5 Mayıs 2011 Perşembe

İlahi varlıklar fotoğraflarınıza eşlik ediyor mu?

Her şey Facebook'ta benim de içinde olduğum bir fotoğrafın altında ve hiç tanımadığım birisinden okuduğum bir yorum ile başladı. Yorumcu şöyle diyordu : " Bu resimde ne kadar çok ORB var..harikalar...mutluluk olan heer yerdeler ". Yorumu okudum da çok üzerinde durmadım, öyle ya ORB diye bir şey duymadığım için bir kelime hatası veya eksik kalmış bir kelime olarak düşündüm.

Bir kaç dakika sonra bu sefer bir başka fotoğrafa, hem aynı kişi, hem benim sevgili Elif'ciğim evet haklısınız, siz söyleyince ben de dikkat ettim deyince, dur bakalım dedim, nedir bu ORB ve o yorumcu arkadaşımızın hazırladığı sayfaya ulaştım, kendisi de benim arkadaş listemde yer aldı.

Sayfasının adı ORB FENOMENİ. Hani ucundan bucağından biraz Evren'e bulaştık ya, merak ettim ve sayfasını inceledim, daha sonra da Internet'te biraz araştırma yaptım. İnananlar da var, bunların bilgisayar / photoshop tarzı şeyler ile yapıldığını düşünenler de.

Peki ORB ne o zaman, bunu açıklayan bir döküman var mı diye baktığım da aslında Türkçe pek fazla bir şey bulamadım, ancak yabancı dilde hazırlanmış onlarca site var ve ciddi ciddi araştırmalar yapılıp buraya eklenmiş.

Şimdi bu konu da biraz UFO gibi, hani inanan da var, inanmayan da. ORB'lar da bugün biraz o noktada, fotoğraflar da gözükenleri inananlar farklı yorumluyor, inanmayanlar ise farklı yorumluyor. Ancak işin gerçeği fotoğraflar ile oynanmamışsa, gerçekten ortada bir şeylerin olduğu.

Şimdi size bir forumda anlatılan ORB ile ilgili bilgi aktarıyorum, Mutlaka okuyun derim, gerçekten ilginç, zaten sonu şöyle bitiyor yazının " Bütün bunlardan sonra, şimdi evinizdeki fotoğraflarınızı bu gözle izleyin, hangi güzel anlarınızda ilahi varlıklar sizlere eşlik etmiş, bir bakın ".

İnsanlar sadece belli bir frekans aralığında duyabilmekte ve görebilmektedirler. Melek ve diğer ışık varlıklar ise farklı bir frekansta titreşirler.Çok sayıda insan, sadece somut olana inandığından, ruhsal varlıkların olmadığını düşünüp, yok sayarlar. Bunun sonucunda bu varlıkların sundukları yardım elinin farkına varmadan, umutsuz bir yaşam sürerler. İnsanlar ruhani dünyanın varlığı için kanıt aramaktadır. 
Melekler ve Yükselmiş Üstatlar insanların fotograflarında görünüp dikkatlerini çekebilmek için, Orb olarak görünme projesini başlatmışlardır. Böylece hem insanlara bir kanıt sunulacak, hem de Orb gören kişi ile temas kurulabilecektir.

Orbların daire şeklinde olmasının sebebi nedir ?

Bir Orb görüntüsü yakaladığınızda, siz ışık varlığın enerji alanını görmektesiniz. Işık beden veya merkabah normalde 6 köşeli yıldız şeklindedir. Varlık geliştikçe daire şeklini almaya başlar. Bu ise tamlığı ve bütünlüğü simgeler. Ayrıca küre diğer şekillerden daha yüksek bir enerjiye sahiptir ve enerji akışını kısıtlayacak köşeleri yoktur.İçindeki varlığı korur ve seyahati sırasında zarar görmesini engeller.
Neden her fotografta orblar görünmez ?

Orblar sadece belli bilinç seviyesindeki fotoğrafçıların çektiklerinde belirirler. Sevgi işin anahtarıdır. Orblar auraları genişlemiş beşinci boyut varlıklarıdır.Orbları görüntüleyebilmek için sevgi bilincine ulaşmalısınız.

Resimlerde Orblar yoksa o bölgede ruhani varlıklar yok mu ?

Hayır. Ruhani varlıklar heryerdedir. Bu fotografçının yanlış açıda olduğunu veya doğru bilinç seviyesinde olmadığını gösterir.

Orbları nasıl görüntüleyebiliriz ?

Sadece kalbinizi açın, melekleri ve varlıkları düşünün fotografınıza davet edin. Sonuca şaşırabilirsiniz. Birçok boyut bulunduğu ve hepsi farklı frekansta titreştiğinden bir çok değişik renk ve şekilde orblar görülebilir. Her melek, başmelek, ruh kendine özel bir şekle ve renge sahiptir. Her Orb merkez bölgesinden ilahi enerjiye bağlıdır ve en saf ilahi ışığı yansıtır. Dış hat korunma hattıdır. Korunma halkasının dışında aura bulunur ve bu bölge sizin auranızla temas eder. Böylece aranızda bilgi alışverişi sağlanır.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Kaybedenler Kulubü hakkında ....

Ne garip, kadınlar erkeklerde buldukları şeylere aşık olur ama aşık olduktan sonra bulduklarını değiştirmek için çabalar.

Bu söz bir düşünüre, bir filozofa ait değil, dün akşam seyrettiğim " Kaybedenler Kulubü " filminden alınma.

Film aslında benzer bir ilişkiyi de anlatıyor. deli dolu ve içinden geldiği gibi hareket eden, konuşan iki arkadaştan birisinin aşık olmasından sonra, aşık olduğu kişinin o doğal davranışlarını kabul edip, edememe savaşı... Neden bunları yapıyorsun? Neden böyle davranıyorsun? Çok daha iyilerini yapabilirsin? Potansiyelini boşuna harcıyorsun? gibi sevgilisinden gelen yorumlara, adam şöyle yanıt veriyor.

- Ben buyum, beni gördüğünde, sevdiğinde ve aşık olduğunda da buyum. Hiç yalan söylemedim, mutsuzum da demedim, sen beni böyle sevdin, böyle kabul ettin, şimdi değiş diyorsun, ben buyum değişemem, beğenmiyorsan ......

Düşündüm de gerçekten yaptığımız şeylerin farkında değiliz, ya da yaşarken farkında değiliz, ama kaybettikten sonra çok daha gerçekçi değerlendirmeler yapabiliyoruz, belki o zaman daha objektif bakabiliyoruz.

Peki ama o anda o değişim taleplerimiz neden kaynaklanıyor?

Ben kendimce düşündüğümü söyleyeyim; Film açısından bakmıyorum, düşünün ki bir sosyal ortama girdiniz, mesela bizlerin de gerçekleştirdiği bir etkinlik tadında ve kıvamında. Gördüğünüz birisi ( kadın / erkek ) sizi çok etkiledi, davranışları, sesi, zekası, esprileri. O insanın yaydığı elektrik sizi etkiledi. tanışmak istediniz.

Bunu o ortamda bir tek siz mi hissettiniz veya bir tek mi siz istediniz? Aynı elektriği, beğeniyi duyan veya duyabilecek olan bir çok insan var. Bunun da farkındasınız.

Diyelim ki siz öne çıktınız, gittiniz, tanıştınız, o da size ilgi gösterdi. Bu ortamı yaratmanızda en büyük etken öncelikle o kişinin beğendiğiniz şeyleri değil mi? Siz beğendikten sonra  o kişinin o özellikleri değer kaybediyor mu veya yok oluyor mu?

Asla.. olmaz, olamaz da. O kişi gittiği bundan sonraki ortamlarda da siz yanında olsanız da, olmasanız da aynı etkiyi yaratmaya devam edecektir. Karizma ise karizması her zaman her ortamda konuşacaktır. Sizin beğendiğiniz o özellikleri bundan sonra da başkaları tarafından beğenilecektir.

O zaman acaba değişime uğratmak istediğiniz ne? Sizin onu beğendiğiniz özelliklerini artık yapmaması mı? Siz hayatına girmeden önce nasıl bir kişiliği varsa hala aynı kişiliğe sahip. Siz onun sevgilisi veya arkadaşı veya eşi oldunuz diye, onun bu özellikleri ortadan kalkıyor mu? Neyi değiştirmek istiyorsunuz?

Aslında burada korkulan benim beğendiğimi başkaları da beğenecek korkusu mu? Başkalarına karşı mücadele verip, onu sadece kendinize saklamaya çalışırken, karşınızdaki insanı ne kadar düşünüyorsunuz?

Zaten daha önce de yazmıştım, kimseyi kendisi istemedikten sonra değiştiremezsiniz, çok çok sizi üzmemek adına değişmişim gibi yapar, siz mutlu olursunuz ama aslında onu yapmaya başladığı an siz zaten kaybetmişsiniz demektir.

Kaybedenler Kulubü'nü bir de bu gözle seyredin, belki hak verirsiniz bana bilemiyorum.

Sevgilerimle,
Haluk

25 Nisan 2011 Pazartesi

Aldatma üzerine .....

Aldatma konusu sanırım üzerine en çok yazılan ve en çok tartışılan konulardan birisi. Yazı yazanlar içinde hani tabiri caizse “ maden “ bir konu, istediğiniz kadar tartışabilir, konuşabilirsiniz ama sonuçta bir yere varamazsınız.

Kimine göre beyinde aldatma vardır, kimine göre cinsel aldatma, kimi duygusal der, kimi heyecan ama kimsenin tarifi, kimseye uymaz.

Düşünmekte aldatma olabilir, fantezisini kurmakta aldatma olabilir, cinselliği yaşamanız da aldatma olabilir. Herkesin kendine göre bir tanımı vardır. Kimse kimseninkine doğru veya yanlış diyemez.

Cinsel aldatmalar da sonuç bellidir, duygusal aldatmalarda belirsiz, fantezisel aldatmalarda da yaşayan kişi dışındaki bilmez, kendisi bilir, kendisi yaşar, aldatmış hissederse de kendi çözer.

Aldatma konusunda bir sürü de film vardır, kadın aldatır, nedenleri işlenir, erkek aldatır nedenleri işlenir, siz filmin sonunda kadın hak etti, erkek hak etti veya hak etmediler gibi yorumlarda bulunarak sinemayı terk edersiniz.

Bir çoğumuz o filmlerde kendisini bulur, kendi durumunu kıyaslar, aldatanlar kendilerince haklı bulur kendilerini, aldatmayanlar ise gurur duyarlar, ben daha beterini yaşadım ama aldatmadım diye.

Bu yazıyı yazmama sebep aslında seyrettiğim bir film ve açıkçası aldatma üzerine seyrettim en başarılı filmlerden birisi, çünkü yukarıda bahsettiğim tüm karmaşayı ve paradoksu filmin içine yedirmişler.

Kısaca filmden bahsedeyim; Üniversite yıllarında ve sonrasında 4 yıl birlikte yaşadıktan sonra evlenen, 2 yıldır da evli olan bir çiftin filmi. Adam iş icabı seyahatler yapıyor, gittikleri bir partide,  adamın çalıştığı iş yerinde yeni işe başlayan bir kadınla tanışıyor adamın karısı, çekici, güzel bir kadın yeni işe başlayan ve adama karşı ilgisi olduğunu anlıyor adamın karısı ve rahatsız oluyor. Sorgulamaya başlıyor adamı, çünkü bir öncesi seyahatinde birlikte olduklarından bir şey yaşayıp yaşayamadıklarını irdeliyor, adam kesinlikle bir şey olmadığını, bunun paranoya olduğunu söylüyor ve inandırıyor kadını, sabah barışmış halde adam seyahate gidiyor.

Kadın ertesi günü yalnız geçirmeyi planlıyor, kahve içmek için çıkıyor ve 4 sene önce Paris’te aşk yaşadığı ( kocasıyla evli değilken ) bir adamla karşılaşıyor. Evine geldiğinde anlıyoruz ki kadın bu adama hala aşık, bir yerlerden fotoğrafları çıkartıyor, gece için heyecanlanıyor, en güzel elbisesini giyiyor ve yemeğe çıkıyorlar. Dokunmalar, bakışlar tamamen romantik, sevgi, aşk dolu bir ortamda kalıyorlar.

Adam da bu arada iş toplantısından sonra birlikte içki içmeye gidiyor iş arkadaşıyla, içkiler birbirinin ardına devam ediyor, karısını arıyor ama karısı öbür adamla yemekteyken telefonu açmıyor. İkinci aramasında açıyor, ama karısı yemekte olduğunu söylemiyor, adam da kadınla içki içtiğini söylemiyor. İkisi de birbirine yalan söylüyor.

Sonuç; adam içkiler sonrası, havuz, şu bu derken kadının baştan çıkartana davranışlarına karşı koyamıyor ve yatıyorlar. Karısı da yemekten sonra eve geldiklerinde romantizm öpüşmelerine karşı koymuyor ama sevişmiyor, yapamam diyor ve birbirlerine sarılarak yatakta yatıyorlar.

Yani; kadın aşık olduğu adamla sevişmiyor, çünkü bunu yaparsam bir daha kocamın yüzüne bakamam diyor. Adam ise duygusallık yaşamadığı bir kadınla sadece seks için yatıyor ( sonra pişman olup, gece yarısı kalkıp evine dönüyor ).

Evde karşılaştıklarında ikisinin de birbirlerine söyleyecek bir şeyleri var ama ikisi de konuşmuyor, birbirlerine sarılıyorlar ve film burada bitiyor.

Bu filmin üzerinde durup anlatmak istediğim şey, hani hep tartışılan Duygusal Aldatma ile Cinsel Aldatma arasındaki ilişkinin çok güzel işlendiği. Şimdi adam sevmediği bir kadınla yattı, kadın aşık olduğu adamla yatmadı. Eğer duygusal aldatma varsa kadın kocasını aldattı, cinsel aldatma varsa kocası karısını aldattı. Her ikisi de varsa ikisi de birbirini aldattı.

Tabi eğer bu paylaşılmış olsaydı, hangi taraf daha çok üzülürdü acaba? Ne dersiniz? Adam duygusal olarak başkasına aşık olan bir kadınla yaşadığına mı, yoksa kadın kendisini sevdiği halde bir başka kadınla seks yapan kocasına mı?

Paradoks değil mi? ….

Sevgiler,
Haluk
25.04.2011 09:00

1 Mart 2011 Salı

Hazar'dan ....Müzik ile konuşmak


Hemen şimdi yarım saatte bir yazı yazacağım; ne zamandır yazmıyordum da.
 

Derslerimden birinden okumam gereken bir yazıyı, gece yarısı gerçekleştiriyordum. Birden birde aklımda öyle şeyler canlandırdı, öyle bir yazma isteği uyandırdı ki bu okuma; kendimi tutamayarak yarım saatlik bir araya tabii oldum. 

Şimdi yazacaklarımı lütfen arasıra gözlerinizi kapayarak aklınızda canlandırmaya çalışın (yoksa bir anlamı olmaz), zira ben hayalden hayale uçarak; yapmak zorunda olduğum okumamı dayanamayıp yarıda keserek bu yazıyı yazma cüreti gösteriyorum, yarın ne yapacağım kim bilir!

Müzikten oluşan bir toplum düşünün. 

Nasıl yani, o ne demek? 

Hani hep fantastik kurgu filmlerinde abuk subuk diller oluştururlar. Abuk subuk sesler çıkartan yaratıklar filan olur hatta. Ama benim bahsettiğim toplum, bizzat sizin bizim gibi insanlardan oluşuyor. Ve konuştukları dil, müzik! Notalar! 

Biliyorsunuz, notalar ile üretilebileceklerin sınırı yoktur. Öyle ki, bu notaların kurgularıyla öyle bir gramer oluşturuluyor ki, insanlar birbirleri ile iletişimlerini melodiler ile kuruyor. 3. oktav Do’dan bir ince oktavda Si’ye geçince merhaba denmiş oluyor mesela. 

Bu şekilde insanları muhabbet ettirin aklınızda. Nasıl bir cümbüş olacaktır! 

Hayatın her yerinde müzik. 

Şimdi işe biraz daha renk katalım, tatlandıralım. 

Her konuşmanın bir ruhu vardır hani; her diyalogu götüren bir atmosfer bulunur. Bu tip hislerin müzikle verilebildiğini biliyoruz, neden burada da olmasın o zaman? İki sevgili canlandırın aklınızda. Birbirlerine aşklarını ilan ediyorlar. Aklınızda melodisi canlansın tam anlamıyla! Öyle bir harmoni oluşsun ki, birbirini takip eden solo sesler ile duyanların/bakanların yüzleri gülümsesin. 

Hatta ve hatta, ikisi aşk ile muhabbet ederken, seslerinden oluşan armonide boğulalım biz. İki adet daha insan düşünün, birbiriyle tartışarak kavga etsinler. İşte buradaki mükemmel uyumu ve müzikle yaratılan ihtişam dolu gerilimi canlandırın lütfen. Klasik eserlerde duyduğumuz atışmaları diyaloglara yedirin. 

Ve şimdi de 3-5 kişiyi saçma sapan birbirlerine laf atarken, seviyesi düşük olan bir tartışma sürdürürken canlandırın. Bunların amelodik hikayesinin kulaklarda bıraktığı acıyı ve dinlenemezliği hissedin. Hatta bu o kadar abartı olsun ki, siz bunu dinlemek istemeyerek odadan kaçın gidin. 

Müzik diliniz o kadar içinize işlesin ki çevrenize hasıl olan bu mükemmel armonik dünyanın farkına varmayın! Sizin için normal olan, başkası için büyüleyici olsun. Elin adamı dilinizi öğrenmeye çalıştığında, çocukluktan sesi bu şekilde gelişmediği için istediği iletişimi sağlayamasın. Üstüne, onun kendi dilindeki konuşmasını o kadar estetikten uzak bulun ki, burun kıvırarak bakın ve dinlemeye tenezzül etmek bir yana, öğrenmeye dahi çalışmayın. 

Ah ne kadar da mükemmel bir rüya. Yalnızca keyif almak adına arkadışınızla muhabbet etmek! 

Fakat, şu da olmazsa olmaz: İç dünyamızın iletişimimize etkisi. Her konuşmak istediğimizde, o anki ruh halimize göre farkında olmayarak seçtiğimiz bir melodi düşünün. 5 gün sonra tekrar etmek istediğinizde her anı ile tekrarlayamayacağınız bir ruh.

Şimdiki halimizden pek de farklı değil; ne de olsa kelimeler ve cümleler, mimikler ve ses tonu ila vurgudan yoksun olunca pek bir zayıf kalıyorlar. Belki de bu yüzden her kitabı okuyan farklı bir dünya yaratıyor kendine. 

Amanın, bir anda kendi dünyama döndüm. 

Her neyse, yarım saatte geçmedi gerçi, fakat, o dünyadan bir kez çıktım mı, tekrar girmek için, tekrar kendimi kaptırma safhasını yaşamam gerekecek.

Umarım aklınızda kafamdan geçenleri canlandırabilmişimdir. Halbuki kafamdaki o mükemmel dünyanın pek az tasvirini yapmışken nihayete erdi yazım. O zaman ben kulağımda Jethro Tull – Wond’ring Again’im ile kitabıma dönerken sizi de kendi dünyanızla başbaşa bırakıyorum. 

A.Hazar İlhan 6/3/08 02.30

28 Şubat 2011 Pazartesi

Hazar'ın 17 yaşındayken yazdığı bir yazı ...EKLER PASTA :)

“-arız” ekine sinir oluyorum. Hem de inanılmaz derecede...Bunu dışarıya göstermiyorum, çevreme pek yansıtmıyorum fakat artık yansıtmaya karar verdim. Neden sürekli “-arız” ekini kullanır ki insanlar? Yaparız, bakarız, hallederiz, ız, iz... Sonra genelde cümle “bir gün, bir zaman” gibi kelimelerle tamamlanır. “Şu gün buluşalım mı?; yaparız bir ara yahu, tamam.”. Ne kadar da belirsiz!..

Bu ekin kullanıldığı ama gerçekleşmeyen o kadar çok organizasyona şahit oldum ki, artık güvenemiyorum “-arız” ekine. Bende, sanki karşımdaki istemiyormuş ya da ben ona zorla yaptırıyormuşum hissi uyandırıyor. En iyi ihtimalle, bana karşımdakinin pek uğraşmayacağını ifade ediyor. Ancak, dediğim gibi bunu çevreme pek yansıtmıyorum. Yalnızca, görüşmeyi gerçekten arzuladığım insanların üzerine gidiyorum, ki; ben böyle yapınca, neticede benim istediğim olmuş olsa da karşı tarafın kısmen memnuniyetsizliği sebebiyle rahatsız oluyorum. Şöyle bir bakıyorum da, basit bir ek benim için neler neler ifade ediyor. Halbuki insanlar adam gibi söyleseler ne kadar da güzel olur!

“-arız” ekinden ne kadar nefret ediyorsam, “-alım” ekini de bir o kadar seviyorum. Bakın; “Seninle de bir ara Taksim’de buluşup, bir şeyler yaparız.” ile “Seninle de bir ara Taksim’de buluşup, bir şeyler yapalım.” arasında ne kadar çok fark var değil mi? Birincisi; “-alım” eki, cümleyi daha bir sempatikleştiriyor. İkincisi ise, daha kararlı ve istekli bir teklif yapmanızı sağlıyor. Dileğinizin sözde kalmasını istemediğinizi, “-arız” ekinden çok daha belirgin bir biçimde vurguluyor. Ve deneyimlerimden de yola çıktığım üzere, “-alım” ekinin kullanıldığı zamanlar, önerilen eylem gerçekten de gerçekleşiyor! İlginç değil mi? Hayır; aslında ilginç değil, yalnızca bir gerçek niteliğinde.

Hadi varolan yargıyı gerçekleştirmek istemiyoruz diyelim, ne yapabiliriz? En kolayı ama çoğunlukla en acısı açık sözlü olmaktır. Ya da ufak bir beyaz yalan iş görebilir. Örneğin;”Şu sıralar kafamı kaldıracak zamanım yok; başka bir programım var; iki gün sonraya yetiştirmem gereken çok önemli bir işim var; hastayım.” gibi nedenler öne sürülebilir. Ancak bunun püf noktası mazeret niteliği taşıması gereken bu bahanelerin aynı zamanda mantıklı ve tutarlı olması, hatta, aksak hiçbir noktasının bulunmamasıdır. Gerçekten iyi düşünmeniz gerekiyor. Eğer yalan da söylemek istemezseniz, dürüst olmak en iyisi. Dürüst olmanız, hem karşı tarafa -bir nebze de olsa- olumlu yansır, hem de siz de bir daha yalanınızı kıvırmakla uğraşmak zorunda kalmazsınız. Mesela; yapılmak istenen programa, “Canım istemiyor; evde oturacağım; boşver ben gelmeyeceğim.” gibi yanıtlar verebilirsiniz. Hem o zaman karşı tarafı da uğraştırmamış olursunuz:)

İnsanlara karşı ben de böyle miyim, bilmiyorum; umarım değilimdir. Ama sanırım bu yazıyı okuyanlar artık hem benim konuşmama hem de kendi konuşmalarına dikkat edecekler. Aslına bakarsanız, ben de dikkat edeceğim...

Hazar İlhan



Herkes hak ettiğini yaşar ....

Herkesin yaşama bakış açısı çok farklı. Genelde birbirine benzer gibi gözükse de, kendi içinde dinamiklerinin farklı olduğunu yaptığınız sohbetlerden anlıyorsunuz. Ancak, yaşama bakış açılarımız değişiyor. Geçen sene, beş sen önce, on sene önce belki geçtiğimiz ay, benzeri olaylara aynı tepkileri vermiyoruz gibi geliyor bana. Ya daha agresif olmuşuz, ya daha olgun, sakin. Bunda geldiğimiz yaşın ve bu yaşın getirmiş olduğu olgunluk ve tecrübenin de yeri var sanırım.

Ben uzun zamandır adet edindim, kimsenin ilişkisi hakkında yorum yapmıyorum, en yakın arkadaşım dahi olsa, herhangi bir fikir bildirmiyorum. Mutsuzum da dese, mutluyum da dese, ben o ne hissederse onu yaşamak istiyorum. Onun mutsuzluğunu mutluluğa çevirme gayretim yok. veya mutluyken abuk sabuk nedenler ile mutsuz etmeye de.

Bunun ana nedeni şu, bir ilişki yaşayan, evlilik yaşayan, sevgililik yaşayan, adı her neyse, kadın ve erkeğin yaşadığı bir olayda, yaşanılanlar konusunda ben nasıl bir fikir yürütebilirim. Ya kadın, ya erkek bana ayrı ayrı birlikteliklerinden bir şeyler aktarırlar, dinlersin ve kendince bir sonuç çıkartırsın. Peki gerçekten sana anlatırlarken objektif olabilirler mi? Senin kişisel gözlemlerin doğru sonuç verir mi? Sen tarafsız gözle dinleyip, olayları yorumlamaya çalışsan, senin yorumların hangi dünya görüşüne dayanacak, geçerli Dünya kabulleri mi? Yoksa senin yaşadığın doğrulara göre mi karar vereceksin?

Ben en yakın arkadaşım dahi olsa, beraberliklerini görünmeyen bir ruh gibi veya bir hayalet gibi, 24 saat onlarla olup izlesem dahi, o yaşamı eleştiremem. Çünkü onların yaşamını görünmeden izlesem bile, beyinlerinin içinde hiç bir zaman olamayacağım. Örneklemeye çalışayım;

Şimdi düşünün, bu iki güzel insanla eğlenmeye gidiyorsunuz, sizin yanınızda da sevgiliniz var. Herkes gülüyor, neşeli. Espriler yapılıyor, minik minik tansiyonlar dışında bir gariplik hissetmiyorsunuz. Sonra herkes ayrılıp evine gidiyor. Bu durumda ki gözlemlerinize göre; tamam bir sorun var ama yine de yan yanalar, beraberler, eğleniyorlar. Sonra ikinci bölüme geçiyorsunuz, hayalet gibi onları takip ediyorsunuz, onlarla berabersiniz, onlar sizi görmüyor, arabalarına bindiler, sohbet etmiyorlar, kadın bir kaç kelime ediyor, adam kısa kısa yanıtlıyor. Demin ki neşeli ve eğlenceli hallerinden eser kalmamış. Evlerine geliyorlar, kadın soyunup banyoya giriyor, adam televizyonu açıyor. Kendine bir içki daha koyuyor, kadına teklif dahi etmeden, kadın yatmayacakmısın diye soruyor, adam hayır uykum yok diyor, kadın iyi geceler deyip yatıyor, bir temas, bir öpüşme, bir sevgi belirtisi yok, çünkü bu gecenin diğer gecelerden farkı da yok, çünkü adam yatağa da gelmeyecek ve salonda yatıp,sonra sabah işe gidecek. Ve bir kaç gece sonra aynı insanlar ile bir başka barda aynı şekilde eğlenilecek. Bu durumdaki gözlemleriniz ne? Her şey sizin düşündüğünüz gibimi hala. Aylardır sevişmediklerini biliyormuydunuz? Birbirlerine dokunmadıklarını, gülmediklerini, yan yana arkadaşlarının yanlarında farklı, kendi özel yaşamlarında farklı olduklarını? Bunları görmeden, yaşamadan hala fikir yürütebilme şansınız olduğuna inanıyormusunuz? Bence hala yeterli değil, bunları izlediniz, peki ama NEDEN? işte o zaman üçüncü ve son bölüm geliyor. O insanın beyninin içinde olmanız, üstelik her iki tarafın da beyninin içinde olmanız gerek. Bu davranışların nedeni ne? Biten ne?

Bunları neden bu kadar irdeliyorum. Çok ama çok sevdiğim bir arkadaşım boşanıyor. Geçen gün bendeydi. Sohbet ettik. Örneklemeyi yaptığım tarzda bir insandı. Eşiyle tanıştıkları günden, bugüne kadar ki bir çok ortamda birlikte olduk. Flört ettiklerinde, sevgili olduklarında, evlendiklerinde bir çok zamanı beraber geçirdik. Boşanacağını söylediğinde hiç yapmadığım gibi ona da sormadım NEDEN diye, sadece anlatmak istediği bir şeyi olup olmadığını sordum. Kendince anlattı ve dedi ki, Haluk zaten 2 yıl önce bitmişti.

Aynen yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, gerçek dünyada biri bana bu arkadaşım ile eşinin beraberliğinin 2 yıl önce bittiğini söyleseydi, inanmazdım. Muhteşem rol yapmışlar demek ki, ben de onları gizlice seyredemediğim ve beyinlerinde olamadığım için, tamam sorunlar var ama kim de yok ki, hepimizin sorunları var, diye düşünmüşüm. Bugün hepimiz böyle düşünmüyormuyuz.

Zor bir dönem yaşayacak arkadaşım, neden biliyor musunuz, kendi vermiş olduğu karardan dolayı değil, zaten bunu düşünmese ve arzu etmese uygulamaz, sadece bu 2 senedir yaşamış olduğu dönemi kimse anlamayacak, anlamaya da çalışmayacak ve herkes bir kahraman gibi onun evliliğini nasıl kurtarabilir, eşiyle ikisini tekrar nasıl bir araya getirebilir, evlilik, aile, anneler, babalar, çevre, vs gibi her türlü etken arka arkaya sıralanarak, tekrar düşünmesi talep edilecek, istenilecek.

Hatta daha ileriye gidenler olup, eşiyle ikisini habersiz buluşturma, ev yemekleri, toplu tartışma ortamları yaratılacak. tatile gidin, hava değişikliği yapın diyecekler. Halbuki, boşanma kararını alan ve kendince 2 sene önce ilişkisini bitirmiş birisini anlamaya çalışmak çokta zor değil. Nedeni kimseyi ilgilendirmez ki. Yaşayan o, yaşamış o ve yaşayacak olan da o.

Ve son söz, ben kimsenin ilişkisini eleştirmiyorum, iç dinamiğini bilmediğim hiç bir şeye de yorum yapmıyorum. Yetişkin insanlar her zaman aldıkları kararları önce en iyi bildiklerine danışırlar ve o en iyi bildiği de, her zaman kendi KALBİ ve BEYNİDİR. Onlara danışmış ve olayı bitirmişse, siz kim oluyorsunuz da onu, onun kalbinden ve beyninden daha iyi anladığınızı düşünüyorsunuz?

Yeni yaşamında mutluluklar arkadaşım, unutmamak lazım ki, insan hak ettiğini yaşar.

Mutsuzluk .....

İngiltere'nin önemli anketör firmalarından birisi, Türkiye'nin de dahil olduğu bir araştırma yapmış ve 40 küsur ülke içinde Türkiye en mutsuz üçüncü ülke olmuş. Ne kadar üzücü ama bir o kadar da gerçek.

MUTSUZ bir toplumuz, mutsuzluk üzerine bir çok şeyi biliriz de, mutlu olmayı nedense ihmal ederiz.

Paulo Coelho'nun çok sevdiğim bir kitabı vardır, Piedra Irmağının Kenarında Oturdum ve Ağladım diye, muhteşem bir kitaptır, bir genç kızın bir papaza olan aşkını anlatır ve bu aşkı yaşarken içindeki kişiyle, gerçek kişiliğinin kavgasını anlatır. Orada bir sohbet de Coelho şöyle der, Mutsuzluklardan korkmamak lazım, unutmamak gerekir ki, tüm mutlulukların başlangıcında mutsuzluklar vardır.

Ben bunu hiç unutmadım. Mutsuzluktan hiç korkmadım, değiştirmeyeceğim şeyler için üzülmedim, yaşanmışları anımsamak farklı, yaşanmışlarla mutsuz olmak farklı. Herkes hata yapar, hatalar insanlara özgürdür. Rahmetli İsmet paşanın bir sözünü unutmamak gerek, paşama sormuşlar, paşam siz hiç hata yapmazmısınız diye, oda dönmüş demiş ki, her insan hata yapar, ben de hata yaparım, ama aynı hatayı iki kere yapmam.

Sonuçta bizleri mutsuz edecek hatalar yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Hatalarımızdan dersler alabiliyorsak ne mutlu bizlere, yok hata yapıyor mutsuz oluyor, aynı hatayı tekrar yapıyor ve tekrar mutsuz oluyorsak, bunda önce kendimizi irdelemeliyiz. Nerede hata yaptığımızı bulmalıyız ve değişmeliyiz. Değişmeyen tek şey değişimdir derler. Bunu mutlaka uygulamalıyız diye düşünüyorum.

Son bir söz ile bitiriyorum.

Eğtim guruları der ki, insanların en büyük şikayeti, bir çok şeyden mutsuz olup, bir şey yapmadan bunları eleştirmek, halbuki bilinmeli ki, dünyanın en çaresiz insanları, hiç bir aksiyona geçmeden ve durduğu yerden her gün aynı şeyleri yapan insanların, hayatlarında bir değişiklik beklemeleri. Mutsuz insanlarsak -ki gözüken o, daha fazlasını elde etmek için değişmeliyiz. Değiştiremeyeceğimiz şeyler mutlaka olabilir ama bizi mutsuz edenleri ortadan kaldırmalıyız, en azından çaba göstermeliyiz.

Deniz Yıldızı hikayesini bilirsiniz, sorunlar çok olabilir, ama deniz yıldızlarını kurtarmak için tek tek denize atmaya başladığınızdaki gibi, sorunlarınızın çok olması önemli değil, bir yerden başlayıp teker teker kurtulmalıyız. POZİTİF bakalım, mutsuzlukları yenelim diyorum.........

Sevgilerimle