıktık.

Geçtiğimiz aylarda Uçmakdere, Mürefte ve Şarköy sahilini gezmiştik ama detayına bakamamıştık. Nasıl olsa erken çıktık diye yine aynı yolu denedik, Tekirdağ - Barboros - Kumbağ üzerinden önce Uçmakdere'ye geçtik. Yan da gördüğünüz kare, Uçmakdere'ye gelmeden önceki Yamaç Paraşütü iniş alanı. Oldukça keyifli bir denizi var ama dediğim gibi ağırlıklı olarak Yamaç Paraşütü inme alanı olarak kullanılıyor, bir sürü motorlu genç burası ile yamacın başında gidip geliyor.

Uçmakdere;  Minicik bir yer, yine kendi gibi minik bir sahili var. Balıkçılık oldukça yaygın. Kumbağ ile Uçmakdere arası çok kötü bir yol, düzensiz ve toprak. Ancak arabanıza biraz güveniyorsanız ben mutlaka gitmenizi tavsiye edeceğim, çünkü inanılmaz bir doğa-deniz manzarası var. Önce biraz çıkıyorsunuz, sonra dağların arasından denize doğru iniyorsunuz. Dediğim gibi kötü bir yol ama bence değer, ben iki kez aynı yoldan gittim, her ikisinde de manzaraya hayran oldum.

Mürefte; Uçmakdere'den hemen sonra geliyor. Eskiler bilir Mürefte'nin şarapları meşhurdur. Gerçekten de burada üç dört tane şarap fabrikası var, Facebook'ta fotoğraflarını yayınladım, üzümün girişinden şarap depolarına kadar.

Sevilen, Kutman ve Doluca'nın satış noktaları var.

Biz de altı tane kırmızı şarap aldık, fiyatları 12-18 TL arasında değişiyor.

Saroz Körfezi dediğim gibi kocaman bir körfez, etrafı köy ve ilçeler ile dolu. Biz Mecidiye'den başladık. Mecidiye köyü deniz kenarında değil, Uzunkum diye bir sahili var, oldukça temiz bir deniz ama oldukça kirli bir kumu var. Biraz da ücretsiz halk plajı olması insanların burayı hor kullanmasına neden olmuş, üzüldük, bu kadar güzel bir deniz ve sahil ancak bu kadar kirletilebilir. ben günün ilk denizini burada yaptım.

Uzunkum sahilinin devamında ise İbrice Limanı var. Bu limanı sanıyorum Saroz'a dalış yapmaya gidenler iyi biliyordur. Bir çok dalış buradan gerçekleştiriliyor. Liman oldukça büyük ve çok tekne var. Biz gittiğimizde Yeditepe Üniversitesi Dalış grubu oradaydı. Liman olmasına rağmen, bir çok tekne olmasına rağmen ve üstüne basa basa söyleyeceğim herkesin kirletmek için çok çaba göstermesine rağmen deniz pırıl pırıl. Denizin dibinde her türlü çöpü; naylon torba, bira şişeleri gibi ne ararsanız var.

İbrice'den istikamet konaklama yaptığımız Erikli oldu. Erikli bu gezimizin en favori yerlerinden birisi. Sevimli bir  tatil köyü gibi. Sokaklar temiz. deniz MÜKEMMEL, sahil ve kum MÜKEMMEL. gecesini görmedik ama çok eğlenceli bir yer olduğu belli.  Deniz bisikleti sahilin favori atraksiyonlarından. Bir çok pansiyon ve apart var, bunun yanında bizim sahilini ve şezlonglarını kullandığımız İşçimen Otel en iyi otel gibi gözüküyor. Bu dönemde oda+kahvaltı hafta içi 60 TL / kişi başı, hafta sonu ise 70 TL imiş. Yaz kış açık. Hani hafta sonu deniz dışında da doğa ve romantizm yaşamak isteyenler için ideal bir yer :))

Erikli'nin devamında Yayla diye bir yer var ki, Pınar ile ben birinciyi seçmekte zorlandık, Erikli'mi Yayla'mı diye. Yayla biraz daha derli toplu, siteler daha şık, deniz benzer de eğlencesinin nedense Erikli gibi olmadığını düşünüyorum. Erikli biraz tatil köyü gibi, Yayla ise biraz sahil kenti gibi. Yine de her ikisi de oldukça keyifli yerler, zaten araları 10 dakika. Dolayısıyla hangisine gitseniz diğerini de ziyaret edebilme şansınız var ve bence o taraflara giderseniz de mutlaka edin

Saroz'da son durağımız Enez oldu. Enez aslında uç nokta, ondan sonra Yunanistan geliyor. Yayla'dan Enez yaklaşık yarım saat sürüyor. Enez açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. kalesinden başka bir şey yok, kitabımıza göre çok güzel bir sahili varmış ama biz oraya gidemedik çünkü şehirden oldukça uzak. Biz de kaleyi gezdik. Kale güzel de etrafında ne bir koruma, ne bir bilgi. O kadar başıboş kalmış ki. Avrupalı üç beş taç parçasını bile etrafını çeviriyor ve bakımını yapıyor, Enez kalesi 7500 yıl önce yapılmış ama görseniz sanki tesadüfen orada, ne bir sorumlu var, ne de koruma. Üstüne üstlük  her taraf çöp içinde. Yazık gerçekten yazık.

Eh bu kadar gezip dönüş yoluna geçince karnımızın açlığını nerede bastıracağız. Tabi ki Tekirdağ'da Tekirdağ köftesi ve Piyaz yiyerek. Sabah 06:00'da başlayan gezimizi akşam 21:30 gibi İstanbul'a dönerek tamamladık. Oldukça yorucu bir yolculuk olsa da, biz çok keyif aldık, denizimize girdik, sahile oturduk, yeni yerler gezdik, biraz bilgilerimizi tazeledik.

Bakalım haftaya neler olacak :)

Sevgilerimle,
Haluk
05.09.2010 22:30

4 Eylül 2010 Cumartesi

Veliefendi Hipodromunda bir Cumartesi .....

Yıllar önce sanıyorum on beş veya yirmi yıl olmuştur, Veliefendi Hipodromu'na at yarışı izlemek için gitmiştim. Kumara yatkın olsam da nedense at yarışına hiç bir zaman yatkın olmadım, belki de anlamadığım için ama en çok oynanan ve en eski şans oyunlarından birisi olduğunu biliyorum.

Ancak şunu da biliyorum, oynadın mı orada seyredeceksin :) 
At yarışı meraklısı o kadar çok arkadaşım var ki, atların ne yediklerinden, hastalıklarından, jokeyinden, eğitimcisinden her bir şeyden haberdarlar. Atlar artık onların arkadaşları olmuş, hangi yarışta hangi at nasıl koşar, eski koşularında ne yaptı, bugün ne yapar, maşallah her şeyi biliyorlar.

Kazandıkları da oluyor, ama genelde kaybettiklerini veya yatırdıkları paraları çıkardıklarını sanıyorum.

Pınar bu hafta sonu ne yapalım diye sorduğunda akşam İstanbul Etkinliklerini karıştırayım dedim. Öyle ya Kültür Başkentiyiz, en Cumartesi için mutlaka iyi bir program vardır diye düşündüm ama maalesef, ne sinema, ne tiyatro, ne konser, ne sergi, ilgimi çeken bir şey bulamadım derken, 4-5 Eylül Uluslararası Yarış Festivalini gördüm, Veliefendi Hipodromun'da. Tamam dedim gidilecek yer seçildi. Sonra saatler, yarışlar, e gidince oynamak lazım, bir kaç tahmin derken bayağı bir hazırlık yaptım.

Sabah Pınar'a Veliefendi'ye gidiyoruz deyince şaşırdı, açıkçası pekte istekli olmadı ama yapacak daha bir şey bulamayınca hadi gidelim dedik. Veliefendi Hipodromu Zeytinburnu' ile Merter arası bir yerde. Ulaşımı çok kolay, daha önce gitmeyenlere kısaca tarif edeyim. Sahil yolundan Bakırköy istikametine giderken, Zeytinburnu'nu geçtikten sonra ilk SHELL'den sonra Merter'e doğru dönüyorsunuz. Zaten döner dönmez Veliefendi tabelası var, 1 kim kadar sonra sizi tam önüne çıkartıyor.

Veliefendi Hipodromu hakkında size bilgi vermeden vikipediden aldığım bir kaç notu ekleyeyim.  " 7600 kişilik tribün kapasitesine sahip hipodrom, 596 dönüm arazi üzerine kurulmuştur. 2020 metre uzunluğunda 27-36 metre eninde çim yarış pisti, 1870 metre uzunluğunda 17.5 -19 metre eninde sentetik yarış pisti, 1730 metre uzunluğunda 16 - 17 metre eninde kum idman pisti, mevcuttur. Hipodrom alanında TJK Asli Üyeler Sosyal Eğitim Merkezi, İdari Binaları, Yarış Atları Hastanesi, Apranti Eğitim Merkezi, Satış mağazası, Müze ve Sergi salonu, 140 masalık piknik alanı, 1 çocuk bahçesi, çeşitli kafeteryalar ve otoparkı bulunmaktadır ".


Veliefendi Hipodromunda Otopark ücretsiz, yarışları izlemenin bedeli  Bay 2 TL, Bayan 1 TL. Yukarıda dediği gibi oldukça güzel tribünleri var. Her yer tahmin edeceğiniz gibi GİŞE dolu. At yarışı kuponu da ilginç bir sistem ile dolduruluyor. Size bir sürü seçenek sunuyor; 3 lü ganyan, 6lı ganyan, 2 li, Sıralı İkili, Plaseli İkili, vs vs vs. Sistem öyle hazırlanmış ki, bir yarışı kaybetseniz bile sonuna kadar her yarış için farklı bahisler yatırabiliyorsunuz.


Kuponlar her bir kolonu birbiriyle çarpılıyor en son çıkanı da 50 kuruş ile çarpıyorlar, böylece oynayacağınız kuponun miktarı ortaya çıkıyor. Zaten size orada yardımcı olacak çok insan var, gişelerde çalışanlar da yardımcı oluyor. Oraya gidip oynamamak imkansız, biz de oynadık ama daha ganyanın ilk ayağında hem Pınar'ın hem benim kuponlar yattı.


Aslında Veliefendi Hipodromu bir bayram yeri gibi, çoluk çocuk, eş sevgili herkes gelebiliyor. Son derece rahat, kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Özellikle kupon yatırdıysanız yarışı takip ederken müthiş heyecanlanıyorsunuz. Zaten yarışın son metrelerinde herkes ayaklanıyor, bağıranlar, çığlık atanlar. Yani atmosfer gerçekten çok etkileyici.


Pınar önce pek bayan gelmiyor galiba diye düşünüyordu ama sonrasında bayan, çocuk doldu tribünler.


Biz yarışı seyrederken, TJK TV'den geldiler ve Pınar ile röportaj yaptılar, hem Veliefendi Hipordormu, hem Uluslararası Yarış, hem atlara ilgisi konusunda sorular sordular. Bilmiyorum artık TJK TV seyredenler seyreder mi :) Ama eğlenceli oldu, Pınar ilk geldiğimizi ama çok keyif aldığımızı anlattı. Pınar ne kadar doğru söyledi, onlar ne kadar inandı bilemeyeceğim ama kazansaydık bu yazı sanırım gece yazılırdı. Gelemezdik evimize yarışar bitene kadar :)


Özetle, bence çok keyifli ve güzel bir gün geçirdik, en azından bilmediğimiz bir Dünyaya canlı şahit olduk. Heyecan yaşadık, ilk ayaktan yatmasaydık daha da fazla heyecan yaşayabilirdik ama buna da şükür. Eğer At yarışlarına biraz meraklıysanız ve hiç gitmediyseniz MUTLAKA tavsiye ederim, o heyecanı orada yaşayın. Özellikle yarışın son metrelerinde o tribünde yaşanan coşku ve heyecanı eminim hiç bir yerde göremezsiniz.

Sevgilerimle,
Haluk
04.09.2010 20:30

3 Eylül 2010 Cuma

Sevmekten çok Sevilmeyi İsterim ......


Bir arkadaşımın MSN de iletisi : Sevmekten çok Sevilmeyi isterim!!

Sevmekten çok sevilmek. Bunların ikisi birbirinden ayrılabilir mi? Seven insan sevilir, sevilen insan sever mi? Bu eşit midir? Yoksa biri diğerinden baskın mıdır? Baskınsa hangisi daha tercih edilendir?

Gördüğünüz gibi bir çok soru yaratılabilir? Aşk üzerine yazı yazmayı sevmem, çünkü aşkın tanımı, gelişimi, yaşanış biçimi herkese göre farklıdır. Kimi aşk anlıktır der, kimi ömür boyu, kimi aşk biter sevgi başlar der, kimi aşkın bittiği an ilişkin bitmiştir der. Aşk üzerine herkesin hem fikir olduğu hiç görülmemiştir.

Sevgi öyle değildir. Sevginizi gösteriş biçiminiz vardır, Sevginin içinde Saygı vardır. Sevilen insan sevildiğini bilir, okur, hisseder. Seven insan da sevgisini gösterir.

Kadın ve Erkek sevgisini aynı göstermez, gösteremez. Kadın sevgisini duymak ister, hissetse de duymak önemlidir onun için, Erkek ise sevgisini hissettirmek ister, hissetmek ister, duymayı ister belki ama söylemekte zorlanır. Nedenleri üzerine bir çok şey söylenebilir ama gerçekten Erkeklere " Seni Seviyorum " demesi zor gelir, bunu söylememeleri hissetmemelerinden değildir, ama belki de yaşam içinde ona biçilen rolün getirmiş olduğu zorluklardan dolayı söyleyemez.

O yüzden esprisi de vardır ya, Kadın kocasına sorar, beni seviyor musun diye, adam döner yanıt verir, yanındayım ya. Espride olsa erkek kadınını sevdiği sürece yanındadır, birliktedir.

Hep kadın daha duygusaldır denir ya, pek öyle değildir bana göre. Erkek sevmediği kadının yanında durmaz, onu öpmez, okşamaz, sevmez. Kadın bunu anında hisseder. Sevilmediğini, istenmediğini kadınsı hisleri ile kavrar. Erkek sevgi konusunda rol yapamaz, hiç sevmediği bir kadına, sevdiği hissini veremez. Bakın evliliklerden, zorunluluklardan bahsetmiyorum. Hiç bir zorunluluğu olmayan birlikteliklerden bahsediyorum, çünkü evlilik işin içine girince ne aşk, ne sevgi söz konusu olur, bana göre Saygı birinci sıraya oturur. Sevmeseniz de evliliğimizi götürmek zorunda kaldığınız şartlar olabilir. Ama sevgilinizi sevmediğiniz de onunla birlikte olmak zorunluluğu yoktur.

Özetle, söylemek istediğim, sevmek ve sevilmek bence dengededir, ne kadar sevilirseniz, o kadar seversiniz, ne kadar severseniz, o kadar sevilirsiniz. Terazinin bir tarafı sevmek ise, diğer tarafı da sevilmektir.

Eğer bu terazi dengesinden saparsa, bir taraf diğerine ağır basarsa, bu sevgi zaman içinde biter, bir süre sonra da karşılıksız sevgiye döner. 

Ben şahsen sevdiğim kadar sevilmeyi, sevildiğim kadar sevmeyi tercih ederim.....

Sevgilerimle,
Haluk
03.09.2010 11:30

2 Eylül 2010 Perşembe

Okuyanlarıma ve Bumerang'a teşekkür ........

Yazı yazan herkesin herhalde öncelikle en önem verdiği şey, yazdıklarının okunacak olmasıdır. Öyle ya, bir roman yazan kişi herhalde bunu sadece kişisel tatmin için yapmaz, ticari amaçlarının da ötesinde okunmasını ister, üzerine eleştiriler yapılmasını ister ve işin gerçeği mümkün olabildiğince geniş bir kitleye ulaşmayı ister. Bunu da gözlemler. Kaç tane satıldı? Nerelerde satıldı? Okuyucu kitlesi kim? Beğenildi mi?

Blogu olanlar içinde bence aynı şey söz konusu. Blogunu tamamen kendi hevesini tatmin edecek olanlar da hazırlayabilir, buna sözüm yok ama eğer bir takım mesajlar vermek istiyorsanız veya ne bileyim gezdiğiniz yerleri, gördüğünüz filmleri, yaşam tecrübelerinizi paylaşıyorsanız, okunduğunuzu bilmek çok keyif verir.

Ben bu keyfi yoğun yaşayan birisiyim. Örneğin; Yunan Adalarına gittiğimde notlarımı paylaşmıştım, bir çok arkadaşım bu notlardan istifade etti. Keza İğneada bizim üç senedir gittiğimiz bir yer, geçenlerde İğneada'yı blogumda yazdım, üç dört günde 1300 kişi okumuş. Bana faydası var mı? Tatminin ötesinde Hayır, ama 1300 kişinin yazdığım yazıyı okuması beni gururlandırıyor, bunun da ötesinde kamçılıyor. Daha iyi yazmalıyım, daha renkli yazmalıyım diye düşünüyorum, çünkü okunduğunu görüyorum.

Biliyorsunuz Pazar günü Karasu, Acarlar Longozu, Kefken Pembe Kayalar'a gittik Pınar ile birlikte ve ben gece döndüğümde hem yazımı yazdım, hem fotoğrafları Facebook'ta paylaştım. Ertesi sabah Pınar ile bahçede otururken Pınar'ın telefonu çaldı, arayan arkadaşımız Türkan. Bil bakalım neredeyiz diye arıyor. Gece fotoğrafları görmüş, Eşi Suat ve sevgili kızları İrem'i kaldırmış sabahtan yürüyün Acarlar Longozuna gidiyoruz demiş. Kalkmış gitmişler, bizim açıkken göremediğimiz Nilüferlerin fotoğraflarını çekip, bir de bisiklet ile gezmişler. Bundan daha büyük keyif var mı yazı yazan birisi için.

Buradan ben BUMERANG'a ve dolayısıyla Hurriyet.com.tr ve Yazarkafe.com 'a da teşekkür ediyorum. Tamam, beni seven, yazdıklarımı okuyan bir çok arkadaşım var, ama asla bu sayılara kendi başıma ulaşamazdım. 13 Ağustos'da Dalmaçya Turu diye gönderdiğim ilk yazımdan bu güne yaklaşık 18 gün geçmiş ve benim tıklanmam 6.077 olmuş, dün akşam yatmadan baktığımda 5.256 idi, takip ediyorum, çünkü bilmek istiyorum, ne tür yazılarım ilgi çekiyor, hangileri çok okunuyor diye. Gece 23 :00'den ertesi gün öğlen 12:00'ye bu kadar fark yaratan yazım hangisi acaba diye merak edip baktım, İğneada olmuş. Bir gün evvel 617 olan İğneada yazım, bugün öğlen 1373 olmuş, bu ciddi bir okunma.

Sonra Bumerang'ın her an alabildiğim istatsitiklerini excele döküp analiz ettiğimde, gördüğüm Gezi / Seyahat ve Sinema ağırlıklı olarak tercih edilen. Sonrasında ise komik eleştirisel yazılar geliyor. Aşağıda ilk 20 yazımın istatistiği var.

Yazmayı seviyorum, okunduğum anda içimden daha fazla yazmak geliyor, bunu sağlayan tanıdık, tanımadık herkese çok ama çok teşekkür ederim. Bu arada kendimce bir anket düzenlemiştim,  blogum hakkında ne düşünülüyor acaba diye, gördüğüm blogum doğru yolda, herşey tamam mı, Hayır ama doğru yoldayım. Daha güzel yazılar yazmalıyım .....

Sevgilerimle,
Haluk
02.09.2010 13:30



Sıra Başlık Tıklanma
1 İğneada 1373
2 DALMAÇYA gezisi - 1 / 8 Ağustos 1364
3 Görülesi yerler serisi - 4 : Dubrovnik 704
4 Görülesi yerler serisi - 1 : Zadar 431
5 Bangkok - Pattaya 234
6 Evliliğe matematiksel bir bakış açısı 222
7 Sultanahmet ve Feshane'de Ramazan 215
8 Göbek ... 108
9 SMS Mesajları ..... 100
10 Kıskançlık, Aldatma ve Güven üstüne bir kaç not 79
11 Bumerang, Yazarkafem ve Okunma Keyfi ... 74
12 Film alt yazılarındaki komik tercümeler ... 73
13 Son dönemin 8 Türk filmi 71
14 Grange'kolik 62
15 Gençlerin agresifliği ve Emeklilik... 54
16 Takıntılar (ım) ..... 53
17 Sanal Dünya diye diye ... 38
18 3 film tavsiyesi 33
19 40+ yaş kadınları ... 32
20 En yakın sohbet arkadaşımız 32

1 Eylül 2010 Çarşamba

9 film eleştirisi ...5 Türk, 4 Yabancı ....

DIE WELLE : Türkiye'de Tehlikeli Oyun ve DALGA adıyla piyasaya giren bir Alman filmi. Tek kelimeyle muhteşem bir film. İki kere seyrettim ve her seyrettiğimde tüylerim diken diken oldu. Sonuçta filmi seyrederken istenirse bir toplumun nasıl felakete sürüklenebileceğini, genç beyinlerin istenirse nasıl yıkanabileceğini anlatıyor.

Filmin konusu; Lisede Tarih öğretmenliği yapan bir öğretmenin Totaliter Rejimi ve Hitler dönemini  öğrencilere anlatırken oynamaya başladığı bir oyun. Oyun olarak başlayan ve daha sonra kontrolden çıkan gençleri önlemeye çalışan öğretmenin yaşadıkları. O kadar başarılı bir şekilde hzırlıyor ki öğrencilerini, bir daha asla yaşanmayacak denen olaylar kısa zamanda gerçeğe dönüşüyor. ON üzerinden DOKUZ:

TAKİYE - Allah yolunda : Çok güzel bir film. Din konusu hassas bir konu tabi, bu konuda film çekmek bir o kadar zor. Tanınmış oyuncular pek yok, ancak filmde Rutkay Aziz'in olduğunu eklemeliyim. Film Almanya ve Türkiye'de çekilmiş. Konusu muhtemelen Deniz Feneri skandalından alınmış, çekimleri de, oyuncuları da oldukça iyi buıldum.

Filmin konusu; Almanya'da yaşayan türklerden topladığı paralar ile ortadan kaybolan ve bu işe ön ayak olan müslüman gençlerin daha sonra yaşadığı dram işleniyor. Bizlerin çokta yabancı olmadığı bir konu olduğundan heyecanla seyrediyorsunuz. ON üzerinden DOKUZ.

MİLLENIUM üçlemesi : İlk seyrettiğimde çok etkilendiğim bir İsveç filmi. Önce Millenium olarak çıkmıştı, sanıyorum altı yedi ay önce seyretmiştim. Daha sonra " Ejderha Dövmeli Kız " adıyla serinin kincisi çıktı, en son da geçen gün bu serinin üçüncü filmi olan " Eşek Arılarını Tekmeleyen Kız " olarak üçncüsü çıktı. Bence bu üç filmi arka arkaya izleyin. Enfes bir dizi film tadı alacasınız.

Filmin konusu; Lisbeth Salander'in yaşamı anlatılıyor. Asi, geçimsiz, lezbiyen bir genç kadın olan Lisbeth'in başına gelenler ve bu olayda tesadüfler eseri onunla tanışan araştırmacı gazetecinin serüveni. Özellikle üçlemenin son filmi gerçekten müthiş. On üzerinden DOKUZ:


KISKANMAK : Beğendiğim filmler içine alacağım bir film. Türk Sineması gerçekten yerini bulamayan filmler ile dolu. Bir çok emek verilmiş güzel filmler piyasada beklediği ilgiyi bulamıyor diye düşünüyorum. Bu filmde onlardan birisi. Sadece klasik bir karamsarlıktan kurtulamıyor bu filmler. Nedense daha çok dram üstüne filmler işleniyor.

Filmin konusu; 1930 lu yıllarda Zonguldak'ta yaşanan bir dramı anlatıyor. Maden Mühendisi bir adamın eşi ve ablası ile geldiği bu kentte, şehrin en zengini bir ailenin şımarık çocuğu ve mühendisin karısının yaşadığı aşkı anlatan bir film. 1930'larda yaşanan olaylar çok güzel anlatılmış, replikler de o günün replikleri. Ve film beklediğniz gibi gelişiyor ama ablanın sürprizlerine hazırlıklı olun. ON üzerinden SEKİZ.


THE EXPERIMENT : Son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmlerden bir tanesi. Zaten başrol oyucuları da filmin kalitesini gösteriyor. Adrian Brody ve Forest Whitaker muhteşem oynamışlar. Toplum psikolojisi üzerine çekilmiş bir film. İnsanların nereden nereye gelebildiklerini ve ne kadar kolaylıkla manipüle edilebildiğini anlatıyor.

Filmin konusu; İşten çıkartıkan bir adamın, tesadüfen tanıştığı bir kız ile Hindistan'a gitmek için gereken parayı araştırırken bir gazete ilanına başvuruşu ile başlayan olaylar zinciri. Bir haftalığına kapalı bir mekanda mahkum ve gardiyan rolünü oynayacak bu insanların bu dönemde yaşadıkları. ON üzerinden SEKİZ.


TAŞ MECLİSİ : Grange'ın romanından aktarma, yine enfes bir hikaye ve baş rolde Monica Belluci. Bilmiyorum Grange hayranlarından mısınız ama kitabı ile film arasında heyecan yönünden pekte fark olmayan bir film olmuş.

Filmin konusu; Evlatlık olarak aldığı bir çocuk, geçmiş, Rusya, özel seçilmiş bir çocuk. Bu çocuğun etrafında dönen ve Paris'ten Doğu Rusya'ya kadar uzanan bir macera. Film başarılı ama bir tezim var, eğer bu Grange'ın filmlerini Holywood çekse çok daha başarılı olurlar, Franszz sineması neden bu kadar başarısız çok anlayamıyorum. Bu kadar güzel bir konu, oyuncular muhteşem ama filmin çekimleri ve gelişimi filmin konusu ve oyuncuları kadar iyi değil. ON üzerinden SEKİZ.

AYRILIK : Sibel Kekili'nin Alman Film Ödüllerinde Almanya Başbakanının elinden aldığı En İyi Kadın Oyuncu ödüllü filmi. Açıkçası Alman Film Ödüllerinin kriteri ne bilmiyorum, neye göre seçip, neye göre değerlendiriyorlar ama Türkiye-Almanya ekseninde namus cinayetlerini anlatan bir film. Sibel Kekili'nin de bu ödülü hak edecek bir oyunculuk sergilediğini açıkçası düşünmüyorum, tamam emeğe saygım var ama en iyi kadın oyuncu ödülü için gerçekten bir şeyler de ortaya koymak lazım.

Filmin konusu; Almanya'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye dönen ve türbana giren kadının,ü Türkiye'de eşi ile anlaşamaması, dayak yemesinin ardından Almanya'ya ailesinin yanına dönüşü ve muhafazakar ailesinin onu kabullenemeyerek dışlamasının anlatıldığı bir film. Almanlar bu filmi seyrettikten sonra gerçekten Türk kadınlarına çok acımışlardır. Dediğim gibi emeğe saygım var ama bu kadar ödül alacak bir film olarak görmedim. ON üzerinden YEDİ.


EYVAH : 2010'da ses getiren filmlerden birisiydi, sinemada izleme şansım olmadı. Hem Ata Demirer hem Demet Akbağ'ın olması filmin güzsl olacağı yönünde izlenim bıraktı ben de. Geçenlerde videocuma geldiğini görünce gidip aldım ve seyrettim. Açıkçası mukayese yaparsam ( örneğin Yahşi Batı ile fena değil ama genelinde vasat buldum. Komik sahneleri olsa bile bu iki ustadan daha iyi bir film bekliyordum sanırım.

Filmin konusu; Trakya'nın bir köyünde Klarnet çalarak hayatını kazanan bir gencin beklemediği bazı olaylar sonucunda İstanbul'a gelişi ve tanıştığı insanlar ile yaşadıkları anlatılıyor. On üzerinden YEDİ.

ADINI SEN KOY : Tuna Kiremitçi yazmış ve yönetmiş. Açıkçası çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bir aşk filmi yapmak istemiş veya yazmış bilemem ama hani gerçekçilikten son derece uzak, sadece Aşk kelimesinin insanları sinemaya çekeceğini düşünerek yapılmış bir film gibi geldi bana. Hayatında hiç görmediği bir kıza aşık olan adamdan etkilenen kızın evliliği ile bu aşk arasında kalışının mantıklı bir gelişimini bulamadım ben filmde.

Filmin konusu; Eskişehir'de birbirini çok seven ve evlenmeye karar veren iki gencin ve bu kıza aşık olan erkeğin en yakın arkadaşı ve onu mutlu etmeye çalışan hasta abisinin yaşadıkları. Eskişehir2in güzellikleri ile çekilen film yine karamsarlık ve yasak aşkın getirdiği duygusallıklar ile dolu ama dedim ya, ben bu yaratmaya çalışılan aşkı beğenmedim. ON üzerinden ALTI.

Sevgilerimle,
Haluk
01.09.2010 15:00