12 Ağustos 2010 Perşembe

Duygu muhtacıyım .....

Bu söz seyrettiğim bir filmden aklımda kaldı.

Evli bir adamla ilişki içinde olan ve aynı zamanda seks bağımlısı olan bir kadının, sonunda seks bağımlıları terapisinde konuşmaya başladığı bir söz; " seks bağımlısıyım ve aynı zamanda duygu muhtacıyım ".

Uzunca bir süredir bu konuda yazılar yazıyorum ama bu iki sözcüğü yan yana hiç düşünmemiştim. DUYGU MUHTAÇLIĞI.

Acaba bugün mutlu olmasada birlikteliğini götürmeye çabalayan insanların aslında içinde oldukları durum böyle bir şey mi? Duygularımız bizim her şeyimiz. Hiç bir şeyi duygusuz yaşayamıyoruz, yaşayanda da hep bir şeyler eksik.

Örneğin, acı duygusu, kendinden nefret etme duygusu. Filmde kadına soruyorlar, evli birisiyle yaşadığınız bu ilişki sizin canınızı acıtmıyor mu diye, kadın o duyguyu yaşamak istiyorum çünkü bu duygularım olmazsa ben bir hiç olurum diyor.

Yaşamımız da bir çok duyguyu aynı veya farklı zamanlarda yaşamıyor muyuz? Mutsuz bir yaşam sürdüğümüzü bile bile hala o yaşama devam etmiyor muyuz? Veya sevgi olmadığı halde birliktelikler yaşamıyor muyuz? Acaba boşta kalma veya hiç bir şeye karşı bir duygu hissedememek bizi içten içe daha karamsar, daha melankolik mi yapıyor? Depresyonlarımızın ana nedenlerinden biris değil mi duygu eksikliği?

Duyguya muhtaç olmak bir bağımlılık olarak gösteriliyor. Nefret, Sevgi, Aşk gibi hayayımıza şekil veren duygularımızı neye mal olursa olsun yaşamaya çabalıyoruz.

Yıllar öncesinde bir kız arkadaşımın da filmdeki gibi evli bir adamla ilişkisi vardı, ama sorun şu ki o evli olduğunu bilmiyordu, öğrendikten sonra çok üzüldü. Sormuştum o zaman, ne yapacaksın, sana yalan söylemiş işte, evli olduğunu saklamış, herhalde bitireceksin demiştim, hayır demişti, bitiremem, şu nda ona çok ihtiyacım var, üzüldüm, canım yandı ama bitiremem, devam edeceğim.

O zaman çok iyi anlayamamıştım, kendisine yalan söyleyen birisine olan bu sevginin gerçek tarifi ne. Şimdi kendimce, onun o insana değil, o insanı sevmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. O karşılık beklemiyor sadece kendi duygularını tatmin edecek bir liman arıyor, maliyeti ne olursa olsun.

Bilmiyorum, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ama benim kendi görüşüm, duygulara tamam ama asla duygularımıza esir olmamalıyız diye düşünüyorum, duygularımız bizi bağımlı hale getirirse yaşam da bir çok noktada üzülme ve hayal kırıklığı yaşama şansımız artar.

Sevgilerimle,
Haluk
12.08.2010 15:30

Kitap - Tavsiye : Öğretmenim Mori'yle Salı buluşmaları

Bu kitabı arkadaşım Arzu bana doğum günü hediyesi olarak vermişti. Bir çırpıda okuduğum bir kitap oldu. Bu kitaptan aslında yazılarımda çok alıntı yaptım ama kitabı hiç bir zaman tanıtmadım.

Demin Mori'nin kitabından yine ölüm üzerine yazı yazınca aklıma sizlere bu kitabı tavsiye etmek geldi.

Mori aslında ölmek üzere olan bir yaşam öğretmeni, üniversitede bir profesör, sınıfında olan bir öğrencisi ( Mitch Albom ) ile hayat üzerine her Salı hayat ve yaşam üzerine buluşup konuşuyorlar. Öğrencisi için bu bir tez.

Mori ve öğrencisi yaşamın içindeki bir çok farklı konuda konuşuyorlar; Yaşam, Evlilik, Aile, Toplum, Merhamet, Ölüm, Korku, Yaşlanma, Pişmanlıklar, Para ...

Mori deneyimlerini ve düşüncelerini aktarıyor. Ayrıca bugün araştırırken de öğrendim ki bir de filmini çekmişler, hemen onu da temin etmeye çalışacağım.

Mori'nin düşüncelerini tamamen paylaşmayabilirsiniz belki ama bir çok konuda söylediklerini dikkate almakta fayda olacağını düşünüyorum.

Özetle; okumayı seven ve güncel yaşamda karşımıza çıkan bir çok konuda fikir yürütebilmemiz açısından içeriği zengin bir kitap olarak tavsiye ediyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
12.08.2010 13:15

Sinema - Tavsiye : Afterwards .....

Günümüzde en çok yazı yazılan ve filmi çevrilen konulardan birisi Ölüm ve Ölümden sonraki yaşam.

Afterwards filmi de bu konuyu farklı bir bakış açısıyla işliyor. Film 2008 yapımı ve başrolde benim hayran olduğum bir isim var. John Malkovic.

Film kasvetli bir dram. Hani eğlenceli bir film değil belki ancak ölüm konusunu ve ölmeden önceki yaşamımızı nasıl yaşamamız gerektiğini anlatıyor.

Ben filmi çok beğendim, çünkü bugüne kadar yazılarımda hep dün yok, yarın meçhul, yaşayabileceğin an bir tek yaşadığın andır, onun da kıymetini bilmek lazım olgusunu vurguladım. Tabi bunu bir tek ben değil, bir çok arkadaşım, yazılara yazanlar, köşe yazarları, hatta gurular da diyor.

Filmde verilen mesaj aslında, yaşadığımız hayattan alabildiğimiz kadar keyif alarak yaşamak ve mutlu olabilmek. Sevdiklerimize yaşarken sevgimizi gösterebilmek, seni seviyorum diyebilmek.

Belki bazı arkadaşlarım anımsayacaktır. MORİ ve ÖLÜM diye bir yazım vardı. Mori'nin ölüm hakkında söylediklerini orada yazmıştım ve kendi yorumlarımı eklemiştim. Arzu eden blogumdan okuyabilir.

Mori'nin kitabında bahsettiği ÖLÜM bölümünü aşağıda aktarıyorum;


"...herkes öleceğini bilir ama kimse inanmak istemez, eğer öleceğimizi inansaydık bir takım şeyleri farklı yapardık. Öleceğimizi bilmek ve her zaman buna hazır yaşamak. Bu sayede yaşarken daha katılımcı olunabilir. ÖLMEYİ ÖĞRENİNCE YAŞAMAYI ÖĞRENMİŞ OLUYORSUN. Ölümü düşünmek insana çok güç geliyor. ÇÜNKÜ, bir çoğumuz adete uyur gezer gibi dolaşıyoruz etrafta. Yaşamı tam anlamıyla tanımıyoruz, ÇÜNKÜ hayatı uyur uyanık, yapmamız gerektiğini düşündüğümüz şeyleri otomatik olarak yaparak yaşıyoruz. halbuki öleceğinin bilincine vardığında, her şeyi çok farklı bir gözle görüyorsun. .."

İşte beni en çok etkileyen cümlesi bu oldu, Ölmeyi öğrenince yaşamayı öğrenmiş olursun.

Sevgilerimle,
Haluk
12.08.2010 13:00

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Görülesi yerler serisi 9: Omis ve Cetina Nehri

Omis, Split'ten Dubrovnik'e doğru yaklaşık 25 km sonra olan küçük bir sahil kasabası. Brac adasına turların çoğu buradan yapılıyor. Bunun yanında denizi çok güzel olduğu için turistlerin ilgisini çektiği kadar, Split gibi ana şehirlerden buraya gelen Hırvatlar da var.

Ancak Omis'in ilgi çeken bir başka yönü, bizim Ağva'daki Yeşilçay gibi bir nehiri ( Cetina nehiri ), bu nehir üzerinde yapılan tekne gezileri, nehirin sonunda rafting ve nehirin oluştuğu kanyondaki yüksek kayalara tırmanış yapan dağcılar için bölümler var.

Anlayacağınız Omis turistik olarak bir çok amaca hizmet ediyor. Biz Cetina nehridnde rafting yapmayı planlamıştık ama sonradan vazgeçtik, nehirdeki tekne turunu aldık. Sabah çıktığımız tekne turu yaklaşık 2 saat sürdü. Aslında fotoğraflardan anladığımız kadarıyla Omis'te akşamları tekneler korsan teknesi kılığına dönüp, garsonlar da korsanlar haline gelip size özel bir yemek veriyorlar. Biz akşamına kalamadığımız için bunu yaşayamadık.

Cetina nehri oldukça uzun bir nehir. Turlar bunu 45 dk gidiş, 45 dakika dönüş, yaklaşık 45 dakikada gezi olarak organize etmişler. Yiner Krka parkında olduğu gibi, burada da yeşilin ve suyun birleşimindeki keyfi alıyorsunuz. Doğa mükemmel, sessiz ve tertemiz. Oksijen depolamak için gezilecek birebir yerlerden birisi.

Bu nehir üzerinde ve ormanda da binlerce farklı hayvan ve bitki örtüsünün yaşadığına dikkat çekiyorlar.

Turun maliyeti adam başı 70 kuna. Bu sadece gidiş-geliş için. Tekne daha sonra bir yerleşim birimine yanaşıyor, burada 200 metrelik bir yürüme mesafesinden sonra nehire girebiliyorsunuz. Ben ve Pınar nehire girdik. Su tertemiz ama bir o kadar da soğuk. yazın en sıcak gününde bile nehirin burada sıcaklığı 18 19 dereceyi geçmezmiş. Her nedense ben de, Pınar da nehrin suyunu çok sevdik, belki o anki ruh halimizden, belki de bulunduğumuz ortamın bizlere verdiği pozitif enerjiden, o su bize çok iyi geldi.

Yine size biraz Cetina nehrinden bahsedeyim, bu nehirin uzunluğu 105 km ve Adriyatik denizine yani bizim tekneye bindiğimiz yere boşalıyor. Aslında dağlardan gelen bu nehirin rakımı 385 metre. Yani 105 km lik bir nehirin, 385 metreden sıfıra düştüğü bir doğadan bahsediyoruz. Üst bölümlerinde rafting yaptırılıyor. Rafting yaklaşık 4 saat sürüyormuş.

Yine dediğim gibi bir çok noktasında dağcılık yapılıyor. Bizim tekneye bindiğimiz yerden 500 metre sonra yol kenarsından dağa tırmanmaya çalışanları gördük, fotoğraf minik ama biraz dikkat ederseniz, tekneden çektiğim bu fotoğrafta da 3 tane dağcının tırmandığını görebilirsiniz. Ne kadar güvenli bilemeyeceğim ama tekneyi kullanan adamdan öğrendiğimiz kadarıyla içeri yerlerde bu tarz kaylıklarda çok fazla daha dağcı olurmuş.

Ağva dedik, Yeşilçay dedik ama maalesef Yeşilçay'ı ne hale getirdiğimizi biliyoruz. Her tarafını pansyon, oteller ile doldurduk, suyu kirlettik, artık çayda değil, çamurda geziyoruz, suyun rengi bile artık kahverengi. Cetina nehrinin kenarlarında ise bir kaç tane yerleşim yerinden başka hiç bir şey görmedik. İnsan ister istemez çok üzülüyor. Benzer hatta çok daha güzeli bizde varken, biz harap etmişiz. Onlar ise korumuşlar ve işin acı tarafı, bu ülke daha 15 sene önce bombalardan dağılmış bir ülkeydi.

Sevgilerimle,
Haluk
11.08.2010 14:25

Görülesi yerler serisi 8: KRKA National Park

Brac adası ve Bol burnundan sonra erken döndüğümüzü ve Krka National Park'a gitmeye karar verdiğimizi yazmıştım. Krka National Park aslında oldukça büyük bir park, birbirinden farklı yedi sekiz noktanın birleşmesiyle oluşuyor.

Mevki olarak Sibenik üzerinden kuzeye doğu çıktığınızda Krka National Park'ın girişine ulaşıyorsunuz. Giriş kişi başı 95 kuna, sabah sekizden akşam yedi buçuka kadar açık. Arabanızı bıraktıktan sonra Park tarafından hazırlanmış tahat bir yürüme yolunu takip ederek bütün parkı geziyorsunuz.

Park adını Krka nehrinden alıyor, 1985 yılında Ulusal Park ilan edilmiş, tam bir doğa şaheseri. Hırvatistan zaten bu National Parklar konusunda çok zengin. İlk girdiğiniz yer Skradin kapısı, bu kapı da adını oraya çok yakın olan şehirin adından alıyor.

Bir çok irili ufaklı şelaleler var, ama en büyüğü yine buraya adını veren Stradin şelalesi ( Stradin Buk ). Bu şelalede suya da girilebiliyormuş ama biz son anlarını yakaladığımız için suya giremedik, ancak fotoğraflardan göreceğiniz gibi suya girenler vardı.

Stradin girişinden sonra aslında 2 kilometre devam eden nehir boyunca bir çok şelale ve doğa güzelliği de mevcuttu. Krka National Parkın sonunda ise Knin şehri yer alıyor. Buraya Knin üzerinden de girmek mümkün.

Vikipediden aldığım bilgiye göre bilim adamlarının burada yaptıkları çalışmalarda 860 farklı böcek tipinin bu parkta yaşam sürdüğü tespit edilmiş. Yeşillik ve su o kadar dinlendirici bir mozaik oluşturmuşlar ki, gerçekten görmeniz gerekir. Zaten gezerken fark ettiğiniz şey, her yerden su akıyor.

Şunu kabul etmeliyim ki, Hırvatistan özellikle bu parklar konusunda çok başarılı, hem doğayı korumuşlar, hem doğanın sayesinde milyonlarca Euro kazanıyorlar. Her taraf tertemiz, doğaya ekledikleri tek şey gezi yolları, parkın içinde ne bir restoran, ne bir cafe var. Sadece bir tane şelalenin karşısında ufak bir kahve, su içilecek yer yapmışlar. Bunun dışında tabiatın içindesiniz.

Daha fazla bilgiye hem google'dan ulaşabilrisiniz, hem facebook'tan. Google'da arama yaparken facebook'ta da Krka için açılmış bir çok sayfaya rastladım. Hırvatistan'a giderseniz ve vaktiniz varsa gezmeniz gereken bir park olarak düşünüyorum. Yazı harikaydı ama sanırım kışı da harikadır.

Sevgilerimle,
Haluk
11.08.2010 13:30

10 Ağustos 2010 Salı

Görülesi yerler serisi 7 : Brac adası ve Bol burnu

Hvar'dan sonra Dalmaçya sahillerinin en meşhur burunlarından biri olan BOL burnunun da yer aldığı BRAC adasına gitmeye karar verdik. Gitmeden evvel araştırma yaptığımızda karşimıza en çok çıkan fotoğraf Bol burnunu gösteren yandaki fotoğraftı. Neredeyse deniz hayalimizi bu burunla özdeşletirmiştik.

Tabi çıplak gözle aynı olmasını beklemiyorduk  ama aynı seviyede olunca bu burunu görmemiz pek mümkün olmadı, hatta benim aşağıda ellerimi havaya kaldırdığım fotoğraf adanın toprak olan ucu ama bu şekilde gözükmüyor :)))

Split içinde yer bulmakta epeyce zorlandık, çünkü Split oldukça büyük bir şehir ve Dalmaçya'nın en önemli üç şehrinden birisi ve zaman olarakta en yüksek tursit akının olduğu bir sezon. Bizim çocukluğumuzda da bildiğimiz Hajduk Split takımının şehri. Burası da eski şehir ve yeni şehir olarak bölünmüş durumda. Biz nerede kalalımı araştırırken, bir bürodan öğrendiğimiz ve Split'e 7km mesafedeki Stobec yerleşim merkezine gitmeye karar verdik. Sonunda 3 gün kalacağımız ve gecesine 30 Euro     ( oda başına ) ödediğimiz oteli bulduk. Stobec, otel ve o mevkiyi ayrıca anlatacağım.

Stobec'te gezerken de Bol burnuna ve Brac adasına nasıl gideceğimizi öğrendik. Kaldığımız yerden yaklaşık 5 km mesafede olan OMIS'ten tekne turları vardı. O akşam Recep'in gecikmiş doğum gününü Stobec'te kutladık. ve çok fazla gecikmeden ertesi sabah için tekne turuna katılmak için erkenden uyuduk.

Bu arada gittiğimiz restoran bir balık / et restoranıydı ve hepimiz güzel yemeğe doyduk diyebilirim.

Sabah Omis'e geçtik. Omis tam bir liman kasabası, minik ama çok şirin. Ayrıca Omis'te Celenti çayını ve bu çayda rafting yapılabildiği bilgsini aldık. Arkasından da Brac adası için tekne turu bulduk. Ancak bulduğumzu tur Brac'ta aynen Dubrovnik'te olduğu gibi bir kaç yere uğrayan bir turdu. Yine de bizi Bol burnuna götürmeyi kabul ettiler. Bunun içinde 180 Kuma ödedik. Ve teknemizle turumuz başladı.

Tekne Brac adasın a yaklaşık 45 dakika sonra vardı, teknede yaklaşık 60 70 kişi vardı ama sadece biz yedi kişi indik, bizi orada bir minibüs karşıladı ve meşhur Bol burnuna doğur hareket ettik. Bol burnu yaklaşık yine 40 dakikalık bir yok ama düzgün ve seyredilecek bir manzara eşliğinde iniyorsunuz.

Bol burnu yeşil ile denizin buluştuğu bir yer, son derece temiz ve her türlü sosyal tesisi mevcut.

Bol burnuna geldiğimizde bize verilen süre yaklaşık 3 saat idi, Sahile inerken dikkatimizi çeken burada aynı zamanda ÇIPLAKLAR KAMPI olması oldu. Öyle ayrı ayrı değil, yanyana ama sahilin son kısmını tercih etmişlerdi. İlgimizi çekmedi desek yalan olmaz. Hatta sevgili Yekta, Recep ve ben elimizden gedliği kadar görüntü almaya çalıştık ki, bugün baktığımda Yekta'nın kamerasındaki görüntülerin çok başarılı olduğunu görüyorum, yandaki fotoğraf Yekta tarafından çekilmiştir :))))

Burun şekilsek olarak benzese de biz tabi aynı şekilde göremedik, müthiş kalabalıktı. Ama şunu itiraf etmek gerekir ki deniz mükemmeldi. Suyun sıcaklığı konusunda herkes ayrı fikirde de olsa denizin temiziği ve mükemelliği konusunda hepimiz hem fikirdik. Aslında birlikte deniz keyfi aldığımız ve bir numaraya koyduğumuz yer sanırım Bol burnundaki deniz oldu.

Üç saatin nasıl geçtiğini anlamadık, sonra önce minibüs sonra tekne ile geri döndük. Yolda bir de ufak kriz atlattık. Brac'a doğru yaklaştığımızda Belgin plaj çantasının yanında olmadığını fark etti. hemen şöföre durum izah edildi, o birilerşni aradı ve  biz burundan ayrılalı 20 dakika geçmesine rağmen şöförün aradığı kişi çantayı buldu ve taksi ile çanta geri geldi. Yani çantada Belgin'in saatinden başka bir şey yoktu ama o kalabalıkta çanta 20 dakiak orada kaldı, kimse dokunmamış. Bizim açımızdan tabiş oldukça sevindirici oldu.

Ancak bize akşam üzeri altı civarı Omis'te olacağımız söylenmişti, biz dört buçuk gibi Omis'e indik. Ne yapalım diye düşünürken Pınar'ın aldığı magnetlerden birisinde gözüken KRKA Natioanl parkın buraya yakın olduğunu öğrenince, günün sonunu National Parkta bitirmeye karar verdik.

Krka National Parkı ayrıca anlatacağım. Brac ve Bol ve tabi Çıplaklar Kampı fotoğrafları yine www.halukilhan.com adresinde :)

Sevgilerimle,
Haluk
10.08.2010 16:30

Görülesi yerler serisi 6: Hvar Adası

Hırvatistan'a ya da Adriyatik - Dalmaçya taraflarına kim giderse gitsin, arama tarama yaptığında HVAR adasını mutlaka duyacaktır. Hvar adası ada olmasının ötesinde eğlencesi ile öne çıkan bir yer haline geldiği için bugün Mikonos adası ile karşılaştırılıyor. Biz daha önce Mikonos adasına gittiğimiz için mukayeseyi yapabildik ve kararımız; Evet bugün için tam olmasa da, bir kaç zaman sonra gerçekten eğlence konusunda Mikonos'a büyük bir rakip diyebiliriz.

Aslında HVAR adasına biz biraz şanssız başladık. Salı sabahı Pınar'ı almaya gidip, hem Saraybosna hem Mostar'ı gezince, vakit epey geç oldu. Haritalardan takip edebildiğimiz kadarı ile de bir an önce Hvar'a geçelim diye önümüze çıkan ilk feribota kendimizi attık. Haritaya göre Hvar adasına geçiş çok yakın gözüküyordu.

Ancak feribottan indikten sonra duırumun öyle olmadığını anladık, evet Hvar adasına geçtik ama şehir adanın tam öbür ucundaydı. Kilometre olarak baktığınızda 77 km, hani 1 saatte gideriz dedik ama yol o kadar ölümcül virajlar iel doluydu ki bizim Hvar'a gelmemiz maalesef 2 saati buldu ve gecenin o saatinde ne pansiyon, ne otel bulabildik. Recep ile Deniz'e Stari Grad'da otel bulduk, kalanlar minibüste yattık :)

Hvar şehrinin gece eğlencesini hem başlarken, hem biterken yakalama şansımız oldu, başlarkeni anlatmak gerçekten zor, inanılmaz bir kalabalık, iğne atsanız yere düşmeyecek barlar, sokakta eğlenceler. Recep'leri otele bırakıp döndüğümüzde gecenün üçü olmuştu ve neredeyse sokaklarda sarhoş olmayan yoktu. Gençlere çok hitap eden bir yer Hvar adası.

Hvar adasının Hvar şehrinde denize girecek pek mekan yok, onlarda ya tekne turu veya yakın yerlere plajlara gidiyorlar. Hvar şehri aslında sadece eğlence mekanı. Bizim Bodrum gibi şehrin içinde deniz hayatı yok, ama çevredeki koylar ve adalara turlar ile deniz kısmını hallediyorlar, akşam oldumu da herkes Hvar'a iniyor ve sabahlara kadar eğleniyorlar.

Hvar'a yakın bir yer olan Mila'da denize girmeyi planladık ama hava yağışlıydı, o yüzden denize giremeyince, Hvar şehrini gezdik, kaleye çıktık. Kalenin manzarası muhteşem, bütün adaları rahatlıkla görüyorsunuz. mahzenleri ve hapishanelerini gezdik. Hvar'a gidersebiz gezmeniz gereken bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Aslında Hvar adasının farklı plajlarına da gidebilirdik ama zaman sorunu yaşadığımızdan daha fazla ilerlemedik.

Hvar'dan sonraki büyük şehri Stari Grad. Burada biz pek bir şey bulamadığımız için hemen feribot saatlerini öğrendik ve Split'e giden feribotlara binerek Hvar adasını terk ettik. Sonuçta baktığımızda aklımızda kalan Hvar'ın gece eğlencesi ve Hvar Kalesi oldu. Deniz ile ilgili hiç bir şey yapamadık. Eğlencenin de aslında sonuna yetiştiğimizden ve yorgunluktan aslında ondan da pek bir şey anlamadık.



Sevgilerimle,
Haluk
10.08.2010 15:30