24 Ağustos 2010 Salı

Sultanahmet ve Feshane'de Ramazan ....

Pınar ile birlikte bu akşam Sultanahmet'teki 1001 İcat Sergisini  gezmeye gittik. Bir sonraki yazımda onu anlatacağım, ancak oraya kadar gidince de Ramazan'ın tadını orada çıkarmadan gelmek olmazdı.

Özellikle Sultanahmet Camii'inin önündeki kalabalık ve çimlerde orucunu açmaya bekleyen yüzlerce insan. Gerçekten Sultanahmet Ramazan'da bir farklı oluyor, aslında geçtiğimiz senelerde buralarda  bir sürü etkinlikler olurdu, bu sene hiç bir şey yapmamışlar, sadece bir sahne kurulmuş, belki orada daha sonra bir takım programlar yapılıyordur, biz bekleyemedik.

Hangi halini sevdin derseniz, bu hali bence daha güzel, etkinlikler olduğunda tamam çok kalabalık oluyor, bir çok güzel şey de olabiliyor ama kalabalıktan yürüyemiyorsunuz, aldığınız, yediğiniz şeylerden oturup bir keyif alma şansınız olmuyor. Bu akşam baktım da herkes bir yer bulmuş, yer bulamayan veya yanında yiyeceğini getirmeyen de cadde üzerindeki Sultanhmet köftecilerine hücum etmiş.

Bu yaşıma kadar Sultanahmet'e bir çok kez geldim ama ilk kez oturup Camii'nin ışıklarının yanmasını bekledim, gerçekten ezanı orada dinlemek farklı, bir tarafınızda muhteşem Sultanahmet Camii, diğer tarafınızda Ayasofya. renklendirilmiş havuz ve fıskiyeler ve orucunu açan veya orada yemek yemek isteyen bir çok insan. Turistler bile bu geleneğe uymuş, Ezan okunmadan kimse bir şey yemiyordu.

Sultanahmet'te işimiz bitince buraya kadar geldik hadi bir de Feshane'ye gidelim dedik. Atladık taksiye ve Feshane'ye geldik. Aslında Feshane için sanırım biraz erken gittik, çünkü taksici bile şaşırdı, kapısına kadar hiç trafik olmadan gelebildik.

Feshane güzel, eğlenceli bir yer, ama açıkçası biraz reklam yeri olmuş. Tamam Ramazan, tamam Müslümanız ama Feshane'de olayın biraz siyasi yanına da kaçılmış. Neyse, amacım siyasete girmek değil de, yine de içim sızlamadı dersem yalan söylemiş olurum. Zaten ne demek istediğimi sizler de ziyaret ederseniz anlarsınız.

Ayrıca içeride kocaman bir salon alış veriş için standlar kurmuşlar, burada da bolca siyasi malzeme var. Bunun yanında yiyecekten beyaz eşyaya, bujiteriden giyeceğe kadar bir çok şey ucuz fiyatlara satılıyor.


Neticede bu akşamımızı güzel geçirdik, giderken metro ile gittik, dönüşü taksi ile yaptık. Araba kullanmadan, trafikte kalmadan, çokta gecikmeden evimize döndük :)

Sevgilerimle,
Haluk
24.08.2010 22:15

23 Ağustos 2010 Pazartesi

3 film tavsiyesi : Inhale, The Joneses ve Sex & Death 101

Organ nakli, organ karaborsası, organları çalınan insanlar veya organlarını çeşitli nedenler ile satanlar. Herhalde bu tür bir gereksinimi olan ailelerin durumunu yaşamayan bilemez, kızınızın, oğlunuzun veya yakın ailenizden birisinin böyle bir sıkıntısı, rahatsızlığı olduğunda ne kadar çaresiz kaldığını benim gibi yaşamayanlar sadece filmlerde görür.

Geçen akşam seyrettiğim INHALE filmi bana bu konuyu anımsattı. Seyrederken aslında hem karaborsanın, hem de gereksinim duyanların ne kadar acı çektiklerini görebiliyor ve hissedebiliyorsunuz.

Yalnız bu  film aslında pek diğerlerine benzemiyor. Filmim konusu; çok başarılı bir hakimin, akciğere ölümcül derecede gereksinim duyan bir kızı için illegal yöntemlerle karaciğer bulma savaşını anlatıyor. Buraya kadar güzel ama filmi ilginç kılan aslında " Hukuk " ile " Aile " kavramlarının çarpışması ile geçiyor. Sonunu yazmayacağım ama bence seyredilmesi gereken bir film diyebilirim .

Sizlere tavsiye edeceğim ikinci film, SEX and DEATH 101. Oldukça güzel bir film, ben çok beğendim. Salon komedisi tarzlarından.

Filmin konusu; evlenmek üzere olan bir adam bir mail alıyor ve mail de birlikte olduğu 101 kadının adı var. Ancak sorun şu ki, adam henüz  29 kadınla birlikte olmuş ve listeyi kontrol ettiğinde bire bir uyuştuğunu görüyor. En başta arkadaşlarının şaka yaptığını düşünüyor ama 30, 31 derken bakıyor ki liste doğru.

Sonrasında yaşadığı komik olaylar arka arkaya geliyor ama bu arada da liste doğru bir şekilde ilerliyor. Ne dersiniz, böyle bir mail alsanız siz ne yapardınız :))

Tavsiye edeceğim son film ise ÖRNEK AİLE ( The Joneses ). Konusu oldukça ilginç ama oyuncuları daha ön plana çıkıyor. Demi Moore ve David Duchovny. Demi'yi herkes tanıyabilirde, hani David Duchovyn deyince belki aklınıza gelmeyebilir, kendisi meşhur X-Files dizisinden.

Filmin konusu aslında gerçekten ilginç, pazarlama ve satış konusunda denenebilir bir şey. Amerika'lıların çılgın tüketim sevdaları göz önüne alınarak hazırlanmış. Banliyöde zengin ve özel sitelerde yaşayan insanların evlerine aldıkları ürünler için canlı pazarlama yapmak. Ama bunu bir aile görünümünde güzel, bakımlı bir anne, spora, teknolojiye meraklı bir baba, bakımlı ürünler ve güzel kıyafetler giyen bir kız ve sporcu, bilgisayar ve müzik hobili bir erkek çocuktan oluşan bir aile ise .....

Oldukça keyifli bir film, beğeneceğinizi sanıyorum :)

Sevgiler,
Haluk
23.08.2010 14:00

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Aşk , Cinsellik ve İş yaşamı ...

Ben aşkı biraz cinselliğe ve iş yaşamına bağlıyorum. Internet demeyeceğim, çünkü internet zaten bu cinsellik & iş yaşamının sonucu olarak bir araç olarak kullanılıyor. Amaç olmaktan çıktı internet kullanımı, herkes bir yerlere varmak için kullanıyor. Bu varılan yer ağırlıklı olarakta ilişkiler oluyor.

Cinsellik insan yaradılışından bugüne kadar insanları en çok meşgul eden ve çok keyif veren bir olay. Muhteşem bir paylaşım. İki kişinin birlikte yaşayabileceği en güzel şeylerden birisi. Cinselliği kötü olan veya yaşayamayan çiftlerin yaşamlarında mutlaka eksiklikler vardır diye düşünüyorum.

Peki, aşk yaşamımıza etkisi ne? Bence cinsellik özel ve kişiler özgü. Cinselliğin ana temalarından birisi de görsellik ve bayan arkadaşlarım karşı çıkabilir belki ama görsellik kadına bahşedilmiş bir şey. Bunu ben söylemiyorum, Desmond Morris'in, İnsanat Bahçesi kitabında şu sonuçlara yer veriliyor. 3000'den fazla kadın ve erkek üzerinde yapılan deneyler ve araştırmalardan, ortalama olarak, bir kadının bir günde 6 yani sadece ALTI, bir erkeğin ise 300 yani ÜÇYÜZ kere sex düşündüğü çıkmış. Saniyelik, dakikalık belki ama arada ki fark müthiş. Bunun da ana nedeni görsellik diyor Morris.

Benim yaş grubum çok iyi bilecek, biz 1970-1980 döneminde üniversitede veya o dönemde iş yapan, çalışan yani yaşamda olan bir kuşağız. Cinsellik, sevişme, sevgili ile gezinmeler hep kısıtlı. Hiç unutmuyorum, bugün kadın kadına sohbetlerin ana durağı olan Beyoğlu Çiçek Pasajı'na bir kız arkadaşımla gitmiştim (sene sanırım 1978 veya 1979), otururken kızın sandalyesinin arkasına elimi atmıştım da, garson gelip uyarmıştı beni, elinizi çekin diye:)))

Bugünün genç kuşağı, pastahane köşelerinde buluşmaları dinliyordur :) Ben o kuşaktanım işte, Kocaeli'nde Üniversitede okurken, bir taraftan siyasetin içindesin, diğer taraftan sevgili ve gönül işleri. Kız arkadaşımla pastahanede buluşup, pastahanede ayrılırdık, orada yaptığımız da altı üstü el ele tutuşmak. Ama o kadar değerliydi ki, keyif verir, o dokunmalar içinizi okşardı.

Türkiye'de ne zaman bir şeyler değişmeye başladı. Medya ile. Televizyonda ki renklenme, yaşamımıza da yansıdı. DALLAS ile tanıştık, tanıştık ama bizim toplumumuz buna hazırmıydı? Tabi ki değil. Aile içi yaşanan cinsellikler, kucaktan kucağa yaşanan sex. Türk toplumu herzaman olduğu gibi, dışarıda bunu eleştirdi ama deliler gibi de seyretti (bugün de farklı değil, anımsayacaksınız bir ara gazeteler şu hafta sonları dergileri bedavaya veriyorlardı, manken kızlarımızın boy boy çıplak fotoğraflı resimleri, kim kimle ne yapmış haberleri, günde 250bin satan gazete, hafta sonu 1 milyon satıyordu, ama kime sorsanız da şikayetciydi:))).

DALLAS ve bu tarz diziler ve arkasından özel televizyonlar bambaşka bir sektör geliştirdi. Cinsellik sektörü. Gencecik kızlarımız TV'lerde boy göstermeye başladı, onlar gösterdikçe millet seyretti, seyreden aynılarını uygulama başladı. Kızlarımız kadınlarımız değişti. Düne kadar komşusuna, arkadaşının eşine hiç o gözle bakmayan erkekler, etkilenmeler ile daha bir alakadar olmaya başladılar çevreyle. Görsellik hem kadınların, hem erkeklerin çok hoşuna gitti. Kadın daha bakımlı, daha güzel giyinen, kilosuna, boyuna dikkat eden oldu. Erkek ise bu güzellikleri takip etmeyi sevdi ama minicik bir nüansla, evinde olsun istemedi, dışarıda görebilirdi ama evdekinin hakkı yoktu buna, ne yani evdeki eşi yaparsa diğer erkekler de bakardı. Onun başkasının karısına, kızına bakma hakkı vardı, ama asla başkası kendi eşine, kızına bakamazdı.

Diğer taraftan, iş yaşamı kadını değiştirdi, kadın daha çok iş yaşamına girdi, her işte çalışmaya başladı, kariyer yaptı. İşe giderken daha özenli oldu, modayı takip etti, güzellik salonları patlama yaptı ve kadın cinselliğini ön plana çıkardı. Kadın gördüğü ilgiden memnun, kendisini sevmeye başladı. Erkek gördüklerini sevdi, o da memnundu.

Ama ortadan kaybolan bir şey vardı, o da EMEK. Cinsellik o kadar ortada ki artık, kimse sevgiye gereken önemi göstermiyor. Kimse kimsenin sevgisine inanmıyor. Eskiden de cinsellik vardı ama hepsi kapalı kapılar ardında ve kişilere özgü idi. Erkekte bu değişimden payını alacak bir nokta yakalamayı çok istedi ama alamadı. ha metroseksüel erkek tabiri çıktı, daha bakımlı olan erkekler. Bu ne kadar bizim yapımıza uydu derseniz manzara ortada, çok az bir kitle ile sınırlı kaldı. Ama bugün kadında ki değişim neredeyse tüm Türkiye'yi kapladı. hala mini etek giydi diye bıçaklanan kadınlar var belki ama bugün hangi ile gitseniz (belki Doğu tarafı henüz hazır değil bilemem) belden pantalon, askılı dekolte tshirt giyen kızlar, kadınlar görebilirsiniz.

Bu yazı, bu kadınları eleştirmek için yazılmadı, bayan arkadaşlarım lütfen yanlış anlamasın, aşkın olmamasını kadının giyimine veya dekolteye de bağlamıyorum. Cinselliğin ve iş yaşamının ve bunların getirisi İnternet'in yaşamımıza armağan ettiği çarpıklıkları söylemeye çalıştım. Bana göre eski aşkları neden yaşayamadığımız. Bugün çok güzel aşklar yaşayan insanlar da var, kumrular gibi evliliklerini götürenler de, ama bugün bir gerçek daha var ki, o da son yıllarda ilk defa bu sene boşanma sayısı evlenme sayısının üstüne çıkmış. Bütün bunların üstüne değişen bir şey yokmuş gibi davranamayız. Nedenleri ortada bence. ben kendimce bu nedenleri sıraladım, yoksa kişisel olarak, kime ne yakışıyorsa onu giysin, gönlü ne yaşamak istiyorsa onu yaşasın mantığındayım, üstelik bu değişimi yapan kadınları kutluyorum, kendine güvenen ve kadın vücudunu "yürüyen bir vajina" gibi gören bu toplumda bunu yapabilmelerini alkışlıyorum.....

Sevgilerimle....
29/10/2005

19 Ağustos 2010 Perşembe

200. yazım ... dostlarıma hediye .....

200. yazımı 19 Ağustos 2010 tarihinde sabah saat 09:00'da yazıyorum.

Eğer bundan altı yedi sene öncesinde birisi bana Haluk sen yazılar yazacaksın dese inanmazdım. Ortaokul ve Lise dönemimde en zayıf olduğum konu hep Kompozisyon olmuştu. Lisede Fen bölümünü tercih etmiştim, çünkü Matematik ( o zaman bizim için Cebir-Geometri ) ve Fen Bilimleri derslerinde son derece başarılıyım, gel gelelim Edebiyat, Tarih, Coğrafya idare eder, Kompozisyon'dan  ise 4 ile 5 arası zar zor geçerdim.

Bu aslında sonraki yıllarda da aynen böyle devam etti, hiç bir zaman iyi yazan biri olmadım, olmadığım gibi Dil Bilgisi ve İmla konusunda çok zayıftım. Özellikle boşandıktan sonra Net aleminde kendimi ifade etmeye çalışırken yavaş yavaş yazma bilincim oluştu, daha sonra yazılar yazmaya başladım ama yazılarım yine gramer ve imla hataları ile doluydu.

Bu kadar çok hata yapmama rağmen, okuduklarını beğenen ve beni destekleyen arkadaşlarım sayesinde daha çok okumaya ve yazdıklarıma daha çok dikkat etmeye başladım. Roman okurken hangi söz, nerede nasıl kullanılıyor, öğrenmeye çalıştım, 45 yaşında İmla Klavuzu satın aldım, Internette Türk Dil Kurumu'nun sitesinden hangi kelimeler nasıl ekler alır, onları öğrenmeye çalıştım.

Öğrendikçe yazmayı daha çok sevdim, bir anlamda kendimi ifada etmeyi, düşüncelerimi aktarabilmeyi sevdim. Düşüncelerime gelen yorumları sevdim ve 2005 sonunda kendi web sitem www.halukilhan.com sitesini kurdum, yazılarımı buradan yayınlamaya başladım. Beğenildikçe, okundukça yazdım. Yazdıkça kendimce geliştim.

Kendime güvenim o kadar arttı ki, dedim roman da yazarım ben. İlk GİZ roman denememi yazdım, sonra GİZ 2. Baktım fena gitmiyorum, devam ettim COŞKU ve sonra en uzun roman denemem DORUK'u yazdım. En son BARS adında bir roman denemesi yazıyorum, bu aralar biraz durdum ama devam edeceğim. Hayalim bir gün Doruk'un filmini çekebilmek, çok fazla film seyreden biri olarak Doruk'un çok başarılı bir film olacağına inanıyorum :)

Yazılarıma baktığımda ağırlıklı olarak insan ilişkileri üzerine yazmışım. Nedeni basit. İnsanları çok seviyorum, Internet üzerinden de, sosyal yaşamımın içinde de bir çok arkadaşımla sohbet ediyorum, bir çok arkadaşımın yaşamlarını, sıkıntılarını paylaşıyorum. Her öğrendiğim yaşam bana bir tecrübe. Dinliyorum, anlamaya çalışıyorum. Bunun yanında eskiden beri Dışa Dönük bir kişiliğim olduğundan insanları gözlemliyorum, onları izliyorum, yaşadıkları mutluluk ve mutsuzlukları ve nedenlerini anlamaya çalışıyorum.

Özetle, yazmayı çok seviyorum, ancak okunmanın ve beğenilmenin tadı bir başka. Yazdığım yazılara arkadaşlarımdan gelen yorumları dikkatle takip ediyorum. Beğenilmemişse nedenlerini anlamaya çaba gösteriyorum. Okunmanın keyfi gerçekten bir başka, bu tadı, bu keyfi yaşamadan anlayabilmek olanaksız.

O yüzden de bu 200. yazımı beni seven, destekleyen tüm arkadaşlarıma hediye ediyorum. Ben ne yaparsam yapayım, eğer sizin arkanızda sizi destekleyen arkadaşlarınız yoksa, yaptıklarınızla kalırsınız. Ben bugün 200. yazımı yazabilmişsem, bunu sizlere borçluyum, desteğinize, sevginize borçluyum.

İyi ki varsınız, sizleri seviyorum ......

Sevgilerimle,
Haluk
19.08.2010 09:00

Türk Filmleri serisinden 5 film daha ....

DELİ DELİ OLMA : Tarık Akan'ın 2009'de çekilip, 2009 sonunda vizyona giren filmi. ben beğendim, ama en çok beğendiğim filmin sloganı oldu ; Küçücük bir Dünyada, Kocaman Yüreklerin hikayesi ... On üzerinden SEKİZ.


Filmin konusu; “93 Harbi” sonrasında Çar’ın Rusya’da yaşamasını istemediği Malakan kavminin bir kısmı Kars’a göçe zorlanır. Göç edenler arasında Mişka’nın (Tarık Akan) ailesi de vardır. Filmde Mişka 70’li yaşlardadır. Bir zamanlar köyün değirmenini işleten Mişka, modern makineler çıktıktan sonra, işini yapamamış ve maddi sıkıntıya düşmüştür. Köyün huysuz ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer), Mişka’dan nefret eder ve köyde yaşamasını istemez. Köylüler bir zarar görmedikleri hatta sevdikleri kendi halinde, barışçı, yardımsever Mişka ile Popuç arasında kalmışlardır. Popuç, oğlu Şemistan (Levent Tülek), gelini Figan (Zuhal Topal) ve üç torunuyla yaşar. Torunlarından en küçüğü Alma dik başlı, sevecen bir kızdır ve doğuştan iyi bir müzik kulağına sahiptir. Alma’nın öğretmeni Metin, Alma’daki yeteneği fark etmiştir ve kesinlikle değerlendirilmesi gerektiğini düşünür. Alma ve Mişka arasında sıcacık bir dostluk vardır. Metin öğretmenin uğraşları sonucunda Alma konservatuar sınavlarına girer.


ROMANTİK KOMEDİ : Son dönemlerde dizilerde rol alan bir çok oyuncunun yanında Issız Adamımız Cemal Hünal'ın da baş rolde oynadığı bir film. Açıkçası bir çok açıdan klasik Meg Ryan filmlerine çok benzemiş.  En çokta Sedef Avcı'yı beğendim, çok doğal ve sevimli bir kız. Filmde abartılı sahnelere kaçılmamış ve bugünün ilişkileri üzerine kısa ama hoş sözler var. On üzerinden SEKİZ.


Filmin konusu;  Metropollerde yaşayan kadın ve erkek ilişkileri hakkında çok eğlenceli ve samimi bir anlatım diline sahip olan film, Aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, ve insanların içinde bulunduğu şehir yaşamının, hayattaki yerini vurgulayacak. Filmde Yiğit rolünü oynayan Gürgen Öz, bence filmin en iyi oyuncusu :)


YAZI TURA : Ekip mükemmel, Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu ve Olgun Şimşek. Dolayısıyla beklentiniz de yüksek oluyor. Ama konu çok tanıdık, bilindik. Film başladıktan beş dakika sonra ne olacağını biliyorsunuz, nasıl sonlanacağını da, hatta olayların nasıl gelişeceğini de. Çok emek verilmiş bu da tamam ama ben şahsım adına beklediğim tadı alamadım. On üzerinden YEDİ. 


Filmin konusu; 1999 yılında geçen 2 hikayenin filmidir.2 gencin hikayesi...Biri göremeli futbolcu Şeytan Rıdvan , digeri İstanbulda babası ile yaşayan Hayalet Cevher .Her ikiside aynı zamanda askere gitmişler, Güneydoguda cephede birlikte savaşmışlarır. her ikisininde askerden sonrası için beklentileri vardır. Rıdvan köyüne.mayına basmış ve goller atacagı sağ bacağı kopmuş olarak döner.Ne sözlüsü nede arkadaşları bıraktıgı gibi degildir. Cevher de aynı mayında sağ kulağını yitirmiştir.Ama en büyük yıkımı Marmara depreminde babasını enkaz altından çıkardıktan sonra yaşayacaktır.


MEZUNİYET :  Bir çok konu ve gençlerin bireysel ve birlikte  yaşadıkları ortam, çevre, edindikleri arkadaşlar, aileler  ve  etkileri. Aslında konu belki güzel ama çekimleri ve oyuncuların performansını beğenmedim. Sıradan bir film olmuş ve biraz da karmaşık olmuş gibi geldi bana. On üzerinden YEDİ.

Filmin konusu; Lisede okuyan ve mezuniyete hazırlanan bir grup gencin yaşadıkları sorunlar. Bir tıl önce intihar eden arkadaşları, yakınlıkları, kızların erkekler ile ilişkileri, erkeklerin sorunları, cinsellik, ilgisizlik...Bunun yanında yaşamdan beklentileri ve yapmak istedikleri ..

SADDAMIN ASKERLERİ : Açıkçası bu film neden ve ne amaçla çekilmiş anlayamadım. Peşmergelere Irak tarafından Saddam döneminde yapılan işkenceyi anlatıyor. Oynayanların bir çoğu Türk, filmin arasında Türkiye'nin Irak peşmergelerinin tek dostu olduğu falan söyleniyor. İşkence sahneleri belki gerçek ama abartılı çekimler. Ben çok karamsar buldum ve açıkçası beğenmedim. On üzerinden ALTI.

Filmin konusu; Kuzey Irak’ta Saddam Hüseyin döneminde Peşmerge köylerine yapılan baskınları, işkenceleri, aşk ve acı arasındaki ince çizgiyi çarpıcı görüntü ve diyaloglarla anlatan bir film.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bumerang, Yazarkafem ve Okunmanın keyfi ....

Blogumu devreye sokup yazılarımı yerleştirdikten sonra Facebook dışında acaba nasıl daha fazla okunabilrir diye araştırma yaparken BUMERANG'ı keşfettim.
Bumerang bir hurriyet.com.tr kuruluşu, tamamen ücretsiz, içinde bir çok farklı yenilik barındıran bir web sitesi, adresi http://bumerang.hurriyet.com.tr

Bumerang'ı incelerken içindeki ana menülerden birisi de YAZARKAFEM, blogunuzu refere ederek yazdığınız yazıları buraya gönderebiliyor ve geniş bir kitleye içeriğinizi sunmuş oluyorsunuz. 

Ben de önce hurriyet.com.tr ve sonra Bumerang'a üye oldum ve yazılarımdan bir kaç tane gönderdim. Denetimden geçtikten sonra yazım yayınlandı, ilk gün istatistiklere çok bakmadım, ancak ertesi gün baktığımda sonuç şaşırtıcıydı, 100den fazla okunma gözüküyordu,  ayın 13ünde yayınladığım yazıya bu kadar yüksek okunma alınca, diğer yazılarımdan da göndermeye başladım. 
  
13 - 18 Eylül arası sadece Dalmaçya gezisi hakkında yazdığım yazı şu ana kadar 672 kere okunmuş durumda, diğer yazılarımı da yavaş yavaş göndermete başladım. İlgi çeken yazılar hemen okunmaya başlıyordu. Şu anda toplamda 903 tıklanma sayısına ulaşmış durumda.
Bunu neden üzerine basa basa yazıyorum, sonuçta blogları olan bir çok arkadaşım var, okunmak güzel bir şey, daha geniş kitlelere kendini duyurabilmek önemli. O yüzden verdiğim adreslere üye olurlarsa bloglarının ve yazılarının okunma oranı artacaktır, ha bu benim için önemli değil diye düşünüyorsanız zaten bir şey yapmanıza gerek yok.
İlgili adres : http://www.yazarkafe.com
Ben yazılarımın okunmasını seviyorum, artı-eksi yorumlar, eleştiriler almakta hoşuma gidiyor. O yüzden benim gibi önemseyen arkadaşarım varsa hemen kaydolsun :)
Bu arada facebook'ta duyurduğum gibi tıklanma ve okunma oranlarınıza göre hurriyet.com.tr adresinde de blogunuzun ve yazılarınızın yayınlanması keyifli oluyor. 
Ücretsiz sunulan bu olanak sayesinde eminim kaliteli bloglar öne geçecektir. Bu hizmeti sağlayan hurriyet.com.tr 'a da teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgilerimle,
Haluk 
18.07.2010 11:35
--------------------------------------------------------------
Gönderilen Toplam İçerik 27 Onay Bekleyen 13
Onaylanan 14 Reddedilen 0
Onaylanma Oranı %51,85 Toplam Tıklanma Sayısı 903

16 Ağustos 2010 Pazartesi

cember.net ...2005'ten bugüne...

Aslında çok önceden yazılmış bir yazı olmalıydı, kişisel olarak benim hayatımda ama çevreme baktığımda hemen hemen yakınımdaki bir çok insanın hayatında çok önemli bir yer tutan, şu anda aktif olmayan ve XING grubuna satılan bir internet platformu.

1994 - 1995 senelerinde başlayan internet serüveninde hep yer aldım, ilk TurkNoktaNet ile başlayan Chat sevdamız, İrc, Mirc programları, dostluklar, sonra minik adımlarla başlayan ama kısa zamanda çok yol alan çöpçatan siteleri, arkadaşlık, evlilik, partner, oyun siteleri, bloglar derken aslına bakarsanız 15 16 senedir girip çıkmadığım bir yer kalmadı.

Bu süre içinde Facebook dahil olmak üzere, içlerinden tek ayırt ettiğim site cember.net oldu.

Cember.net'e bir arkadaşımın sayesinde 2005 Ekim ayında üye oldum, bir kaç denemeden sonra devam etmedim, sonra 2006 Şubat'ın da bir kaç kez girdim, o günden bugüne üye sayısı oldukça fazla artmıştı. İlk tanıştığım kişi Serpil Köse olmuştu, sonra da Sedo. Serpil'lerin bir tango gecesine katıldım ama sadece merhabalaştık, Sedo ise Taylan ve Cüneyt ile birlikte bir Büyüada gezisi düzenlemişlerdi. Sedo ile konuşarak ona katıldım ( daha doğrusu ikinci bölümüne katıldım, sabah uyanamayınca ilk bölümü kaçırmıştım ). Orada sevgili Ceco, Sedo, Taylan ve Cüneyt ile tanıştım.

Çok keyifli bir gün ve çok keyifli insanlardı. Sonraları Murat Koç, Canem Çabas, Attila İnce ve diğer arkadaşlar ile tanıştık, forumlarda konuşup tartışıyoduk, daha sonra etkinliklerde birlikte oluyorduk. Bir kaç etkinliğe katıldıktan sonra ben de bir etkinlik düzenlemeye karar verdim.

İlk bowling etkinliğime 38 kişi gelmişti, kendimce başarılıydım, yeni insanlar, yeni arkadaşlar ediniyorduk. Etkinlik o kadar jkeyfili geçti ki hemen arkasından bir tane daha düzenledim, bu sefer sayı 70 lere çıkmıştı. Herkesin desteği ile Bowlibg etkinliklerini düzenlemeye devam ettim. Ben düzenlemeyi bıraktığımda sanıyorum yirmiye yakın bowling turnuvamız olmuştu.

Bu arada Büyükada gezileri, Burgaz Adası gezisi, Anadolu Hisarı gezisi, fasıl gecesi, bar gecesi, Müzik gecesi ( burada da en büyük pay tabiki Emre'nin )  derken, grubun içinde bir çok etkinliğe imza attık, arkadaşlarım da beni hep destekledi. Artık hiç bir toplantımız 70 80 kişinin altına düşmüyordu. Tekne gezi etkinlikleri, fasıl etkinlikleri derken artık organizasyon oldukça büyümüştü.

Bir Akrep gecesinde Yekta ile tanıştık, daha sonra Özgür ve Gökhan'da aramıza katılınca etkinliklerimiz neredeyse ayda birden onbeşgünde bir olmaya başladı. Bursa'dan Burhan kardeşim de gruba dahil olunca Nostalji Geceleri, günübirlik turlar, kalmalı turlar, Sünnet Gölü, Abant, Ağva, Şile gibi etkinliklerimiz de oldu.

İnanılmaz bir grup olmuştuk. Maliyeti düşük organizasyonlar ile bir araya gelip eğlenmenin yolunu buluyorduk. Daha sonra doğum günlerini de parti ve etkinlik haline getirdik, dolayısıyla daha fazla yanyana gelmeye başladık. Cember.net kanalıyla sevgili olanlar da oldu, evlenenler de, mutlak ayrılanlar da olmuştur, ama biz bardağın dolu tarafını görelim.

Daha sonraları Ankara grubu ile birlikte Abant gezileri düzenledik, ilk gezimize 250, sonrakilere de 200 civarı insan geldi, Ankara İstanbul Bursa derken her sene bir kez Abant'a gitmeye başladık ve bu geleneğimizi dört yıl sürdürdük.

Ben sevgilim Pınar ile benim organize ettiğim bir tekne turunda tanıştım, 45 aydır birlikteyiz. Sevgili Yekta, benim altı yedi yıllık arkadaşım Belgin ile cember.net gecesinde tanıştı, yaklaşık iki senedir evliler. Sevgili Güray ile Mehtap yine bizim organize ettiğimiz etlinliklerde tanıştılar, onlar da bugün evli. Aklıma gelenler bunlar ama eminin daha fazlası da vardır.

Binlerce fotoğrafımız var cember.net olarak, gittiğimiz, bulunduğumuz her mekanda birlikteliğimizi, dostluğumuzu gösteren, anlatan. Bu tarz internet birliktelikleri çok zordur. Genelde kız tavlama, erkek bulma diye adlandırılan bu internet etkinliklerinde bizler bir aile gibi olduk, sorunlar olmadı mı oldu tabi, ama biz bunları grubun içinde hallettik. Forumlarımızı  iyi yönettik ( sağolasın Murat ve Taylan ), kimsenin kimseyi rahatsız etmemesini sağladık. Bugün bakıyorum da, 1000 küsur arkadaşım var facebook'ta, yarısından fazlasını cember.net kanalıyla tanımışım ve hala büyük bir çoğunluğu sosyal yaşamımda yer alıyor.

Sevgilİ Esra'nın organize ettiği Tavla, Okey turnuvaları daha sonra Meynune, Poker gbi oyunlar ile de süslenerek devam ettik, hala da iki ayda bir 20 30 kişi yanyana gelip oynuyoruz.

cember.net bizlere eğer istenirse insanların arkadaş olabileceğini öğretti. Aramızda barınamayanlar da oldu, ekislenler de, bizi sevmeyenler de, ama bizim de sevmediklerimiz oldu. Sonuçta, bizler bugün hala yanyana gelebilen bir arkadaş grubuyuz. yaklaşık 2 3 senedir cember.net yok ama hepimiz hala hadi buluşalım dediğimizde 30 40 kişi yanyana gelebiliyoruz. En yenimiz belki bir kaç yıllık arkadaş. Kimse kimseden fazla kopmamış, kimse kimseyi bir daha görmemek üzere silmemiş hayatından.

cember.net maceramız bundan yaklaşık 2 yıl evvel XING tarafından cember.net'in satın almasıyla kapandı ama bizler halen kendi aramızda cemberimizi kırmadan devam ediyoruz.

Bizler bunu başardık, hala da o başarının tadını yaşıyoruz. Bugün bir düşünce üzerine konuştuk, hadi bakalım ex cember.net günü yapalım diye, sanıyorum Eylül ayında bayramdan sonra bir Ex Cember.net gecesi yapacağız, umarım cember.net'li tüm arkadaşlar orada olur ..........

Sevgilerimle,
Haluk
16.08.2010 15:45