17 Eylül 2010 Cuma

Referandumdan sonra ......

Nasıl  referandum demokratik bir süreçse, referandum sonrası eleştiriler ve değerlendirmeler de demokratik bir süreç.

Peki, bu demokratik süreç sonunda halkımız ne demiştir, % 58 EVET, % 42 HAYIR.

Sonuçta çoğunluk değil, bir yarışma gibi sunulan Demokratikleşme yanıtlardan birisini seçmek zorunda olduğunuz, ama Joker kullanma hakkı ve Pas geçme hakkı olmayan bir yarışma şekline dönmüştür.

Halk ikiye bölünmüştür eleştirisine pek katılmıyorum, eğer bir seçim varsa halk her zaman ikiye veya daha fazlaya bölünecektir, doğal değil mi? Hani fantezik bir düşünce ama, halkımıza sorsalar ve deseler ki, Annenizi mi daha çok seviyorsunuz Babanızı mı? Ne yanıt vereceğiz? Seçimse, demokrasi için oyumuzu kullanmak zorundaysak, birisini seçeceğiz değil mi? Diyelim Annemiz % 58 çıktı, Babamız % 42 ...Bunu nasıl yorumlayacağız, Vatandaş Anneyi Babadan daha çok seviyor şeklinde mi? 

Evet'lerin içinde mutlaka bu pakete inanan ama Hükümetin politik görüş  ve uygulamalarına inanmayan kitleler olduğu gibi, Hayırcıların içinde, bu hükümeti destekleyen ama bu paketi son derece sakıncalı bulan kesimler de vardır.

Bu da seçimlerim doğal bir sonucu.
Ben ne olursa olsun, bu seçimde en büyük travmayı 12 Eylül'ü derinden yaşayan, eşini, dostunu, çocuklarını, arkadaşlarını 12 Eylül'den sonra kaybeden insanların yaşadığını düşünüyorum. Sağcı veya Solcu veya Muhafazakar, karşılarına o dönemin sorumlularını yargılayacağız gibi bir savla çıkan bu pakete kayıtsız kalamadıklarını düşünüyorum.

Referandum sonucunda EVET veya HAYIR çıkması aslında benim çok umurumda değil, ben HAYIR dedim ama EVET çıkmasına da üzülmedim, Neden? Çünkü önemli olan uygulamalardır, siz o paketteki Anayasa düzenlemelerini nasıl hayata geçireceklerini izlemelisiniz, HAYIR çıksaydı, bugünden farkı olmazdı, olmayacaktı, peki EVET çıktı, şimdi bizi ne farklılıklar bekliyor, Hükümet bu yasada getirmek istedikleri ve demokratik olarak aldığı EVET onayını nasıl hayata geçirecek? Bu önemli, bundan sonra takip edilmesi gereken de bu olmalı.

Bazı şeyleri yaşamadan anlamak zordur, hayatında doğurmamış bir kadının doğum sancısını anlatmaya benzer bazı şeyler, yaşandıkça ve tecrübe edildikçe bir takım şeyler yerine oturur. O yüzden EVET çıkması HAYIR diyen kesimi korkutmamalı, tam tersi, aslında Hükümetin bu uygulamaları hayata geçirmesi sırasında vermiş oldukları sözlerin ne kadarını yapabileceğini takip etmeli, küsmeden, kızmadan ve hatta bazı uygulamalarına da destek olarak, çünkü bu VATAN BİZİM, bu topraklar bizim, bu insanlar bizim insanlarımız. Onlara küsme ve onları yok sayma lüksümüz yok.

Bizlere düşen görev, doğrularımızı daha çok paylaşmak, doğru bildiğimiz şeyler içinde mücadelemize devam etmek. Bu milletten bir şey olmaz diyerek biz küsersek, meydanı cahillere bırakırız, onlar da istedikleri gibi at oynatırlar.

Artık bugün EVET-HAYIR'ı geçtik, önümüzde çok ama çok önemli bir PKK sorunu ve bu sorunu sürekli tetikleyen KÜRT Sorunu var. Silahla bir yerlere gidilemeyeceği artık anlaşıldı. Şehit olan askerlerimizi, vatandaşlarımızı duymaktan sinirlerimiz harap oldu. Bu sorun sadece Hükümetin sorunu değildir, bu Türkiye'nin sorunudur ve ivedilikle çözümlenmelidir. Aksi takdirde PKK Terörizmi bu halkı bölmeyi başarabilir ki bu da Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir tehlike oluşturur.

Özetle, Hükümet-Muhalefet ve Sivil Toplum Örgütleri bir an önce yanyana gelip, bu sorunu çözmek için ne yapacaklarını belirlemeliler, işin şakası kalmamıştır. Siyasi oyunların, menfaat çatışmalarının artık sonu gelmeli ve bu mücadeleyi veren herkesin bir amacı olmalı, o da TÜRKİYE CIMHURİYETİ'ni korumaktır. Madem bizlerin oyları ile oralara geldiler, bunu da hakkını vererek yapmalılar. Aksi takdirde gerçekten Türkiye'yi dünden, bugünden daha büyük bir kaos beklemektedir. 

Umarım bizler tarafından seçilen bu seçilmişler, bunların farkında olup bir araya gelmeyi başarabilirler....

Sevgilerimle,
Haluk
17.09.2010 08:30

16 Eylül 2010 Perşembe

Carpe Diem

Carpe Diem sözcüğü artık Türkçemize yerleşmiş durumda. Ne demek peki Carpe Diem?

Herkes kısaca tanımını ANINI YAŞAMAK diye yapıyor. Biz de Anını Yaşamak diyelim, ancak burada da her yerde her zaman olduğu gibi fikirleri, savunanlar ve karşı olanlar var.Şimdi Anını Yaşamaya karşı olma ve savunma olayına geçmeden, şuna değinmek istiyorum.

İnsanlar nelere karşı çıkarlar? 

Kendinizi örnek alın, irdeleyin bakalım, nelere karşı çıkıyor sunuz?

Ben kendi fikrimi söyleyebilirim, yüzde yüz doğru bildiğim bir şeyin tam aksini savunan insanlara karşı çıkarım, ama ben bir mühendisim, verilerle konuşmayı severim, o yüzden yüzde yüz emin olduğuma karşı çıkanla savaşırım.

Ancak, yaşam istatistiklerle yaşanmıyor, birisinin yaşadığı yaşama karşı çıkamam. Seçimlerine karşı çıkamam. Hayatında kendisi için aldığı kararlara karşı çıkamam.

Dikkat ettiğimse, insanlar kendi yaşamak istediklerini (ki bir çoğu bunu içten bilir ama kendisine bile itiraf edemez) ama yaşayamadıklarını bir başkası yaşarsa karşı çıkıyor. Olaya ben olsam böyle yapardım diye yaklaşmıyor, bu yanlış diye yaklaşıyor.

Onun ki ona göre doğru değil, herkes için doğru.

Halbuki, herkesin yetiştirilme tarzı farklı, eğitimleri, arkadaşları, yaşadıkları, çevresi farklı, yaşama bakış açıları farklı, yaşamak istedikleri farklı. Onun yaşadıkları dışında bir yaşam yaşarsam ben yanlış oluyorum. Onun kabulleri dışında kabullerim varsa da hata yapıyorum. Neyse....

Anını Yaşamak dedik. Önce neden savunuluyor.

Hepimiz internet mail gruplarından değişik mailler veya köşe yazarlarından bir çok yazı okuyoruz. Özetle deniyor ki anınızı yaşayın. Anı yaşamak kolay bir şey mi? Hele Türkiye gibi baskılar altında gelişmiş bir kuşak ve bu kuşağın meydana getirdiği bir gençlik yaşıyoruz. Ben ve yaşıtlarım ne babalarımız, annelerimizin çektiği sıkıntıları yaşadık, ne de bugün çocuklarımızın yaşadığı hayata uyum gösterebiliyoruz. Boşanma oranları, evlilik oranlarını ikiye katlamış durumda.

Sevgili yaşamları kısalmış, kadın-erkek ilişkilerinin yaşandığı internet, çöpçatan siteleri almış başını gitmiş, emek unutulmuş, giderse gitsin hemen yenisini bulurum denip, netten sevgili avına çıkılmış, düne kadar erkek nedir, kadın nedir, sex nedir, cinsellik nedir, sevişme nedir bilmeyen bir toplum, bidenbire internet yoluyla bir numaralı sex ustası olmuş. Böyle bir ortamda Anını Yaşamaktan bahsetmek sizce de zor bir kavram değil mi? Anını Yaşamak erkek açısından baktığınız da çapkınlık, tanış, yat, arkasını düşünme, dün dündür bugün bugün mantığıyla hareket etmek, kadın içinse bir cinsel ortamda onenightstand denilen bir gecelik buluşmalar ile birleştirilmiş durumda.

Yeni tanıştığınız birisine, ben Anımı Yaşarım deyin bakın, size hangi gözle bakıyor. Neyse lafı çok uzatmadan, ben savunan taraf olarak ne anladığımı söyliyeyim. Ben CARPE DIEMciyim. Anını Yaşarım. Anımı yaşamam demek benim sorumsuz, çapkın, ahlaksız olmam demek değil. Tam tersi benim yaşadığım anıma verdiğim değeri gösterir.

Dünü değiştiremem, yarını bilemem, anca yaşadığım anı bilirim ve hayallerle değil, ne istiyorsam onu yaşamak için verdiğim çabayı gösterir. Ve bilirim ki, anlar birbirlerini takip eder. Mutlu yaşadığım bir anın, bir sonrası da mutlu devam edecektir. Mutlu olacağım anları uzatmak benim elimdedir. O anımı huysuzlukla, geride bıraktıklarımı düşünerek, keşkeler ile de geçirebilirim. Ne kazancım olacak peki?

Hayata bakış açınızı, sizi mutlu edeceğini düşündüğünüz anları yaşama üzerine oturtmanız dileğimle......:

Sevgilerimle.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Yılmaz Özdil hakkında ....

Son yılların en gözde yazarı Yılmaz Özdil. Facebook'tan tutun da internette nereye el atsanız Yılmaz Özdil hakkında kurulmuş fan grupları, sayfalar, anlatımlar, yazıları, yazılarına yorumlar, küfürler, takkdirler, tehditler bulabilirsiniz.

Ben de bir Yılmaz Özdil fanatiğiyim. Facebook'ta 1 Kadın - 1 Erkek dizisi paylaşımlarından sonra en çok paylaşılan şeyin Yılmaz Özdil'in yazıları olduğunu düşünüyorum. Az değil, binin üzerinde arkadaşım var listemde, bu kişilerin ortak paylaşımlarını az çok kendi profilimden görebiliyorum, bu yüzden bu istatistiği rahat verebiliyorum.

Yılmaz Özdil'i bu kadar severken, hele İzmir yazılarını keyifle okurken düşündüm. İyi tamam  ben  ve bir çok ama gerçekten bir çok arkadaşım bu adamı çok seviyoruz ama ne kadar tanıyoruz? Eh kişisel olarak gidip Yılmaz Bey biz seni tanımak istiyoruz, bize hayat hikayenizi anlatır mısın diye soracak durumda olmadığımıza göre, çare İnternet dedim ve Yılmaz Özdil'i biraz daha iyi tanıyabilmek için İnternette araştırma yaptım.

Önce google'a YILMAZ OZDIL yazdım, 277.000 sonuç geldi, sanırım hepsi Yılmaz Özdil değildir diye düşündüm, öyle ya hepsini kontrol edebilme şansım yok ama ilk bir kaç binden sonra Yılmaz da geliyor, Ozdil de, eh Türkiye'de bir tane Yılmaz Özdil'mi var, onu da bilmiyorum ama 277.000 fena bir sonuç değil.

Ekşi sözlük, vikipedi, şu bu derken aradığım aslında nerede doğduğu, annesi kim, babası kim, hala hayattalar mı, evli mi, bekar mı, çocuğu var mı, neler yaptığı, nasıl gazeteci olduğu, nerelerde çalıştığı falan. Vikipedi kısa bir özgeçmiş sunmuş, sonra baktım bir çok site aynı öz geçmişi sunup duruyor, herhalde Yılmaz Özdil böyle bir kısa öz geçmiş hazırlayıp tüm medyaya dağıtmış diye düşündüm.

Araştırmaya devam ediyorum, google'da karşıma çıkan bilgilerin bir çoğu yazdığı yazılardan, benim istediğimse biyografisi, araştırmaya devam, eninde sonunda bulacağım, kimdir, nedir....

Birden karşıma bir sayfa geliyor, CİHAN HABER DERGİSİ, ömrümde duymadığım bir haber dergisi, Yılmaz Özdil ile röportaj yapmışlar, tamam diyorum, buldum, e bu bir röportajsa mutlaka hayatını anlatan biraz bilgi vermiştir, o vermese bile röportajı yapan kişi mutlaka sormuştur, okumaya başlıyorum.....

Yok bu da değil, burada bir çok bilgi var ama benim aradığım hala yok, belki buradan biraz alıntı yapabilirim daha sonra, en azından Yılmaz Özdil'in kendisinin söylediği şeyler...

İnanılacak gibi değil, bir çok sitede Yılmaz Özdil'in hayatı şöyle başlıyor.. İzmir doğumlu ...Anladık İzmir doğrumlu ama kaç senesinde, nedense bu yok, kaç doğumlu olduğuna taktım, ille bulacağım, araştırmaya devam ....

Pes etmiyorum, google'da 4. sıraya geldim, yaklaşık 10 12 tane siteye girdim, hepsi BİYOGRAFİ diyor ama hepsi aynı, hepsi birbirinden kopya, bunu anlamakta zor, hepsi " İzmir doğumlu " diye başlıyor, devam ediyorum, bulacağım ....ama bir taraftanda Yılmaz Özdil'in doğum tarihinin neden bu kadar sır olduğunu düşünmeye başlıyorum, bu Yılmaz Özdil tarafından mı böyle isteniyor acaba diyorum....

Yok artık vazgeçiyorum...bulamadım, bari bulduklarımı sizlere kısaca özetleyeyim de benimle birlikte sizler de öğrenin, tabi bunları bilen bir çok arkadaşım vardır mutlaka, ben bilmeyenler için yazıyorum..

İzmir doğumlu Yılmaz Özdil.....İlkokul, ortaokul, lisesini bilemiyoruz, yok öyle bir bilgi, ama hangi Üniversite gittiğini biliyoruz, BİNGO ...Yılmaz Özidl Ege Ünivesritesi Basın Yüksek Okulu mezunu, süper değil mi, en azından bu bilgi var ama dahası var, eşinin adı Hülya ve aynı Ünivesitede 3. sınıftayken tanışıyorlar, ne zaman evleniyorlar yine bilmiyoruz, ama evliliklerinden bir kızları oluyor, adı Pelin, kendisi şöyle diyor, kalbimin deli gibi attığı kadın 19 yıllık eşim Hülya ve 17 yaşındaki kızım Pelin ( burası Ayşe Arman'dan çalma :)

Sonra, Yeni Asır gazetesinde çalışmaya başlıyor, sonra İstanbul Star gazetesi, çalıştığı her yerin tirajını arttıra arttıra değişimlere devam ediyor, sonra ATV-Sabah ve sonra Hürriyet ve tabi şimdi de hem Hürriyet / Fanatik'te yazarken, hem de Uğur Dündar ile birlikte Star TV Ana Haber Bülteni Yayın Yönetmenliği.....

İşte bizlerin fanatiği Yılmaz Özdil'den İnternette bulabildiklerim, daha bir çok şey yazılabilir, bulunabilir hakkında, bire bir röportajları, hayat görüşü, şu bu bir çok kişi tarafından yayınlanmış.

Çok sevdiğim ve fenomeni olduğum birisi Yılmaz Özdil ama hala kaç yaşında bilmiyorum :))) Belki Sayın Yılmaz Özdil bir gün biz fenomenlerini ve sevenlerini düşünerek biyografisini paylaşır köşesinde ama onu biraz yazılarından tanıyorsak bunu yapmayacağını biliriz :))) O hiç bir zaman kendisini ön plana koyan birisi olmadı ve sanırım bu saatten sonra da olmaz .....

Sevgilerimle,
Haluk
15.09.2010 12:00

Spartacus ve İnvasion ( İstila ) .......

Film yanında Dizi seyretmeyi deoldukça fazla seviyorum. Örneğin; 24 dizisinin gerçekten tiryakisiydim, 8 bölümünü de nefes bile almadan izledim, sonra Fringe, Prison Break, Flashforward, Galactica, 4400, Dexter, Nip Tuckve tabi LOST. Daha aklıma gelmeyen onlarca dizi. Bir de bunları Tivi'den değil, DVD'lerini alıp seyrediyorum ki arada reklam olmadan ve peşpeşe seyredebileyim. Rekorum 24 dizisinin 24 bölümünü 1,5 günde seyretmek, sanıyorum Sezon 7 idi, zamanım da vardı ve neredeyse uyumadan seyrettim :)

Bugünlerde bir çok dizi ya bitti, ya artık çekilmiyor veya yeni bölümleri çekiliyor. O yüzden dizi bulmakta zorlanıyorum, tabi bahsettiğim Aksiyon Dizileri, yoksa komedi, dram tarzı dizi bir çok var ama ben biraz aksiyon ve gerilimciyim sanırım.

Örneğin FRINGE, heyecanla beklediğim bir dizi, bakalım ne zaman devreye girecek, çekiliyor mu bilmiyorum ama  durdurulduğuan dair bir bilgim yok.

Dizilerde beklediğim senaryonun dizi dizi değil de, peş peşe takip etmesi. O yüzden House, Gray's Anatomy, Bones, CSI tarzı dizileri denk gelirsem Tivi'de izliyorum, hiç birisinin DVD sini almıyorum.

Öncelikle SPARTACUS'dan bahsetmek istiyorum, Tivi'de gördüm, yakında geliyor, şu kanalda oynayacak diye. Ben DVD'de aylar öncesinde Sparatacus'u bitirdim, Tivi'de oynayacağını duyunca çok şaşırdım, çünkü dizi resmen soft porno. İnanılmaz sahneler, inanılmaz çekimler var TAMAM ama kesinlikle ailecek seyredebileceğiniz bir dizi değil. Diyelim bir bölüm 1 saat sürüyor, inanın bana yarım saati cinsellik içeriyor ki hani cinsellik öyle böyle değil, oldukça fantezik ve marjinal şeyler. Seyreden arkadaşlarım bana hak verecektir.

Sonradan öğrendim ki, bir çok sahnesi sansürlenecek ve ondan sonra oynatılacakmış. O zaman da bir başka yorum yapacağım, hiç seyretmeyin, çünkü anlamayacaksınız. Spartacus dizisi cinselliği ile bütünleştiği için güzel bir dizi olmuş, cinsellik ve seks filmin başrol oyuncuları. O sahneleri kesmeye başladılar mı, seyredeceğiniz dizi hiç bir şeye benzemeyecek, bundan emin olabilirsiniz. O yüzden tavsiyem bulabilirseniz ve seyretmeyi arzu ediyoranız, bence DVD'sini bulun alın ve seyredin ama tekrar ediyorum, AİLECEK seyredeceğiniz bir dizi değil.

İkinci bahsetmek istediğim dizi INVASION, yani İSTİLA. Benzer konuda daha önce Nicoel Kidman oynadığı bir film seyretmiştim, çok keyifliydi. Ben dizinin ilk seyrettiğim bir kaç bölümde biraz amatör bir dizi galiba diye düşünmüştüm ama sonradan oldukça beğendim. Konu çok yabancı değil, yine Uzaydan gelen yaratıklar, onları bulanlar ve onların bulunmasını istemeyenler arasında. Oldukça keyifli bir dizi, oldukçada uzun, 1. Sezonu 20 bölüm sanıyorum, gerçi henüz 14 veya 15. bölümdeyim ama kesinlikle tavsiye ediyorum.

Güzel ve keyifli seyir dileklerimle....

Sevgiler,
Haluk
15.09.2010 10:00

14 Eylül 2010 Salı

Bin üç yüz on GÜN .........

Aşağıdaki  yazımı 14 Ekim 2009 tarihinde yazmışım, yani yaklaşık 11 ay önce. Bugün 14 Eylül 2010. Ve biz sevgilimle 3 yıl 11 ayımızı tamamladık bugün, yani DÖRT KOCAMAN SENEYİ tamamlamaya sadece 1 ayımız kaldı.

Yazılarımda  hep birlikteliklerin zorluklarını yazmışım, zamanın tadını çıkartmayı,  gereksiz şeyler ile mutluluğun gölgelenmemesini anlatmaya çalışmışım.

Genelde dışarıdan gazel okumak kolaydır, şöyle yapın, böyle yapın dersiniz, keşke şunları deneseydiniz dersiniz. Halbuki, önemli olan aslında sizin kendi hayatınızda neyi nasıl yaptığınızdır. Hani önce iğneyi kendinize batırıp, sonra çuvaldızı başkasına batırmanız gerekir.

Biz bunu şimdiye kadar yani, 1310 gündür başarmışız. Bizim de sorunlarımız olmuştur, olmaya da devam edecektir. Ancak bizim bu kadar uzun sürmesinde en önemli unsur, biz asla birbirimize saygıyı kaybetmedik, asla birbirimizin özgürlüğünü etkilemedik. Birbirimizi sıkmadık, germedik, kasmadık. Kızgınlıklarımızı da konuşarak ve birbirimizi anlamaya çalışarak GİDERMEYİ değil, ÇÖZÜMLEMEYİ tercih ettik. O yüzden de yaşadığımız sıkıntılı anların ardından kafamızda hiç soru işaretleri kalmadı.

Bugün 14 Eylül 2010 Salı günü 13:10. günümüzü tamamladık. Mutluluk zorla elde edilemez, mutluluk sadece bir tarafın mutluluğuyla da olmaz, karşılıklı bir denge varsa ve bu dengeyi etkileyen mutlu ve mutsuz anlar birlikte paylaşılabiliyorsa ve çözüm konusunda her iki tarafta istekli ve bu birlikteliği sürdürmek istiyorsa, bundan daha keyifli bir birliktelik yaşayamazsınız, çünkü siz bir şeyin hep farkındasınızdır, sevdiğinizin ve sevildiğinizin.

Buna yürekten inanmışsanız, gerisi teferruattır. 

Canım sevgilime geçen bu 4 senede bana verdikleri için, yaşattığı mutluluklar için çok teşekkür ediyorum. Yaşamımda olduğu için çok mutluyum, neşeli - hüzünlü anlarımda yanımda olduğu için çok mutluyum, nice 14'lü günlere diyorum, seni seviyorum Pınar'cığım..

Haluk
14.09.2010 13:10


-------------------------- 14.10.2009 tarihindeki yazım ----------------------

Dile kolay, tam 3 yıl, yani 36 ay, yani yaklaşık 1100 gün Pınar ile birlikteyiz.

İlişkilerin, sevgilerin, emeklerin, birlikteliklerin çok kolay yaşanıp, çok kolay tüketildiği bir zamanda 1100 günlük bir birliktelik.

İlişkimizi ilk konuşmaya başladığımızda, ben “ kısa süreli ilişkiler yaşadım, umarım seninle uzun sürer, ben elimden geleni yapacağım “ dediğimde Pınar dönüp gülümsemiş “ ben kısa süreli ilişkiler yaşamam “ demişti. O zaman ben de gülümseyerek “ zamana bırakıyoruz yani “ demiştim. Evet, zamana bıraktık ve bugün üçüncü yılımızı bitiriyoruz.

Aslında ilişkileri devam ettirebilmek hem çok zor, hem çok kolay. Bu sadece bizler için geçerli değil, bence bütün ilişkiler için geçerli.

İnceleyin, irdeleyin ilişkileri inanın zorlaştıran bizleriz. Herşeyden önce ilişkimizi başladıktan sonra öyle hızlı ve anlamsız bir şekilde üst noktalara taşıyoruz ki, sonradan, tanıdıkça yaşanılan olaylarda da aynı hızla düşmemize engel olamıyoruz.

Birbirimizi zaman içinde tanımaktan ziyade, birlikteliğin başında hem de tüketecek kadar hızlı tanımaya çalışıyoruz ve bir süre sonra bakıyoruz ki aradığımız, beklediğimiz kişi o değil, sonuç; kısa süreli birliktelikler, gösterilen ilginin yanlış anlaşılması veya yanlış yönlenmesi.

Bir yerden mi duydum, okudum veya kendim mi uydurdum bilemiyorum ama son beş altı senedir söylediğim bir şey var, o da “ Zamanı öne çekme, bırak zaman kendiliğinden gelsin “.

Biz bilinçli veya bilinçsiz Pınar ile birlikte bu kuralı uyguladık, birbirimizi tüketmeden, zaman içinde ve zamanında yaşadık yaşanması gereken ne varsa. Birbirimize saygımızı asla kaybetmedik. Her konuda anlaştık mı, hayır tabi ki, anlaşamadığımız noktalar oldu ama biz bir çok ilişkide zor yaşanan bir şeyi becerebildik diye düşünüyorum, biz konuştuk, belki tam zamanında değil ama her zaman birbirimizle konuştuk, olayı sıcağı sıcağına değil, soğuduktan sonra, daha objektif ama mutlaka konuştuk.

Yukarıda bahsettiğim gibi, zorlaştırmakta, kolaylaştırmakta bizim elimizde, biz birbirmiz için kolaylaştırmayı tercih ettik, zorlu anlarımız da dahi hep bunu düşündük, zaten ikimizden birisi daha farklı düşünseydi, bu ilişkinin 1100 güne dayanabilmesi mümkün değildi. Mutlaka ikimizden birisi pes ederdi.

Sonuçta bugünlere geldik, mutsuz anları iki elin parmakları kadar az olan koskoca 1100 gün. Saygının, sevginin ve birbirinin yaşamına duyulan önemin ve güvenin getirdiği mutlu bir 3 yıl.

Nice yıllara diyorum ve bütün arkadaşlarımın huzurunda Pınar’ın hayatıma getirdiği tüm güzellikler ve yaşattığı mutluluklar için İYİ Kİ varsın ve İYİ Kİ benim sevgilimsin diyorum, seni seviyorum Pınar Akdeniz.

Sevgilerimle,
Haluk
14.10.2009 00:30

13 Eylül 2010 Pazartesi

Medusa'nın hikayesi .....

Bildiğiniz gibi çok film seyreden birisiyim, bir çok farklı ülkenin, konunun filmlerini seyrediyorum. Dikkat ettim de en çok beğendiğim, sevdiğim filmlerden birisinde bir başrol oyuncusu var, kim olduğunu birazdan açıklayacağım, önce bu konuyu yazmak nereden aklıma geldi, onu yazmak istiyorum.

Sevgili kız kardeşimin misafirleri Yurt Dışından Türkiye'ye gezmeye geldiler, kardeşim de rica etti, birlikte bir plan yapalım da gezdirelim diye. Biz de bir plan yaptık ve gezdirmeye başladık. Doğal olarak gezdiğimiz yerlerden birisi de Yerebatan Sarnıçları oldu. Daha önce de bu sarnıcı gezmiştim ve çok etkilenmiştim.

Bilenler, gezenler bilir, Yerebatan Sarnıc'ın da bir MEDUSA sütunu vardır, en sonda ters dönmüş olarak.

Evet, benim etkilendiğim başrol oyuncusu MEDUSA. En son Titanların Savaşı filminde yine Medusa vardı. Hani gözlerine baktığınız da taş olduğunuz Medusa.

Google'dan Medusa'yı araştırmaya başladım, öyle ya, bu kadar filme konu olmuş, hepsinde de başı kesilerek öldürülen Medusa'nın mitolojik hikayesi neydi? Bakın Medusa için Vikipedi nasıl bir tanımlama yapmış;

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.


Medusa hayata çok güzel bir kız olarak başladığında, Athena onu çok kıskanmıştı. Poseidon'un Medusa'nın güzelliğinden başı öylesine dönmüştü ki, ona Athena'nın tapınaklarından birinde sahip oldu. Bu Athena için son derece aşağılayıcı bir davranıştı, o da Medusa'yı bir Gorgon yaparak cezalandırdı. Medusa, bir insan olarak doğduğu için ölümlüydü.


Bu cezayla yetinmeyen Athena, daha sonra, Perseus'a onu yakalayıp öldürmesi için yardım etti. Perseus, Medusa'nın başını kestiğinde, Poseidon'dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırladı. Kan damlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüştüler. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus'u öldürmüştür.


Perseus Medusa'nın kestiği kafasını alıp gittikten sonra, Athena olay yerine geldi. Medusa'dan geriye ne kaldıysa inceledi. Derisini yüzüp Aegis'in markası yaptı. İki damla kanını da Kral Erichthonius'a biri hastalıklara deva, diğeri öldürücü bir zehir olarak hediye etti.



Oldum olası Yunan Mitolojisini çok severim. Hikayeleri gerçekten çok etkileyici. Kültür turlarına giden arkadaşlarım bilir, eğer iyi bir rehberiniz varsa, gezerken anlattıkları mitolojik hikayeler ile gezdiğiniz tarihi yerler hep örtüşür. 

Özellikle Ege ve Akdeniz Kültür Turlarında gezdiğiniz her yer ile ilgili bir mitolojik hikaye vardır.

Medusa benim çok etkilendiğim bir mitolojik hikaye, paylaşmak istedim :)

Sevgilerimle,
Haluk
13.09.2010 10:25

8 Eylül 2010 Çarşamba

Sherlock Holmes üstüne bir yazı...


Oldum olası Polisiye Romanlarını çok severim, bun yanında da Gerilim, Aksiyon ve Soğuk Savaş sırasındaki muhteşem Casus Romanlarını. Kitaplığımda bulunan kitaplar üzerine bir istatistik yapsam Polisiye ve Aksiyon kitapları sanırım yüzde seksenini oluşturuyordur.

Film seçimlerimde benzerdir, ağırlığım Gerilim, Aksiyon, Polisiye, Soğuk Savaş dönemleri, 2. Dünya Savaşı ve Hitler dönemi gibi filmlere ağırlık veririm.

Yazımın konusu ise Sherlock Holmes. Son seyrettiğim filminden dolayı değil, son seyrettiğim BBC tarafından çekilen Sherlock dizisinin 3 bölümünü tamamladıktan sonra yazmak istedim.. 

Bir hayal kahramanı ama müzesi var, daha fazlasını okuduğunuzda resmen yaşamış bir kişi gibi algılıyorsunuz. benim en çok ilgimi çeken 1900 lu yıllarda geçen bu olaylar ve yazılan romanların bugüne uyarlandığında neler olduğu. Mesela;  BBC tarafından çekilen SHERLOCK dizisi mükemmel bir örnek. Sherlock bir çok olayı Blackberry'si ve Laptopu ile çözüyor. Teknolojinin nimetlerinden dibine kadar faydalanıyor. Dizi çok keyifli, sıkmıyor, ben filminden aynı keyfi alamamıştım açıkçası ama bu dizisi çok keyifli olmuş. Özellikle aşağıda okuduğunuzda göreceğiniz TÜMDENGELİM yöntemi çok etkileyici. 

Bence sıkılmadan aşağıdaki vikipedi tanımını okuyun, BBC'nin dizisinde bunların hepsini görebiliyorsunuz, resmen sanki ansiklopedileri yan yana getirip, eski bilgiler ile karıştırarak 2010 senesinde bir Sherlock Holmes yaratmışlar.

O zaman gelin birlikte bakalım,  kim bu Sherlock Holmes?


Sherlock Holmes, Sir Arthur Conan Doyle tarafından oluşturulan hayalî dedektif kahraman, polisiye edebiyatının önemli ilk kişiliklerinden biridir. Gazetelerde basılmış, ve polisiyenin halk arasında yaygınlaşmasına yardımcı olmuştur.


Arthur Conan Doyle'un yarattığı hayalî dedektif 6 Ocak 1854'de Londra'da doğmuştur. İlk hikâyesi olan Kızıl Soruşturma 1887 yılında gazetede basılmaya başlanmıştır. Sherlock Holmes, dedektif kahramanlar içerisinde belki de en meşhur olanıdır. Olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanmaktadır, sorduğu soruların cevaplarınının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder, yani yöntemindeki fark, ipuçlarını biraraya getirip bir çözüm bulmak yerine, elindeki ipuçlarından anlamlı bir bütüne ulaşmaya çalışmaktır; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sigara izmaritlerinden, el yazılarından, ayak izlerinden, ve her türlü bilgi kırıntısından sonuca ulaşır.


Yazar Doyle, Holmes karakterini yaratırken dönemin ünlü doktorlarından Profesör Joseph Bell'i kendisine örnek almıştır. Bell, Sherlock Holmes maceralarında sıkça karşılaşılan gözlemleme yöntemini hastalarıyla ilgili bilgi sahibi olmak için kullanır ve bu yöntemi tıp öğrencilerine öğretirdi.Holmes, işiyle ilgili olmayan hiçbir konuya ilgi duymaz, işine yarar diye sosyete haberlerini takip eder ama Dr. Watson'ın Holmes'ün politika bilgisine verdiği not on üzerinden sıfırdır. 


Hatta bu konuda abartıya kaçıp, "dünyanın güneş etrafında döndüğünü bilmek işime yaramıyorsa, neden bu bilgiyi kafamda tutayım ki" dahi diyebilmiştir.


Aslında varolmayan bu detektifin kitaplarda her zaman adresi olarak gösterilen ve bugün müze olan evi İngiltere'de Baker Sokak 221B'dedir. Holmes, kendi dönemi için oldukça bohem bir adamdır, garip zevkleri de vardır ve aynı zamanda bipolar kişiliğe sahiptir. Morfin ve kokain kullanır ve bunları evdeki garip yerlere koyar, usta bir eskrimcidir,çok iyi keman çalar, Irene Adler dışında takdir ettiği veya hayatına giren bir kadın yoktur. Yunanlı Tercüman Hikayesinde, Holmes'ün bir ağabeyi olduğu ortaya çıkar. Mycroft'un, İngiltere Hükümetinde oldukça özel bir görevi bulunur. 


Dr. Watson, bu kurgudaki en önemli yere sahiptir çünkü yazarın okuyucuya anlatmak istedikleri onun Holmes'e sorduğu sorular sayesinde ortaya çıkar. Holmes, hem onu kıskanan hem de ona hayranlık duyan ve asla olay çözmeyi beceremeyen Scotland Yard dedektifleri tarafından ya da Baker Sokak'taki evine gelen müşteriler tarafından yardıma çağırılır. Dr. John Watson, Sherlock Holmes ile "Kızıl Dosya" macerasının başında karşılaşır. Afganistan'dan dönen Watson, bir ev arkadaşı arayan Holmes'le tanıştırılır. İlk başlarda Holmes'un gözlem ve çıkarım yeteneklerini göz ardı eden Watson, sonraları bu yetenekleri büyük hayranlık ve güven duymaya başlar. Watson, Sherlock Holmes'un 23 yıllık kariyerinin 17 yılını kaleme almıştır. Yazdığı hikâyelerin bir çoğu Holmes tarafından, aşırı duygusal ve sansasyonel olmakla eleştirilir.


Sherlock Holmes gibi dedektifler gerçekten var mı bilmiyorum ama yönteminin çok zekice olduğunu ve uygulanabilse çok işe arayacağı aşikar.

Sevgilerimle,
Haluk
08.09.2010 18:30