20 Ocak 2012 Cuma

Al Sevdiğini, Uç İngiltere'ye!

20. yılını kutlayan EFINST İngilizce Dil Okulları harika bir kampanya başlattı. EFINST Dil Okulu, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne kadar kayıt yaptıran herkese İngiltere’de 2 haftalık İngilizce eğitimi hediye ediyor. Üstelik bu programlara iki yıl üst üste AB Dil Ödülü kazanan ESP (Özel Amaçlı İş İngilizcesi Programı) da dahil. Yani hem Türkiye’de İngilizce öğreniyorsunuz hem de pratik yapmak için İngiltere’ye bedava gidiyorsunuz. Haberin daha da güzel tarafı, İngiltere’de konaklama ve yeme içmeye de para ödemiyorsunuz.

Ben gidemem, çünkü İstanbul’da yaşamıyorum diyenlere müjde!

EFINST’in e-Learning LIVE! online İngilizce eğitim sistemiyle bire bir canlı online derslerinizi internet üzerinden de yapabiliyorsunuz. Bu sistemle öğretmeninizi canlı canlı ekranınızda görüyor, soru soruyor, sohbet edebiliyorsunuz. Öğretmenin sizin için hazırladığı power point sunumunu kendi ekranınızda görebiliyor, İngilizceye dair tüm sorularınızı özel öğretmeninize sorabiliyorsunuz. Başka kimse olmadan, sadece siz ve öğretmeniniz. Aynı gerçek sınıftaki gibi.

Detaylı bilgi için http://www.efdilokulu.com/al_sevdigini_uc_ingiltereye.html adresini ziyaret edin. Pişman olmayacaksınız.

EFINST’in yakında Facebook ve Twitter üzerinden yapacağı kampanyalardan en önce haberdar olmak için:
http://www.facebook.com/EFINST
http://www.twitter.com/EFINST

Bir bumads advertorial içeriğidir.

19 Ocak 2012 Perşembe

Kleopatra, Rome ve The Kennedys ....

Sizleri bilmem ama ben tarihe ışık tutan dizileri çok beğeniyorum. Gerçi şimdiye kadar genelde Türk Dizilerini seyretmediğim için, Kanuni, Hürrem falan konuları arasında bahsedilen Muhteşem Yüzyıl'ı seyretmedim ama gerek Pınar'dan, gerek arkadaşlarımdan aldığım bilgiler mutlaka seyredilmesi yönünde. Eminim, bilmediğimiz bir çok şeyi öğretiyorlardır.

Bu konularda daha önce yazılar yazdım, örneğin John Adams'ı seyrettiğimde büyülenmiştim cidden. O dizi yapılmadan önce dizide anlatılanları bir çok Amerika'lının dahi bilmediğine eminim.

Sonra ROME dizisini seyrettiğimde de çok etkilenmiştim, Sezar ile ilgili onlarca film ve dizi yapıldı ama bu Roma dizisi beni resmen koltuğa mıhlamıştı. Sonra devamını da aldım, yani 2. Sezonu, yani Sezar'ın öldürülmesinden sonra geçen zamanı. Hatta diziye biraz ön yargılı bile yaklaştım, öyle ya ortada Sezar yokken, bir 10 bölüm de daha ne anlatılabilirdi.

Ve o KLEOPATRA, biz çocukken bildiğimiz, belki de gerçekten tarihte herkesin aklında yer eden muhteşem Mısır Kraliçesi. Halbuki Rome dizisini seyrettikten sonra anlıyorsunuz ki Kleopatra Roma'nın bir oyuncağı. Bir çok Kleopatra filminde en muhteşem kadınlar rol almışken, bu dizi de oldukça normal bir kadın canlandırmış, hatta Kleopatra neredeyse bir seks düşkünü kadın gibi gösterilmiş, ne kadar doğru tabi bilemiyoruz.

2. Sezonu daha da çok beğendim Roma'nın. Diziyi bitirdikten sonra da oturdum Vikipedi'den okudum, baktım ki dizi ile tarih birebir, yani dizide mutlaka kendilerince yapılan kurgulamalar vardır ama savaşlar, aşklar, ihanetler, politika derken dizinin bütün keyfini yaşıyorsunuz.

Bu arada bir başka diziyi de tamamladım ki seyretmeyenlere mutlaka tavsiye edeceğim. The Kennedys. 1960 lı yılların en başarılı devlet adamı JFK'in başarıları, Marilyn Monroe ile olan aşkı, kadınlara düşkünlüğü, Küba sorunu, politikaları ve Oswald tarafından öldürülmesi, sonrasında kardeşi Robert Kennedy onun yerini alma çabaları ve onun da öldürülüşü. Muhteşem çekilmiş, onlar ile birlikte yaşıyorsunuz o anki olayları.

Özetle diyeceğim, abuk sabuk filmler de seyrediyorum, hatta ayırt etmeden seyrediyorum ama tarih ile ilgili ve bizim kitaplardan okuduğumuz ve ezberletilen tarihi, bir dizi halinde seyretmek resmen çok daha güzel ve kalıcı  bir öğretim oluyor. Üstelik seyrettikten sonra mutlaka gidip vikipedi'den ne kadar uygun çekmişler diye okumaya da çalışıyorum.

Rome ve The Kennedys dizilerini zamanınız varsa alın seyredin derim, özellikle Rome Sezon 1 ve Sezon 2 çok çok başarılı.

Sevgilerimle,
Haluk
19.01.2012 11:00

11 Ocak 2012 Çarşamba

Sen neymişsin be GANA ....

GANA nerede biliyor musunuz?

Bir çoğumuz AFRİKA'da olduğunu biliyor, tamam. Peki tam olarak nerede? İşte yandaki haritaya baktığınızda görebilirsiniz nerede olduğunu.

Hayırdır nereden çıktı bu GANA diyebilirsiniz, bu yazıyı yazana kadar GANA ile ilgili yazı yazma fikri aklımda bile yoktu. Eve geldim, televizyonu açtım, Trabzonspor - İstanbul Güngörenspor ile oynadığı kupa maçını izliyorum. Spiker Güngörenspor hakkında bilgi verirken şimdiye kadar hiç galibiyet alamadığını, ligde son sırada olduğunu ve ligin en çok gol yiyen takımı olduğundan bahsetti, bu arada Güngörenspor 2. Ligde mücadele ediyor.

Buraya kadar normal, maçı seyrederken Güngörenspor'daki zenci oyuncular dikkatimi çekti, kimlermiş bunlar falan derken, öğrendim ki GANA'lı futbolcularmış, 3 tane Gana'lı birden. 2. Ligde mücadele eden ve ligin dibine yerleşmiş, gol yeme rekoruna koşan bir takımda 3 tane GANALI oynuyor.

Sakın yanlış anlaşılmasın, burada Irkçılık, Milliyetçilik yapmak istemiyorum, ASLA. Sadece Türk Futbolu adına duyduğum üzüntüyü dile getiriyorum. Bu 3 Gana'lıya kim ne kadar para verdi ve getirdi bilmiyorum ama yani klasmanda dibe oturmuş bir takımda bu adamların yerine oynayacak hiç mi TÜRK futbolcusu yok?



Sonra merak ettim, Gana'ya baktım, ekonomisine, nüfusuna ve bir diğer merakım da acaba Türkiye'de kaç tane Gana'lı futbolcu olduğuna baktım, benim bulabildiğim yaklaşık OTUZ ( 30 ). Düşünebiliyor musunuz Gana'dan 30 futbolcu sadece Türkiye liglerinde futbol oynuyor, artık Dünya'da kaç tanedir bilemeyeceğim. Biz bir Arda'yı gönderdik diye kasık kasık kasılıyoruz. Ve bu futbolcular UEFA nezdinde Uluslararası statüde burada oynuyorlar, yani parasını ödemediniz mi bizim Türk Futbolcular gibi razı gelmeyip UEFA'ya şikayete falan gidebilirler.

Yazık değil mi arkadaşlar, iyi futbolcular, sonucu değiştirebilecek futbolcular tabi ki gelsin, sözüm yok ama 30 tane Gana'lıdan Süper Lig de oynayanları bir kaç tane ve biz bu futbolculara DÖVİZ ödüyoruz. Bırakın parasını bir kenara, onların yerine gelmesi, oynaması gereken Türk gençlerine yazık oluyor.

Neyse, ne bileyim ben garibime gitti, üzüldüm. Hem gençlerimize yazık, hem paramıza....

Sevgilerimle,
Haluk
11.01.2012 19:00

5 Ocak 2012 Perşembe

Onun adı Winter .... Dolphin Tale filmini seyretmelisiniz ..

Videocumdan yeni gelen filmleri seçerken, elime geçen DOLPHIN TALE isimli filme geldiğimde " Abi biraz çocuk filmi ama beğenirsin herhalde " dediği filmi bu akşam seyrettim. Hani çocuk filmi dediği filmi bence oturup bütün insanlar seyretmeli. Öncelikle yarın Videocuma gidip, kapıdan giren herkese bu filmi seyretmesini tavsiye etmesini söyleyeceğim.

Film Winter adında bir yunus balığı ile ilgili, 10 Ekim 2005'de doğan bu bebek yunus, insanlar tarafından yakalanmaya çalışılırken yaralanıyor ve yüzme yeteneğini aldığı tek kuyruğu kopuyor. Sonra yaralı olarak bulunan yavru Yunus Florida'da bir Deniz Hastahanesine naklediliyor, burada uzun uğraşlardan sonra kendisine takma bir kuyruk yapılarak hayata döndürülüyor. Bu arada normal kuyrukla yüzemediği için bu işlem yapılmazsa öleceğini de eklemeliyim.

Bu gerçek bir hikaye, her zamanki gibi ABD, bu gerçek hikayeden çok güzel bir film çıkarmış ve sinema seyircilerine sunmuş.

Şimdi ne var bunda, bir çok benzer film seyrettik diye düşünenleriniz olabilir, ama filmi seyrettiğinizde sizi etkileyen bu değil aslında, ya da en azından beni etkileyen bu değil. Film birden fazla konuda insan duyarlılığını ve günümüzün karmaşa içinde geçtiği ve farkında olmadığımız bir çok şeyi de sizlere de anımsatıyor. Örneğin; bir çocuğun hayvan sevgisiyle hayata nasıl bağlanabileceğini, örneğin; ailelerin öğrenmenin sadece okulda olmadığını, yaşamdan da büyük dersler alabileceğini, örneğin; özürlü insanların, özürlü hayvanlara karşı ne hissettiklerini, örneğin; sosyal medyanın artık hayatımızda gerçekten bir çok şeyi değiştirebileceğini.

Yaralı Winter'ın bulunduktan, kuyruğunun takıldığı noktaya kadar hiç kimsenin ilgilenmediği, sadece hastanede çalışanların ve hayvanseverlerin yardımı ile bir noktaya kadar gelebilmişken, bir web sitesi sayesinde yaşama nasıl döndüğünü, özürlü insanların Winterdaki azmi ve başarıyı onunla aynı havuza girerek, ona dokunarak hissetmeye çalışmaları. her ne kadar şikayet etsekte, sosyal medya sayesinde bir çok insana ulaşarak bugün bir çok insanın, özürlü çocukların Winter'dan haberi olması ve ona dokunarak cesaret almasını.

Kısaca, filmi seyredin derim, hele en sonda onlarca özürlü insanın ( gerçek videolar ) sırf ona dokunabilmek için gösterdiği çabayı görünce, Winter'ın o kuyruğu takarken kabul edişleri / red edişlerini seyrederken gerçekten gözlerinize inanmıyorsunuz ve etkileniyorsunuz. Bugün google'a girip Winter Dolphin deyin yüzlerce film, haber geliyor karşınıza.

Yurdumuzda özürlü insanlara karşı yine de belli ölçüde saygı ve sevgi var, keşke daha fazla olsa. Hayvan sever insanlarımız var, keşke daha fazla olsa. Sosyal medyada gerek özürlü insanlarımızı, gerek hayvanserliğimizi daha fazla gösterebilsek, çıplak iki hatun, deli bir müzik parçasına göstermiş olduğumuz ilgiyi, keşke daha fazla yansıtabilsek....

Bir çocuk filminden böyle bir yazı çıkarmıydı bilmiyorum, ben çıkartabildim mi onu da bilmiyorum ama bildiğim seyrederken de, yazarken de çok keyif aldım...

Sevgilerimle,
Haluk
05.01.2012 22:00

2 Ocak 2012 Pazartesi

Acarlar Longozu - Carpe Diem Oteli @ Karasu

Aşağıdaki yazıyı 29 Ağustos 2010 senesinde yazmıştım, Acarlar Longozu bizi çok keyiflendirmişti. Bu yılbaşında da oralara gittik, Acarlar Longozunu bu sefer de kışın gördük, yine muhteşemdi.

LONGOZ ne demek diye düşünenler olabilir, Longoz içi ormanla kaplı göl anlamına geliyor, su basar ormanları da deniyor. Daha geniş bir tanımlama ile, yılın belli dönemlerinde veya yıl boyunca taban suyunun yükselmesine bağlı olarak bataklık ve göllerde oluşan orman anlamına geliyor. 

Acarlar Longozu Dünyada 1. sırada, ikincisi de Türkiye'de, İğneada Longoz Ormanı. Acarlar Longozu'nda 243 tür kuş bulunuyor, tam bir kuş cenneti. Memeli Hayvanlardan, Tatlı Su Balıklarına, Bitki Örtüsünden nadir su bitkilerine, Erdemik Bitki türlerinden kumul alanlara kadar ne ararsanız var Acarlar Longozu'nda.

Yaz, kış, bahar ...her mevsime burası bir başka ama dere üzerindeki beyaz ve sarı Nilüferleri kaçırmak istemiyorsanız Mayıs - Haziran aylarında harika oluyor.

Bu arada Karasu'da kaldığımız CARPE DIEM otelinden de bahetmeden geçemeyeceğim, mükemmel bir tesis yapmışlar. Karasu İstanbul'a çok yakın, günü birlik bile gidip dönebilirsiniz.

Carpe Diem oteli mutlaka tavsiye ediyorum, özellikle su oyuncakları ve kocaman iki havuzu ile yazın sanırım çok keyifli oluyordur.

Odalar tertemiz, oldukça şık döşenmiş, fiyatları da pahalı sayılmaz, örneğin; 1 kişi yarım pansiyon 100 TL civarı. Odalar gayet büyük, açıkçası beklediğimden çok daha iyi bulduğumu söylemeliyim. Eğlenceniz de düşünülmüş, amerikan bilardo, 3 top bilardo, langırt gibi oyunlarının yanı sıra, akşamları disco olarak kullanılan güzel bir salonu da var.

Özetle yazın biz sanıyorum bir kaç kez buraya geleceğiz. Acarlar Longozu ve Karasu'ya vakit ayırın derim.

Sevgilerimle,
Haluk
02.01.2012 14:00
-------------------------------------------------------------------------------------------->

Karasu, Acarlar Longozu ve Pembe Kayalar ....
Şimdiye kadar en verimli kullandığımız gezi kitabı TÜRKİYE GEZİ kitabı oldu. Gezdiğimiz bir çok yeri o kitabı okuyarak bulduk. Veya bir yer duyduysak hemen ona başvurduk ve detaylarını öğrendik. Nasıl gidilir? Ne yenir? Örneğin; Sünnet Gölü, İğneada, Kıyıköy, Şarköy gibi yakın yerlerden Adıyaman, Hatay, Çanakkale, Antalya çevrelerini de yine aynı kitaptan faydalanarak gezdik.


Bu Pazar günü de, Pınar ile birlikte bir çok yer konusunda konuştuk, sonunda yine görmediğimiz bir yere gidelim dedik ve yakın yerler içinde KARASU'yu seçtik. Karasu için kitabımızı incelerken de yakınlarında neler var, onları tespit ettik ve saat 12 gibi yola çıktık.

Birinci önceliğimiz Karasu olduğu için TEM üzerinden Adapazarı'na, oradan da şehir içinden Karasu'ya geldik. Toplam süre yaklaşık 2-2.5 saatlik bir mesafe. Adapazarı içinden Karasu'ya kadar yol çok güzel ve yaklaşık 40 dakika sürüyor. Karasu şehir merkezi olarak aslında deniz kenarında değil. Bu yüzden Deniz kenarını biraz betonlaştırarak siteler ve bir sürü evler yapmışlar.

Deniz, güzel, sıcak ve keyifli. Kumsal uzun, Pazar günü olmasına rağmen çok kalabalık değildi. Hani birbirinin dibinde değil insanlar. Şezlong kiraları günlük 5 TL, ancak genelde deniz kenarında oturan insanlar kendi şezlong ve sandalyelerini getiriyorlar.

Şehir içine de bir girelim dedik ancak ilginç bir şey yoktu gezecek. Karasu bize biraz köy ile şehir arasında kalmış bir kasaba gibi geldi. Tabi bu kararı verecek kadar çok kalmadığımız için bu bizim gördüğümüz kadarıyla vardığımız bir düşünce. Belki bilemediğimiz farklı gezilecek noktalar vardı biz bulamadık.

Denize girip biraz dinlendikten sonra yola devam etmeye karar verdik. Yakında gözüken ACARLAR LONGOZUnu görünce, oraya gitmeye karar verdik ve iyi ki de gitmişiz. Mükemmel bir yer. Nilüferlerin Acarlar deresi üzerindeki görüntüsü mükemmeldi. Bu arada LONGOZ kelimesi dikkatinizi çekmiştir. Ben de bilmiyordum Longoz'un ne olduğunu. Internet'ten baktığımda şöyle bir tanımı var Longoz'un.

Longoz, denize doru akan derelerin getirdiği kumların kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel bir ekosistemdir. yalnızca belirli ağaç ( dişbudak, kızılağaç, vs ), bitki ( göl soğanı, su menekşesi, vs ..) ve kuş ( kara leylek, balıkçıl, vs ..) türleri bu yaşam ortamını tercih eder.

Bizim ziyaret ettiğimiz Acarlar Longozunda ise Mersin balığı ve Nilüferler görülüyordu, fotoğaflarda detaylarını görebilirsiniz. Ayrıca güzel tarafı, dere üzerinde deniz bisikleti ile gezebilme şansınız var, maliyeti 15 TL. Biz geç kaldığımız için gezemedik. Bir de önemli not; derenin üzerinde bulunan Nilüferler saat üçe kadar çiçeklerini açıyorlarmış, üçten sonra da kapatıyorlarmış. Biz maalesef geç kaldığımız için açık halini göremedik ama bir kez daha sırf o çiçekleri görmek için gidilir.

Son ziyaret etmek istediğimiz yer ise PEMBE KAYALARidi, Karasu üzerinden Acarlar Longozu yönünü takip ederek devam ettiğinizde Kandıra'ya doğu gidiyorsunuz. Kandıra'ya bağlı deniz kenarı enfes yerlerden birisi olan Kefken ile Cebeci arasında bulunuyor Pembe Kayalar. Oraya ulaşırken de bir kez daha Kefken'in muhteşem manzarası ile yol alıyorsunuz.

Pembe Kayalar oldukça ilginç bir doğa eseri. Dalgaların şiddeti ile oyulan kayalarda simetrik görüntüler muhteşem, ayrıca gerçekten inanılmaz renklere bürünmüş bu kayalar. Bazılarının renkleri gerçekten Pembe. Kesinlikle muhteşem bir doğa manzarası var, çektiğimiz fotoğraflardan da bu çok rahatlıkla anlaşılabilir.

Eğer yolunuz Kandıra, Kerpe veya Kefken taraflarına düşerse mutlaka Pembe Kayalar'ı ziyarete gidin, benzer bir oluşum Kerpe'dede var. Ama ben Pembe Kayaları daha çok beğendim. Bu arada Karasu'da gördüğümüz sesszizik Kefken'de yoktu. Kalabalık ve gürültülüydü, özellikle Kefken ve Cebeci'nin sahil güzelliği, kumsalları ve buradaki hem askeri kapm, hem orman kampı burayı daha kalabalık ve turistik hale getirmiş durumda.

Pembe Adaları da bitirdikten sonra karnımız çok acıktığı için balık yemeye karar verdik ve Kefken'de limandakiLiman Lokantasına gittik. Son zamanlarda yediğimiz en güzel Levrek ve mezeleri burada yedik. Fiyatlarda oldukça uygundu. İki levrek, iki bira, iki büyük salata, tereyağında karides ve kalamarın toplamına 70 TL ödedik.

Sonra da saat sekiz gibi Kefken'den çıktık, on gibi evimize geldik. Keyifli bir gün geçirdik, bilmediğimiz yerler gördük, muhteşem doğa manzaraları yakaladık, aslında yurdumuzda gerçekten çok güzel ve keyifli yerler var ama inanın o kadar bakımsız ki. Karasu'dan Başlayan gezimiz boyunca bizi en çok üzen hemen hemen her gittiğimiz yerde bir çok çöp, naylon torba, bira şişeleri görmek oldu. Bu kadar güzel bir doğa ancak bu kadar hor kullanılabilir.

Sevgilerimle,
Haluk
29.08.2010 23:00

31 Aralık 2011 Cumartesi

BARS ... Bölüm 9....1. Sezon Final









BARS Bölüm 9 - 1. Sezon Final


Jake son kez her şeyi kontrol etti, masa hazırdı, mumlar hazırdı, tütsü ve müzikte hazırdı, tek eksik vardı, o da Sibel.

Kapı çaldığında heyecanın arttığını hissetti. Kapıyı açtı, karşısında Sibel vardı. Elinde bir şarap şişesi vardı, uzun askılı beyaz bir elbise giymişti, elbisedeki en göze çarpan şey derin göğüs dekoltesiydi, saçlarını topuz yapmıştı ve hiç makyaj yapmamıştı.

-       Çok güzelsin Sibel ve her geçen gün daha da güzelleşiyorsun.
-       Teşekkür ederim Jake, ee kapıda mı durayım yoksa içeri buyur edecek misin?

Jake geri çekildi, Sibel içeri girdi ve Jake kapıyı kapadıktan sonra birbirlerine döndüler, sarıldılar, dudakları birbirini buldu ve uzun uzun öpüştüler. Sonra ayrıldılar.

Sibel salona girdiğinde gördüklerinden çok mutlu oldu, sevimli ama sade bir masa, özenle hazırlanmış mini mezeler, sadece mumların yarattığı loş bir ışık, arkada hafifçe çalan Norah Jones ve erotik tütsü.

Jake Sibel’in gördüklerinden mutlu ve keyifli olduğunu fark etti.

-       Beğendin mi?
-       Hem de çok, ne yiyeceğiz?
-       Amerikan usulü salata, Amerikan usulü biftek ve senin getirdiğin şarap, olur mu?
-       Olmaz mı? Yardım edeyim mi?
-       Hayır lütfen sen geç otur, ben şu şarabı açayım ve kadehini getireyim öncelikle.

Sibel sade döşenmiş evdeki sallanan koltuğa oturdu, Jake’de elindeki şarabı açmak için mutfağa geçti, açtıktan sonra Sibel’e bir kadeh şarap koydu ve uzattı.
Sibel şarabı alırken Jake’in elinden tuttu ve kendisine doğru eğdi, şarabından bir yudum aldı ve Jake’i dudaklarından öptü, öperken de bir kısım şarabı Jake’e ikram etti.

Jake öpücükten sonra gülümsedi.

-       Ben salata ve etleri getireyim, aç olduğunu söylemiştin değil mi?
-       Evet hadi getir.

Jake tekrar mutfağa girdi, hazırladıklarını masaya taşımaya başladı, Sibel gülümseyerek kendisini seyrederken şarabından yudumlamaya devam ediyordu.

Bu sırada Jake’in cep telefonu çaldı. Melodisinden arayanın Amerika’daki patronu olduğunu anlayan Jake’n canı sıkıldı, bu saatte gelen telefonların ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu. Elindekileri masaya bıraktı ve yatak odasında duran cep telefonunu almaya gitti. Arayan Archie idi.

-       Merhaba Jake, uygunsuz bir zamanda aramadım umarım.

Jake bundan daha uygunsuz bir zaman olamaz diye düşündü ama bunu dile getiremedi.

-       Merhaba Archie, hayır uygunum. Ne oldu? Bu saatlerde pek aramazsın.
-       Evet Jake, Botsvana işindeki gelişmeleri merak ettim ve birde bu akşam için senden yapmanı istediğim bir şey var.

Bu akşam mı? Jake kurduğu bütün hayallerin ve gecenin devamının mahvolacağını anlamıştı.

-       Tabi Archie. Botsvana işi tamam Bars bu konuyu halletti, biletlerimiz tamam, otel ve diğer konularda da sorun yok.
-       Sevindim, Bars’ı ne kadar bilgilendirdin?
-       Yeteri kadar. Peki bu akşam için yapmam gereken nedir?
-       Sana bir numara vereceğim, o kişiyi arayacaksın ve bu akşam onunla oturup projenin üzerinden geçmenizi istiyorum, onun sana bir takım tavsiyeleri olacak, belki senin Botsvana’ya gitmeden önce yapmanı istediği şeyler olacak. Bu çok önemli Jake. Onunla mutlaka görüşmelisin, senden telefon bekliyor olacak.
-       Tamam Archie ararım da, bu adamın varlığından daha önce hiç bahsetmemşitin, kimdir bu? Proje hakkında ne kadar bilgisi var, bildiğim kadarıyla çok gizli diyordun.
-       Öncelikle Jake, buluşacağın kişi bir adam değil, bir kadın ve çok güçlü bir kadın. Buluşacağın kişi Botsvana Hükümetinin Başkanının kızı.

Jake bir an duyduklarına inanamadı, Botsvana Hükümetinin Başkanının kızı İstanbul’damıydı? Bundan kimsenin haberi yok muydu?

-       Başkanın kızı ile mi buluşacağım? Konu ile ilgisi ne?
-       Aslına bakarsan Jake, hepimiz Başkanın kızı için çalışıyoruz, bunu sen ve benden başkası bilmiyor ama müşterimiz kendisi, adı Symra. Telefonunu da not et ve hemen ara.

BARS ... Bölüm 8









BARS Bölüm 8


Yasemin banyodan çıktığında gardrobunu açtı, en seksi kıyafetlerinden seçmeye çalıştı, kısa bir elbise buldu, onu denedi, biraz bol gelmişti, demek kilo vermeye devam ediyordu, için için sevindi, bu elbise geçen giydiğinde vücuduna tam oturmuştu. Askılı hafif dekolte bir tshirt seçti, altına da minik bir şort. Şortu beğenmedi, kısa bir kot etek buldu, evet bu ikisi hem spor hem çok seksi olmuştu, sonra oturdu makyaj yapmaya başladı.

Makyajı bittiğinde aynada gördüğü kadından çok mutlu olmuştu. Birden bir süredir Berfin olayını hiç düşünmediğini fark etti. Kendini tamamen Aybars ile geçireceği geceye odaklamıştı, halbuki Aybars’ın geliş amacı tamamen bu konuyu konuşmaktı.
Salona geçti, minik salonu her zaman olduğu gibi derli topluydu, buzluğu kontrol etti, evet yeteri kadar buzu da vardı,  Aybars anımsadığı kadarıyla rakı severdi, rakıyı da kontrol etti, yeterliydi. Artık her şey hazırdı. Saate baktı, yarım saat sonra Aybars gelecekti.

Nasıl zaman geçireyim diye düşünürken televizyonu açtı, kanal kanal gezmeye başladı, hiç bir kanalda ilgilnç bir şey bulamadı, en son Power Türk kanalına getirdi ve bıraktı, sesi de açtı. O anda Power Tük’te Şebnem Ferah’In Sil Baştan şarkısı çalıyordu.
Evet diye düşündü, bu benim şarkım, kim bilir belki de bu akşam benim için Sil Baştan olacak bir gece olacak, belki Aybars ile tekrar bir macera ama bu sefer daha akıllıca.
Mantığıyla hareket edemediğinin farkındaydı. Aybars’ın durumunda aslında bir değişiklik yoktu, onu istemeyebilirdi, hala evliydi neticede, nasıl bunları göz ardı edebilirdi? Hem zaten Aybars sadece Berfin konusunu konuşmaya geliyordu.

Mantığıyla kalbi arasında bu savaş sürerken, kapı çaldı, kalbi küt küt atıyordu. Aybars’In geldiğine o kadar emindi ki, göz deliğinden bakmadı bile, en seksi pozlarından birisini takınarak kapıyı açtı.

Karşısında iki tane siyahlar giyinmiş adam duruyordu, ne oluyor, siz kimsiniz demeye vakit kalmadan, adamlardan bir tanesi elinde tuttuğu bezi burnuna yapıştırdı. Diğeri ise içeri girip kapıyı arkalarından kapadı. Yasemin’in en son hatırladığı anlamsız bir çift gözdü.

Aradan yarım saat geçtiğinde yavaş yavaş gözlerini araladı. Etrafını göremediğini fark etti, adamlar gözlerini bağlamışlardı, ondan sonra fark ettiği ise ağzının da kapalı olduğuydu. Kendine geldikçe hareket edemediğini de fark etti. Bir sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlanmış ve gözleri kapatılmış durumdaydı.

Uyandığını gören adamlar Yasemin’e yaklaştılar.

-       Bağırman sana pek bir fayda sağlamaz, sadece bir kaç soruya cevap vermeni istiyoruz, sonra seni serbest bırakacağız, bizi görmedin bile, o yüzden sana zarar vermemiz söz konusu değil, ağzındaki bantı çıkartacağım, gözlerini açmayacağım, tamam mı?

Yasemin başını salladı. Bunun üzerine adam Yasemin’in ağzındaki bandı çıkardı. Yasemin oldukça korkmuştu, kimdi bu adamlar, ondan ne istiyorlardı, bu olayın Aybars ve Berfin ile ilgisi var mıydı? Beyni sürekli bu sorular ile meşgulken adam konuşmaya başladı.

-       Aybars’ın yanında gördüğün kadın kim, onu nereden tanıyorsun?
-       Berfin, benim müdürüm.
-       Sana bu fotoğrafı kim gönderdi?
-       Tanımıyorum, Ayhan diye biri, mailimde vardı.
-       Nerede bu mail, işte mi, buradaki mi?
-       Buradakinde.

Adam diğer adama işaret etti, diğer adam hemen diz üstü bilgisayarını açtı, şifre noktasına geldiğinde;

-       Şifresi ne?

Yasemin şifreyi söyledi, adam bir kaç tıklamayla maillere ulaştı, Ayhan’dan gelen maili buldu, bir hotmail adresiydi.

-       Kim bu Ayhan Yılmaz?
-       Tanımıyorum, daha önce söylemiştim tanımadığımı.
-       Bu konudan Berfin’e veya bir başkasına söz ettin mi? 
-       Siz kimsiniz, benden ne istiyorsunuz? Ben bu konuda hiç bir şey bilmiyorum, kimseye de bir şeyden bahsetmedim.
-       Cep telefonun nerede?
-       Yatak odasındadır herhalde, en son oraya koyduğumu anımsıyorum.

Diğer adam hemen yatak odasına gitti, cep telefonunu getirdi, Yasemin tuşların çıkardığı sesleri duyabiliyordu, herhalde aramalarını kontrol ediyorlardı.

Gözlerinin bağlı olması onu çok endişelendiriyordu.

-       Ben bir şey yapmadım, lütfen bana zarar vermeyin, Aybars nerede?Sizi Aybars mı gönderdi?

Sorduğu sorunun aslında yanlış bir soru olduğunu sorar sormaz fark etti, tabi ki Aybars göndermişti ve şimdi sanki daha çok şey biliyormuş gibi düşüneceklerdi. Adamların sessiz kalması iyice endişelenmesine yol açmıştı.

-       Ben bildiğim her şeyi söyledim, inanın başka bir şey bilmiyorum.
-       Size inanıyoruz Yasemin hanım, ama aldığımız emirler çok açık, arkada ipucu bırakamayız, bunun için üzgünüm.

Yasemin bir an şaka olduğunu düşündü, ne demek aldığımız emirler, öldürülmesini mi emretmişlerdi, neden, kim..

-       Ben hiç bir şey yapmadım, lütfen beni öldürmeyin, ne isterseniz yaparım, ama ben inanın bir şey yapmadım ve bilmiyorum, siz söylediniz, sizi görmedim bile, şu an kapıdan çıkıp gitseniz sizi tanımam bile, lütfen..

Adamların kendi aralarında konuşup konuşmadıklarından emin değildi, bir sessizlik olmuştu.

-       Ne istersek mi?
-       Evet

Kafasını salladı. Bu sırada bir takım sesler duydu ama ne anlama geldiğini anlayamadı. Bir kaç dakika sonra bir el gözlerini açarken, yavaş bir ses duydu.

-       Merak etmeyin, size daha fazla zarar veremezler, ben şimdi gözbağınızı açacağım, lütfen sakin olun, benim size zararım dokunmaz.

Yasemin kafasını salladı. Bir el gözbağını açtı, karşısında beyaz saçlı, mavi gözlü bir adam vardı ve gülümsüyordu.

-       Nasıl daha iyi misiniz?
-       Evet

Yasemin etrafına baktı, kapıda gördüğü iki adam yerde yatıyordu, etraflarındaki kan gölünden öldükleri anlaşılıyordu. Panik  halinde ellerini ağzına götürdü ama bağıramadı. Yaşlı adam tekrar konuşmaya başladı.

-       Bunu yapmak zorundaydım yoksa sizi öldüreceklerdi, lütfen sakin olun.

Yasemin şu son bir saattir yaşadıklarına inanamıyordu.

-       Ne oluyor, siz kimsiniz, bu adamlar kim, neden beni öldürmeye çalıştılar, siz nereden çıktınız?
-       Lütfen sakin ol, sana hepsini anlatacağım, tamam mı? Hadi sen git üstüne bir şeyler giy, ben de burada ne yapabileceğime bakayım.
-       Tamam.

Yasemin yatak odasına gitti, hemen üstündekileri çıkardı, bir eşofman buldu, onları giydi ve tekrar salona geldi.  Yaşlı adam, yerdeki adamları kenara çekmiş, etrafta oluşan kan gölünü temizliyordu. Yasemin’İ görünce gülümsedi.

-       Tamam, daha iyi gözüküyorsun, bana yardım eder misin?
-       Hayır, siz kimsiniz? Neden öldürdünüz bu adamları?
-       Onları öldürmeseydim, onlar sizi öldürecekti, bunun farkındasınız değil mi?

Yasemin istemeyerekte olsa gerçekleri görmeye başlamıştı, farkındaydı, onu asla sağ bırakmayacaklardı. Kafasını salladı.

-       Siz kimsiniz peki?
-       Ben mi? Ben Ayhan Yılmaz, size mail gönderen kişi ....