16 Mayıs 2011 Pazartesi

Sinema ve Demokrasi ...

Bir kaç gündür sohbetlerimde bahsediyorum arkadaşlarıma, bugün de yazmak kısmet oldu.

Bu yazdığım yazıyı lütfen siyasi algılamayın, herhangi bir Amerika veya Avrupa hayranlığım yok, sadece konuya özgü bir hayranlığımı dile getirmeye çalışacağım.

Özellikle Amerika ve Avrupa'daki sinema özgürlüğüne hayran olduğumu belirtmek istiyorum.

Sinema sektöründe bu kadar özgürce filmler yapabilmek ve milyon seyircilere ulaşmak bana inanılmaz geliyor.

Bu fikrim daha önce de vardı ama son seyrettiğim The Borgias adlı diziden sonra tamamen oturdu. Dizinin aslında önemi yok, benzeri film ve diziler bolca yapıldı. Benim işaret etmek istediğim nokta tamamen farklı. The Borgias PAPA seçimleri ve seçimlerde dönen dolapların yanı sıra Papa'nın seçilmeden önce ve sonraki yaşaımını aktarıyor. Rüşvet, Seks, Cinayet, Suikast ne ararsanız var dizide ve bu dizi Papa'nın yaşamı olarak aktarılıyor.

Yine 24 dizisini anımsatırım, şimdi hangi sezondu anımsayamayacağım ülkesini satan kişinin sezonun sonunda Amerika Birleşik Devletleri Başkanının bizzat kendisi olduğunu ortaya çıkarıyordu Bauer. Bahsettiğim dizi onlarca ödül kazanmış, Dünya'nın neredeyse tamamında oynayan bir dizi.

Yine Matt Damon'un oynadığı Green Zone filmini seyredenler anımsayacaktır. Irak savaşının aslında bir ABD tertibi olduğunu resmen belgeleriyle açıklıyorlar filmin içinde.

Demek istediğim bu nasıl bir demokrasi, bu nasıl bir hoşgörüdür. Devlet, Hükümet, Dini konular, Siyaset gibi bir çok konuda bu kadar ileri boyutlarda filmler yapmaya izin veriliyor, bırakın izin verilmesini yapılan film ve diziler halk tarafından en yükseklere çıkartılıp ödüllere layık görülüyor.

Biz şurada Muhteşem Süleyman dizisinde yaşanılanlar için neredeyse katil olacağız. Millet taraflara bölünmüş durumda, kıyafetlerden tutun da haremine kadar her şeyi eleştiriyoruz. Biz de belki benzer filmler yapıyoruz ama kaç kişi seyrediyor, kim ne kadar haberdar.

Özellikle Amerika'da sinema endüstrisinin geldiği boyut belli ama bunun altında DEMOKRASİ yatıyor, film yapanların başarıları cesaretleri ile ödüllendiriliyor. Gerçek anlamda demokrasinin yaşandığı yer SİNEMA. ve iyi ki bunu yapıyorlar.

Bu demokrasi anlayışının bir gün bizim sinemamız da yaşaması ve yaşatılması dileğimle ...

Sevgiler,
Haluk
16.05.2011 15:30

Büyükanne'nin Çiftliği ....

Hafta sonu çok sevdiğim Üniversiteden arkadaşım Çimen'in Büyükanne'sinin Çiftliğine gittik. Aslında bundan üç sene evvel üniversite toplantımızdan sonra da bir kez kısa bir ziyarette bulunmuştuk ama gerçek çiftlik yaşamını yaşayamamıştık.

Bu iki gün boyunca tam bir çiftlik hayatı yaşadık. Fotoğraf ve video'ları Facebook'ta paylaştıktan sonra bir çok arkadaşım beğenisini yorumları ile dile getirdi. Ben de bunun üzerine Büyükanne'nin Çiftliği hakkında kısa bir bilgi vermek istedim.

Büyükanne'nin çiftliği İzmit'te, İzmit'ten Köseköy'e doğru giderken, İzmit'e yaklaşık 5 km uzaklığında. Oldukça büyük bir arazi. İçinde 5 ev var, ortasında da fazla büyük olmayan bir yüzme havuzu, çocuk tarafında Jakuzi de mevcut.

Çiftlikte her şey doğal, 30 dan fazla köpek, bir o kadar kedi, horoz, tavuk, kaz, hindi, eşek, keçi, tavşan, at gibi hayvanların yanı sıra koyun, inek, boğa'da mevcut. Yani yumurtalarınızı kendiniz direk tavukların altından alıp, arzu ederseniz içeceğiniz sütü kendiniz sağıyorsunuz.

Salatasından yoğurduna, meyvesinden sütüne, yumurtasından ekmeğine kadar her şey doğal ortamda üretiliyor ve yapılıyor.  Bütün hayvanlar sürekli veteriner kontrolünde, zaten o kadar şaşırtıcı manzaralar ile karşılaşıyorsunuz ki, örneğin horoz ile kedi yan yana, köpekler kedilerle oynuyor, atlar ile oynuyor, yanaştığınız bütün hayvanlarıın hepsini sevebiliyorsunuz.

Genelde BRUNCH tarzı çalışıyor Büyükanne'nin Çiftliği, sabah kahvaltısını takiben öğleden sonra da ızgara ve zeytinyağlı çeşitleri veriliyor, en son tatlı var. Brunch''ın fiyatı 50.- TL. Saat dokuz gibi girip, akşam üzeri altı gibi çıkıyorsunuz. Bu arada da tabi çiftliğin her bölümünü gezip hayvanları seviyorsunuz.

Eğer kalmayı düşünürseniz çok kalabalık gitme şansınız yok. 5 adet ev var ancak evlerin hepsi bildiğimiz ev düzeninde, yani aynı evde rahatlıkla 5 6 kişi kalabilirsiniz. İki ayrı yatak odası, mutfağı, salonu, banyosu ve sıcak suyu her zaman mevcut. Bu şekilde kalmak isterseniz de fiyat Oda + Brunch 100.- TL oluyor.

Havuz dediğim gibi belki çok büyük değil ama serinlemenizi sağlayacak durumdaa, 1.30 - 1.80 arası derinliği var. Pırıl pırıl bir mekan.

Uzaklığı derseniz şöyle söyliyeyim, biz arkadaşlarımızı Bostancı'dan saat 14:30 gibi aldık, 15:30 gibi çiftlikteydik. Yani 1 saat bile değil.

Özetle, mekanın en önemli özelliği çiftlik hayvanlarını sevebilmeniz, dokunabilmeniz, doğayla iç içe bir zaman geçirmeniz. Yeşili, ağaçları, çiçekleri ve tertemiz havası cidden size müthiş bir zindelik sağlıyor. Biz çok memnun kaldık, hava çok güzel olmasına rağmen havuzu kullanamadık ama en azından ayaklarımızı ıslattık.

Büyükanne'nin Çiftliğinin bir de web adresi var ki hemen hemen benim yazdığım tüm bilgilere sizler de oradan rahatlıkla uğraşabilirsiniz. http://www.grandmas-farm.com . İletişim ve rezervasyon için gerekli telefonları da 0 262 322 41 20 ve GSM : 0 534 481 80 38.

Özellikle çocuklarınızın güvenli bir şekilde hayvanları sevmesini arzu ediyorsanız ve keyifli bir hafta sonu geçirmeyi düşünüyorsanız, kesinlikle tavsiye edeceğim bir mekan olacaktır. Yalnız, şunu belirtmeliyim, öyle çat kapı merhaba ben geldim diyemiyorsunuz. Yani sokaktan geçerken uğrayanlara açık değil. Mutlaka rezervasyon yaptırmanız lazım ki ona göre hazırlık yapılsın. Biz mesela 9 kişiydik, geçen hafta 60 kişilik bir grup varmış, ondan evvel de 30 kişilik.

Yani sayının önemi yok, önemli olan kaç kişi olacağınızı mutlaka bildirerek rezervasyon yapmanız.

Sevgilerimle,
Haluk
16.05.2011 09:00

10 Mayıs 2011 Salı

Okumuyoruz, araştırmıyoruz ....

Sabah Sayın Başbakanımızın Zonguldak konuşmasında Karaeelmas Üniversitesini 2007'de biz kurduk, Zonguldak'ta Ünivesrite mi vardı, yoktu, biz getirdik demesi ile ilgili video konusunda yorumlar yazarken sevgili dostum Nuri ile sohbete başladık ( Bu arada belirtmekte fayda var, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi 1992 senesinde kuruldu).

Konuşurken, yorum yazarken ve tabi sevgili dostum Nuri ve Aware'nin yorumlarını okurken düşündüm.

Gerçekten okumayan bir toplum olduk, hele gençlik derseniz tam anlamıyla dehşet, bütün gençler diyemem, içlerinde pırıl pırıl olanlar da var mutlaka ama baktığınızda inanın o kadar az şey biliyorlar ki.

Geçen yine Facebok'ta yayınlandı, orada seyrettim Bin Ladin öldürülmüş, artık bunu bilmeyen duymayan kalmadı diye düşünüyorsunuz, ama hiçte öyle değil, Bin Ladin Türkiye'ye geliyor, Cumhurbaşkanımız ile görüşecekmiş ne diyorsunuz sorusuna, ne diyorsun kardeşim, adam terörist, zaten öldürüldü diyebilen bir tane üniversiteli genç yok.

Vikipedi gibi daha bir çok ansiklopediyi, bilgiyi barındıran Internet Kütüphanelerinden bir çok gencin, insanın haberi yok. Araştırma yapmak yerine soru sormayı tercih eden ama bu arada Playstation, Iphone, Mac, PC konusunda neredeyse üretici firmaların satış elemanları kadar bilgiye sahip gençlerimiz var.

Sosyal paylaşım siteleri almış başını gidiyor. Facebook, Twiter müthiş kullanılıyor, herkesin bir kullanıcı adı var, fotoğraflar, albümler, filozof sözleri, düşünür sözleri paylaşım bombardımanı mükemmel, inanılmaz da keyifli, minicik yavrumuz da orada, dedemiz de.

Ama gelin görün ki, bilgi ve tecrübe paylaşımı orada da iş yapmıyor, çünkü insanlar sıkılıyor.

Peki ama kitap okumuyoruz, haber dinlemiyoruz, siyasete karışmıyoruz, internetten araştırmıyoruz, bilgi ve tecrübe paylaşımlarını sevmiyoruz, okumuyoruz, sıkılıyoruz.......NASIL GELİŞECEĞİZ?

Gerçekten gitgide umutsuzluğa düşüyorum ki benim kadar pozitif birisi umutsuz olamaz ama inanın üzülüyorum.  Kendimi geçtim artık, bu yaştan sonra bilgi tecrübe edinsem ne olacak ki hala edinmek için çabalıyorum, okuyorum ama yeni gelen nesil, nasıl öğrenecekler, nasıl Türkiye'ye katkı sağlayacaklar? 

Yazık ediyoruz güzelim Türkiye'ye, Atatürk'ün ne kadar zorluklarla kurtardığı, dedelerimizin, ninelerimizin kanıyla, canıyla bedellerini ödeyip kurtardığı ve bu teknolojinin milyonda birinin olmadığı bir zamanda kurulan ülkeden, ne hale geldik.

Karamsar bir yazı oldu ama içimdekileri döktüm, umarım bir gün bir yerden yeni başlangıçlar yapılabilir. Yoksa gerçekten işimizi çok zor, genç neslimiz heba edilmeyecek kadar önemli. Atatürk kendi zamanında ülkeyi gençlere emanet etmişti, onlara güvenmişti. Ben de güvenmek istiyorum, hem de tüm kalbimle ....

Sevgilerimle,
Haluk
10.05.2011 09:00

8 Mayıs 2011 Pazar

Anneler Günü ....

Bugün Anneler Günü, bugünü herkes eğer hayattaysa muhtemelen Annesiyle veya Annesini düşünerek, konuşarak geçirdi ve geçiriyor. Annesi hayatta olmayan arkadaşlarım da belli bir hüzün var, karmaşık duygular içinde, derinlemesine yazmayacağım onların hissettiklerini, çünkü yaşamayan bilemez, o yüzden onların sadece hüzünlerine ortak olacağım.

Konuşmak istediğim konu biraz farklı, ANNE severken, yaşamınıza bir ANNE alırken dikkat edin diyeceğim ERKEK dostlarıma.

Anneliğin bir yaşı yok, kadınlar 20 yaşında da, 40 yaşında da ANNE olabiliyor, biz erkeklerin dikkat etmesi gereken şey, ANNElerimize özen göstermeliyiz.

Evliyseniz, o kadına bir kez bakın bugün, düşünün, gurur duyduğunuz çocuklarınızın bugüne gelmesinde sizin ve eşinizin vermiş olduğu çabaları düşünün, mutlaka siz de çok şey verdiniz ama annesi olmadan ne kadar olabilirdi? Yaşadıklarınızı bir kenara bırakın, o kadın size cehennem hayatı yaşatmış olabilir, sizi çok mutsuz etmiş olabilir, ama bugün kız / erkek bir çocuğunuz varsa, yüzüne baktığınız da kendinizi görüyorsanız, çektiğiniz her sıkıntıya değmez mi?

Boşanmış Anne'ler bir sürü bugün, yaşamınıza böyle bir ANNE alıyorsanız dikkat edin, sevgi dolu bir yürek alıyorsunuz, çocuğununu her şeyden öte, hatta sizden ve sevginizden öte tutan bir ANNE ile yaşama kararı alıyorsunuz demektir, o çocukla kendinizi bir tutmayın, o çocuğa verilen sevgiyi asla alamayacaksınız, bunun bilincinde sevin o anneyi, bu anlamda kabul edin yaşamınıza.

Kabul edemeyecekseniz de, girmeyin o insanların yaşamına, oynamayın onların duygularıyla. Onlar için siz asla bir numara olmayacaksanız. Onlar çocukları hastayken, dersleri varken veya onlar için çok önemli bir şeyler yaşanacaksa, Anne onların yanındadır, siz olamazsınız o noktada. Olmayı da düşleyemezsiniz, isteyemez ve kızamassınız onlara.

Anne'lerin önceliği her zaman çocuklarıdır, siz kendinize şu soruyu sorun, çocuğunu umursamayan bir ANNE ile birlikte olmak ister misiniz? 

Eminim hemen hemen hepiniz aynı yanıtı verecektir, istemezsiniz, isteyemezsiniz.

O yüzden bizler ANNEliğin ne olduğunu bilemeyiz, bizler BABA veya BABA adayıyız. Ama yaşamınıza bir ANNE alırken, o kadını kadınlığından önce ANNE olarak değerlendirin, anneliğini beğenmediğiniz, saymadığınız bir kadın ile mutlu olamadığınızı bazen geçte olsa anlarsınız.

Özet, karşınızda bir ANNE varsa, lütfen her şeyi bir kenara bırakın ve önce ona ANNE olduğu için saygı duyun, bütün ANNELERE saygılarımla ...

Sevgilerimle,
Haluk

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hıdrellez ....

Bugün günlerden 5 Mayıs 2011 Perşembe.

Aslında 2007 senesinden beri her sene yapılan Hıdrellez Ahırkapı Şenliklerine katıldık. Ancak bu sene Ahırkapı Hıdrellez şenlikleri yapılmıyor, bunu yapan dernek ve kuruluşlar amacından saptığını düşündükleri için yapmaktan vazgeçmişler.Açıkçası çok üzüldüm. Gerçi şahsi fikrimi sorarsanız O Cankurtaran'daki parkta iki senedir yapılan Hıdrellez'in Ahırkapı sokaklarında yapılana nazaran çok daha kalabalık olmasına rağmen daha anlamsız olduğunu biz de kendi aramızda konuşmuştuk.

Sokaklarda yağılan en güzeliydi, bir organizasyon olmadan istediğiniz gibi sokaklarda yürür, aldığınız kuponlarla biranızı, sandwichinizi alırdınız. Sokaklar kurulan sahneler de Roman müzikleri, Dansözler size eşlik ederdi. Sıkılmadan gezerdiniz, tamam kalabalık olurdu ama kimse kalabalıktan şikayet etmezdi.Dileklerin bağlandığı sokaklar ışıl ışıl olurdu, daha bir bütünlük, daha bir keyif vardı. Sonra parka taşıdılar, güya daha düzenli yaptılar, daha fazla insan gelmeye başladı, o kalabalığa hizmet vermek içinde daha fazla yemek ve daha fazla sahne. Derken o bütünlük kayboldu.

Şöyle söyleyeyim, geçen sene biz üç grup arkadaş koca parkta buluşamadık. Gülbin'ler bir yerde kaldı, Türkan'lar bir yerde kaldı, biz bir başka yerde. O kadar kalabalık bir yere dolunca sıkıştı, gidemez olduk bir yerlere. Birlikte gidelim eğlenelim derken, birlikte olamadığımız gibi kalabalıktan kaçmak için bulduğumuz yerde tıkandık kaldık.

Neyse, sonuçta bu sene olmayacak, gerçi eminim yine Ahırkapı taraflarında bir şeyler olacaktır.

Peki kaçımız biliyor gerçekten Hıdrellez ne? Neyi kutluyoruz? Neden bugün bu kadar eğlenceli? Yakılan ateşin anlamı ne ?

Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir.  Hızır günü olarak adlandırılan Hıdırellez günü, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu sayılarak kutlanmaktadır.  5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir.


Hıdrellez kutlamaları genel olarak yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur.  Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.


Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi gül ağacının altına istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar. Aynı zamanda dileklerini kırmızı kurdaleye bağlayıp gül ağacına asarlar. Bir yıl boyunca dileklerinin yerine gelmesini beklerler. Bazı kimseler de ateş yakıp, dilek dilerler. Ondan sonra yaktıkları ateşin üstünden atlarlar.



İlahi varlıklar fotoğraflarınıza eşlik ediyor mu?

Her şey Facebook'ta benim de içinde olduğum bir fotoğrafın altında ve hiç tanımadığım birisinden okuduğum bir yorum ile başladı. Yorumcu şöyle diyordu : " Bu resimde ne kadar çok ORB var..harikalar...mutluluk olan heer yerdeler ". Yorumu okudum da çok üzerinde durmadım, öyle ya ORB diye bir şey duymadığım için bir kelime hatası veya eksik kalmış bir kelime olarak düşündüm.

Bir kaç dakika sonra bu sefer bir başka fotoğrafa, hem aynı kişi, hem benim sevgili Elif'ciğim evet haklısınız, siz söyleyince ben de dikkat ettim deyince, dur bakalım dedim, nedir bu ORB ve o yorumcu arkadaşımızın hazırladığı sayfaya ulaştım, kendisi de benim arkadaş listemde yer aldı.

Sayfasının adı ORB FENOMENİ. Hani ucundan bucağından biraz Evren'e bulaştık ya, merak ettim ve sayfasını inceledim, daha sonra da Internet'te biraz araştırma yaptım. İnananlar da var, bunların bilgisayar / photoshop tarzı şeyler ile yapıldığını düşünenler de.

Peki ORB ne o zaman, bunu açıklayan bir döküman var mı diye baktığım da aslında Türkçe pek fazla bir şey bulamadım, ancak yabancı dilde hazırlanmış onlarca site var ve ciddi ciddi araştırmalar yapılıp buraya eklenmiş.

Şimdi bu konu da biraz UFO gibi, hani inanan da var, inanmayan da. ORB'lar da bugün biraz o noktada, fotoğraflar da gözükenleri inananlar farklı yorumluyor, inanmayanlar ise farklı yorumluyor. Ancak işin gerçeği fotoğraflar ile oynanmamışsa, gerçekten ortada bir şeylerin olduğu.

Şimdi size bir forumda anlatılan ORB ile ilgili bilgi aktarıyorum, Mutlaka okuyun derim, gerçekten ilginç, zaten sonu şöyle bitiyor yazının " Bütün bunlardan sonra, şimdi evinizdeki fotoğraflarınızı bu gözle izleyin, hangi güzel anlarınızda ilahi varlıklar sizlere eşlik etmiş, bir bakın ".

İnsanlar sadece belli bir frekans aralığında duyabilmekte ve görebilmektedirler. Melek ve diğer ışık varlıklar ise farklı bir frekansta titreşirler.Çok sayıda insan, sadece somut olana inandığından, ruhsal varlıkların olmadığını düşünüp, yok sayarlar. Bunun sonucunda bu varlıkların sundukları yardım elinin farkına varmadan, umutsuz bir yaşam sürerler. İnsanlar ruhani dünyanın varlığı için kanıt aramaktadır. 
Melekler ve Yükselmiş Üstatlar insanların fotograflarında görünüp dikkatlerini çekebilmek için, Orb olarak görünme projesini başlatmışlardır. Böylece hem insanlara bir kanıt sunulacak, hem de Orb gören kişi ile temas kurulabilecektir.

Orbların daire şeklinde olmasının sebebi nedir ?

Bir Orb görüntüsü yakaladığınızda, siz ışık varlığın enerji alanını görmektesiniz. Işık beden veya merkabah normalde 6 köşeli yıldız şeklindedir. Varlık geliştikçe daire şeklini almaya başlar. Bu ise tamlığı ve bütünlüğü simgeler. Ayrıca küre diğer şekillerden daha yüksek bir enerjiye sahiptir ve enerji akışını kısıtlayacak köşeleri yoktur.İçindeki varlığı korur ve seyahati sırasında zarar görmesini engeller.
Neden her fotografta orblar görünmez ?

Orblar sadece belli bilinç seviyesindeki fotoğrafçıların çektiklerinde belirirler. Sevgi işin anahtarıdır. Orblar auraları genişlemiş beşinci boyut varlıklarıdır.Orbları görüntüleyebilmek için sevgi bilincine ulaşmalısınız.

Resimlerde Orblar yoksa o bölgede ruhani varlıklar yok mu ?

Hayır. Ruhani varlıklar heryerdedir. Bu fotografçının yanlış açıda olduğunu veya doğru bilinç seviyesinde olmadığını gösterir.

Orbları nasıl görüntüleyebiliriz ?

Sadece kalbinizi açın, melekleri ve varlıkları düşünün fotografınıza davet edin. Sonuca şaşırabilirsiniz. Birçok boyut bulunduğu ve hepsi farklı frekansta titreştiğinden bir çok değişik renk ve şekilde orblar görülebilir. Her melek, başmelek, ruh kendine özel bir şekle ve renge sahiptir. Her Orb merkez bölgesinden ilahi enerjiye bağlıdır ve en saf ilahi ışığı yansıtır. Dış hat korunma hattıdır. Korunma halkasının dışında aura bulunur ve bu bölge sizin auranızla temas eder. Böylece aranızda bilgi alışverişi sağlanır.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Kaybedenler Kulubü hakkında ....

Ne garip, kadınlar erkeklerde buldukları şeylere aşık olur ama aşık olduktan sonra bulduklarını değiştirmek için çabalar.

Bu söz bir düşünüre, bir filozofa ait değil, dün akşam seyrettiğim " Kaybedenler Kulubü " filminden alınma.

Film aslında benzer bir ilişkiyi de anlatıyor. deli dolu ve içinden geldiği gibi hareket eden, konuşan iki arkadaştan birisinin aşık olmasından sonra, aşık olduğu kişinin o doğal davranışlarını kabul edip, edememe savaşı... Neden bunları yapıyorsun? Neden böyle davranıyorsun? Çok daha iyilerini yapabilirsin? Potansiyelini boşuna harcıyorsun? gibi sevgilisinden gelen yorumlara, adam şöyle yanıt veriyor.

- Ben buyum, beni gördüğünde, sevdiğinde ve aşık olduğunda da buyum. Hiç yalan söylemedim, mutsuzum da demedim, sen beni böyle sevdin, böyle kabul ettin, şimdi değiş diyorsun, ben buyum değişemem, beğenmiyorsan ......

Düşündüm de gerçekten yaptığımız şeylerin farkında değiliz, ya da yaşarken farkında değiliz, ama kaybettikten sonra çok daha gerçekçi değerlendirmeler yapabiliyoruz, belki o zaman daha objektif bakabiliyoruz.

Peki ama o anda o değişim taleplerimiz neden kaynaklanıyor?

Ben kendimce düşündüğümü söyleyeyim; Film açısından bakmıyorum, düşünün ki bir sosyal ortama girdiniz, mesela bizlerin de gerçekleştirdiği bir etkinlik tadında ve kıvamında. Gördüğünüz birisi ( kadın / erkek ) sizi çok etkiledi, davranışları, sesi, zekası, esprileri. O insanın yaydığı elektrik sizi etkiledi. tanışmak istediniz.

Bunu o ortamda bir tek siz mi hissettiniz veya bir tek mi siz istediniz? Aynı elektriği, beğeniyi duyan veya duyabilecek olan bir çok insan var. Bunun da farkındasınız.

Diyelim ki siz öne çıktınız, gittiniz, tanıştınız, o da size ilgi gösterdi. Bu ortamı yaratmanızda en büyük etken öncelikle o kişinin beğendiğiniz şeyleri değil mi? Siz beğendikten sonra  o kişinin o özellikleri değer kaybediyor mu veya yok oluyor mu?

Asla.. olmaz, olamaz da. O kişi gittiği bundan sonraki ortamlarda da siz yanında olsanız da, olmasanız da aynı etkiyi yaratmaya devam edecektir. Karizma ise karizması her zaman her ortamda konuşacaktır. Sizin beğendiğiniz o özellikleri bundan sonra da başkaları tarafından beğenilecektir.

O zaman acaba değişime uğratmak istediğiniz ne? Sizin onu beğendiğiniz özelliklerini artık yapmaması mı? Siz hayatına girmeden önce nasıl bir kişiliği varsa hala aynı kişiliğe sahip. Siz onun sevgilisi veya arkadaşı veya eşi oldunuz diye, onun bu özellikleri ortadan kalkıyor mu? Neyi değiştirmek istiyorsunuz?

Aslında burada korkulan benim beğendiğimi başkaları da beğenecek korkusu mu? Başkalarına karşı mücadele verip, onu sadece kendinize saklamaya çalışırken, karşınızdaki insanı ne kadar düşünüyorsunuz?

Zaten daha önce de yazmıştım, kimseyi kendisi istemedikten sonra değiştiremezsiniz, çok çok sizi üzmemek adına değişmişim gibi yapar, siz mutlu olursunuz ama aslında onu yapmaya başladığı an siz zaten kaybetmişsiniz demektir.

Kaybedenler Kulubü'nü bir de bu gözle seyredin, belki hak verirsiniz bana bilemiyorum.

Sevgilerimle,
Haluk