9 Aralık 2010 Perşembe

Yeni işim ve Autopharm .....

Çok doğal olarak Facebook'a ofis fotoğraflarımızı koyup, bir de yeni işim diye bahsedince bir çok arkadaşım iş hakkında bilgi sordu. Ben de hem işi, hem ürünü tanıtabilmek amacıyla blogumu kullanıp, ilgilenen arkadaşlarıma bilgi vereyim istedim.

Öncelikle LABSAN firması bir Ananom Şirket olarak 1984 yılında kurulmuş. Çalışma alanı Labarotuar ve Sağlık Malzemeleri. Bugüne kadar zaman zaman aktif, zaman zaman da pasif kalmış. 2009 yılında Medica fuarında gördükleri AUTOPHARM cihazı ile ilgilenilmiş ve Türkiye Genel Distribitörlüğü Mart 2010 tarihinde alınmış. 2010 yılı Ağustos'undan beri de ürün satış ve pazarlaması yapılıyor. 1 Kasım'dan itibaren de ben Labsan'da İş Birim Yöneticisi olarak görev yapıyorum.

Autopharm nedir peki? Ne işe yarar? Müşterisi kimdir?

Bu konularda sizleri sıkmayacak ölçüde minik bilgiler vereyim. Autopharm aslında bir ilaç otomasyon sistemi, otomatik olarak ilaçlara el değmeden paketleme yapıyor. Bugün Avrupa ve Amerika bu konuda çok hassas çalışmalar yapıyor ve hastaneleri kalite açısından akredite ediyor, her şey

DOĞRU HASTA, DOĞRU İLAÇ, DOĞRU ZAMAN, DOĞRU DOZAJ

 ilkesine dayanıyor. Bugün birbirine çok benzeyen, isimleri arasında neredeyse bir harf oynayan bir çok ilaç mevcut, bu yüzden hata oranı yüksek olabiliyor.


Autopharm cihazı burada devreye giriyor, 200 - 500 arası ilacı üstündeki haznesinde tutan Autopharm, hastane bilgi işleminden gelen elektronik reçete sayesinde hangi hastaya, hangi ilaçların, hangi zamanlarda verileceği bilgisi de makinaya gelmiş oluyor. Cihazın üst kısmında bulunan her bir kutucuklarda Eczanenin sıklıkla kullandığı ilaçlar bulunur. Her bir kutucuğun da bir numarası ve kodu var. İlaçlar eğer bu kutucuklarda mevcut ise, işlem hemen bitiyor, değilse boş kutucuk veya alttaki yedek çekmeceye konuyor ve işlem tamamlanıyor.

İşlemin tamamlanması demek paketlemeye geçmek demektir. İşle komutu ile her hastanın kendisi için yazılmış reçetesindeki ilaç hiç el değmeden tamamen hijyen bir ortamda minik poşetler halinde sistem tarafından üretiliyor. Arzu edilirse poşetlerin üzerine hasta adı, doktor adı, hasta numarası, reçete numarası, ilaç isimleri, dozajları, bar-code'ları falan da yazılabiliyor.

Elimden geldiği kadar basit anlatmaya gayret ettim. özetle, hasta sağlığı ve Türkiye ekonomisi açısından bence oldukça önemli ve faydalı bir cihaz olduğunu düşünüyorum. Bizim görevimiz de bu önemi ve cihazı  anlatıp, satışlarını yapabilmek.

Hepinizin dilediği gibi, umarım başarılı oluruz. Gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Haluk
09.12.2010 10:00

8 Aralık 2010 Çarşamba

Sevgili Evren'ciğim .....

Günaydın Evren’ciğim,

Sana uzun zamandır yazamadığımın farkındayım, ancak hep aklımda olduğunu ve her sabah yataktan kalktığıma bugüne kadarki yardımlarını ve benim için gerçekleştirdiklerin için ne kadar minnetttar olduğumu zaten yazmama gerek yok, sen biliyorsun.

Bu sabah erken kalktım, hem maillerimi hem de çok sevdiğim arkadaşlarımın yorumlarını okuyabilmek için bilgisayarımı açtım. Dün akşam ofisimizdeki ilk günün fotoğraflarını koymuştum Facebook’a. Hala bir takım eksiklerimiz olmasına rağmen ofisimizi büyük ölçüde tamamladık, asistanımızı da aldık. Artık aktif çalışmaya başlama zamanı geldi.

Maillerimi düzenlerken, saate baktım, daha da zamanım var, sen her ne kadar olan biteni takip ediyorsan da ben sana kısaca neler olup bittiğini anlatıp, yeni isteklerimi sıralayayım dedim. Biliyorum ki senden sonsuz isteme hakkım, senin de bunları yerine getirme görevin var. Hani diyoruz ya, Evrenden istemekten çekinmeyin, sadece isteyin, o bir şekilde sıraya koyar ve eninde sonunda gerçekleştirir diye.

Hadi birlikte anımsayalım, Eylül ortalarıydı değil mi? Pınar’ın yoğun Evrenden isteme seansları, beni okumaya ve istemeye teşvikleri ile benim ne istediğimi net bir şekilde ifade etmem. Halbuki o güne kadar, yaklaşık beş altı aydır, özgeçmişimi gönderdiğim yerlerden her hangi doyurucu, tatmin edici bir yanıt gelmediği için panik olduğum anlar. Sonrasında, hazırladığım Evrenden isteklerim ve başlayan diyaloğumuz. Tarih  dün gibi aklımda 24 Eylül.

Bugün 8 Aralık, yani yaklaşık 71 gün olmuş o günden bugüne. Bu 71 günde neler oldu;

24 Eylül, Evren’e ne istediğimi, nasıl istediğimi yazmışım, hatta o kadar açık ve net ki ( şu kadar maaş, Yurt dışı ile bağlantılı yönetici pozisyonunda bir iş, sosyal haklar, vs vs vs ),  20 gün sonra bugünkü Genel Müdürümün beni araması ve işi teklif etmesi, Kasım başı Kore seyahatim, Ofisin kurulması ve Aralık başı her şeyin tamamlanıp ofisimizin hazır hale gelmesi, çalışanlarımızla satışa hazır hale gelmemiz.

Anımsıyor musun Kasım ayı ortası gibi bir şey daha istemiştim senden, işlerim öyle yoğun olsun ki, asla eskisi gibi MSN, Facebook veya diğer sohbet tarzı platformlara zaman ayıramayayım. Eh isteyen ben olunca sana da gerçekleştirmek düşüyor doğal olarak. Kore’den döndüğümden beri MSN adresimi hiç açmadım, Facebook’a ise çok ender girebiliyorum. Bu isteğimi de gerçelşetirdiğin için sana bir kez daha teşekkür ediyorum.

Sevgili dostlarım, arkadaşlarım ben çok giremesem de beni asla yalnız bırakmıyorlar, onlara gerçekten minnet borçluyum, kimse bana sitem etmiyor, tam tersi herkes destek oluyor, hatta şu programlardan uzaklaşmamı kıskananlar bile var, ben de kurtulmak istiyorum , çok zamanımı alıyor diyenler de var. 

Olsun, ben arada da olsa onların yorum ve ne yaptıklarını öğrenmeyi seviyorum. Eskisi kadar çok ilgilenemesem de, biliyorum ki istediğimizde yan yana gelebiliyoruz.

Gelelim son paragrafa, ne istiyorum? Evren’ciğim, kişisel olarak mutlaka bir çok şey istiyorumdur ama bugünüme baktığımda canım oğlumun, ailemin, sevgilimin ve yakın dostlarımın sağlıklı olduğunu, sevgilimin işlerinin yolunda ve onu mutlu edecek kadar güzel olduğunu görüyorum. Canım kankamın en kısa zamanda onu tatmin edecek bir iş bulmasını istiyorum, o benim kadar sana inanmıyor, benim isteğim geçerli olur mu bilemiyorum ama bunu çok istiyorum. Ve tabi bütün bunların yanında, bana bu kadar güvenerek yatırım yapan şirketim için, SATIŞ YAPMAK istiyorum, bu sene hazırlık ama seneye yani 2011 senesi içinde bu sistemden en az 10 tane satmak istiyorum Evren. Evet, en az 10 tane. Şu anda yoğunlaştığım tek konu bu. Onun dışında her şey yolunda.

Seni seviyorum Evren, çok uzun zamandır birlikteymişiz ama ben bunu son 3 aydır fark ediyorum. Yanımda olarak ve beni önemseyerek isteklerimi gerçekletirdiğin için teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Haluk
8.12.2010 06.35

1 Aralık 2010 Çarşamba

Jim Carrey ve Kırmızı NOKTA ....

Bugün benim yaşıtlarıma, hatta benden epeyce yaşça gençlere Jim Carrey deseniz, sanırım yanıtları sıkı bir güldürü ustası olduğunu söyler. Özellikle ACE VENTURA ve MASK ile başlayan filmlerinden sonra bir çok filmi gerçekten çok başarılı oldu ve özellikle komedi filmlerinin ustası oldu. Mimikleri, yüzü, esprileri hepimizin hoşuna gitti ve çokta sevdik. Bir gün onun için KIRMIZI NOKTA'lı bir yazı yazacağımı gerçekten düşünmemiştim ama burada bugün yazıyorum.

Jim Carrey bir çok komedi filminden sonra drama tarzı filmlerde yaptı ki bunlardan bir tanesi unutulmaz " Eternal Sunshine of the spotless mind " filmidir.

Ben bu filme bayılmıştım. Sonrasında yaptığı filmlerde komedi olamayan bazılarında sıkıldığımı ifade etmeliyim.

Nedense ondan o mimik estetiğini, kısa cümlelerden oluşan esprilerini beklediğimizden herhalde en azından ben yeterince keyif alamadım. belki bu yeni tarzını sevenler olmuştur.

Mesela Jim Carrey'in Batman filmindeki Bilmecici rolü veya ne bileyim Ace Ventura'daki o komik olayları düşününce Jim carrey benim kafamda hiç bir zaman drama oyuncusu olmadı.

Hemen hemen bütün filmlerini seyretmeme rağmen o Mask'taki tadı veya ne bileyim Salak ile Avanak'taki tadı alamadım. benim açımdan Jim Carrey bir komedi ustası.

Komedyenlere özgü bir mimik estetiği var ve bunu mükemmel kullanıyor diye düşünüyorum.

Bu yazımdaki Kırmızı Noktaya gelince, Jim carrey'in yeni filmlerinden birisi olan I Love You Philip Morris filmini seyrettim. Yanında oynayan yardımcı oyuncu Evan Macgregor. belki böyle deyince bir çok kişi Evan McGregor'u tanımayacaktır ama genelde aksiyon filmlerinin oyuncusudur ve benim gözümde gerçekten sıkı bir aksiyon oyuncusudur. Belki şöyle daha rahat tanıyacaksınız, efsane Star Wars'lardaki Obi Wan Kenobi'dir. Bunun yanında bir çok filmde çok üst düzey roller almıştır.

Şimdi yine bu filme dönüyorum, düşünsenize Jim Carrey ve Evan Mcgregor aynı filmde. Hemen aldım, biraz güleceğim, biraz drama, biraz da aksiyon vardır diye düşünerek alıyorum. Sonra, sonrasındaki yorumum biraz kırmızı nokta.

Asla karşı olduğumdan değil, insanların tercihine her zaman saygı gösteririm, sinemada dahi. Sadece şaşırdım, ne Jim Carrey'den, ne Evan Mcgregor'dan böyle bir film beklerdim.

Filmin eleştirisini yapmayacağım, bu sadece sanki benim kafamda oturmadı. Film baştan sona neredeyse iki erkeğin aşkını anlatan bir film, tamam çok hafif komedi sahneleri ve Jim carrey sahneleri var ama filme adapte olmak benim için çok zor oldu.

Bu yazıyı neden yazdım, eğer Jim Carrey'i seviyorsanız, hani komedi deyip ailenizle, çoluk çocuğunuzla karşısına geçip bu filmi seyretmek istiyorsanız, bunu bir kez daha düşünün diye yazıyorum, çünkü ben o niyetle almıştım. Tekrar ediyorum asla kimsenin cinsel tercihlerini eleştirmemden dolayı değil, çünkü eleştirmem ama hani Jim Carrey'in filmi gelmiş veya çıkmış diye düşünerek alıyorsanız, alın yine ama çocuklarınızdan uzak tutun, çünkü gerçekten komik bir film değil ve ciddi bir iki erkek arasında yaşanan ve biraz da cüretkar sahneler ile dolu bir aşk filmi.

Bu kadar eleştirdikten sonra bir yorum da pozitif eklemek isterim. Belki belli bir amaç, dikkat çekmek için yapılmış bir filmdir, bilemiyorum. Bu kadar usta iki oyuncuyu böyle bir filmde oynatmak cesaret ister, oynamak ise bence daha da büyük bir cesaret ister.

Eminim onlar da buna benzer bir tepki çekeceklerini düşünmüşlerdir ama yine de yapmışlar. Siz yine de beni dinleyin, çocuklarınızla birlikte bu filmi seyretmeyin, çünkü gerçekten oldukça cesaretli sahneler ve çekimler var ki, bence çocuklarımız açısından sakıncalı.



Sevgilerimle,
Haluk
01.12.2010 22:45

30 Kasım 2010 Salı

Mutluluğu Yaratmak ve Motivasyon ....

Blogumda yazdığım yazıları kimlerin okuduğunu göremiyorum, kaç kere okunduğunu da bilmiyorum. Sağolsun Facebook'tan dostlarımın yorumlarını Facebook'ta  veya yazdığım yazıları beğenip takip edenler bana ulaştıklarında yazılarım hakkında yorumlarını söylüyorlar, onların bu yorumları sayesinde beğenilerini veya eleştirilerini anlama şansım oluyor. Aslında amatörce blog oluşturan, yazılar yazan herkesin bir kişi dahi okuyup yorumlasa  gelen yorum ve/veya eleştiri hoşuna gidiyor, bir motivasyon oluyor.

Geçen gün bir e-mail aldım, Neşe adında bir hanımefendi yazmış, tanımadığım birisi, maili açtım,aynen kopyalıyorum; " Haluk bey merhaba ,Yazılarınızı 2010 yazına girerken tesadüf olarak okuma fırsatı buldum.Çok doğal ,içinizden geldiği gibi herkesimden insanın okuyup anlayabileceği bir üslupta yazıyorsunuz sizi yürekten kutluyorum.blog’unuzdaki bütün yazıları okuduğumuzu(eşim ile) bilmenizi isterim.nasıl anlatsam bilmiyorum ama Pınar hanım ile hayata bakış açınız,pozitif olmanız ve yaşamı sevmeniz  bizim bakış açımızla örtüştüğü için sanki yıllardır bizim aile dostumuzmuşsunuz gibi geliyor Jbiliyorum komik ama öyle…hatta abartıp yeni iş bulduğunuzda sevindik bile..neyse uzatmak istemem son Kore yazılarınız çok güzeldi, okurken anlattığınız yerleri geziyor gibi huzur verdi.tşk ederim. Pınar hanıma sevgiler. Lütfen yazılarınıza ara vermemeye çalışın. İyi akşamlar.."

Şimdi amatörce yazı yazan, okunup okunmadığını bile düşünmeden paylaşan birisi için bu gelen mailden daha mutlu edici bir geri besleme olabilir mi? Eşi ile birlikte yazılarımı okuduğunu söylemesi ve belki sizlerin de fark edeceği sıcaklığını hissetmemeniz ve bundan keyif almamanız mümkün mü? Neşe Hanımın yaptığı şey ne? Beğenisini dile getirmek, sizce bu maili yazması kaç dakikasını almıştır, 5 dakika bile değil, ama onun düşünerek ayırdığı o 5 dakika, benim açımdan ne kadar mutluluk verici.

Ben bu maili alınca ne yaptım, Pınar'a ve sevdiğim dostlarıma gönderdim, bakın dedim, beni okuyan birisi benim için ne güzel şeyler yazmış, mutluluğumu onlarla da paylaştım, beni mutlu görünce onlar da mutlu oldu. Neşe Hanımın hiç bir şey beklemeden yazdığı 5 dakikalık bir mail, benim ve çevremde oluşan arkadaşlarım arasında minicik bir mutluluk zincirine neden oldu.

Bunları neden yazıyorum, kendimi bir yere getirmeye çalışmıyorum, ya da ben neymişim demek içinde değil, MUTLULUĞU YARATMAK aslında çok basit, bakınız benim için yaratılanın süresi 5 dakika, hiç görmediğim, tanımadığım bir kişinin 5 dakikası, benim çok daha uzun süre sadece ben değil, sevdiklerimle birlikte paylaştığım bir reaksiyonu başlattı. O yüzden, mutluluğu yaratmaya özen göstermeliyiz. İyi şeyleri övmeli, desteklemeliyiz. Motivasyonu artan kişilerin üretkenliği her zaman pozitife doğru artar. 

Aynı şey iş yerleri içinde geçerli. Motivasyonunu yüksek tuttuğunuz da çalışan personelinizden alacağınız verim her zaman daha yüksektir. Çalışması takdir edilen çalışan her zaman size daha fazlasını vermeye çabalar. O yüzden Motivasyon değişmez bir Başarı kriteridir. Motivasyonu sağlamak için ille para gerekmez. yapılan çalışmaların takdiri, hediyeleri, duyurulması gibi bir çok farklı kriterle de sağlanır. O yüzden işinde mutlu ve huzurlu olan çalışanlar çoğu zaman aldığı maaşı ikinci planda düşünür.

Neyse, özetle ben buradan Neşe Hanıma ve sevgili eşine teşekkürlerimi biraz geçte olsa sunuyorum, sağ olsunlar. Bloguma bu aralar yazamamamın nedeni işlerimin yoğunluğu, biraz daha zaman gerekiyor bana, sonra tekrar günlük olmasa bile yazmaya devam edeceğim. takip eden dostlarıma çok ama çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Haluk
30.11.2010 23:15

22 Kasım 2010 Pazartesi

Kıbrıs - Mavi Köşkün hikayesi ....

Kıbrıs'a gidenlerin gezdiği önemli yerlerden birisi de MAVİ KÖŞK. Aslında hani bazen olur ya, içinizde gizli kalmış bir yönetmenlik vardır, bir roman okuduğunuzda, bir yer gezdiğinizde ortaya çıkar hemen. Bunun filmi yapılmalı der içinizdeki yönetmen. Ben de köşkten sonra Pınar'a döndüm, ben olsam dedim bu köşkün filmini yapardım. Gidenler ne demek istediğimi hemen anlamıştır, gitmeyenler içinse aşağıdaki bilgiler ve fotoğraflar neden öyle düşündüğümü bir nebze anlatabilir.

Mavi Köşk, adı üstünde dış cephesi mavi-beyaz renklerden oluşan bir köşk. 16 odalı, 2 katlı bahçeler içinde bir köşk. Ancak hikayesi çok farklı. Burayı bir İBRET müzesi olarak geziyorsunuz, çünkü burası bir silah kaçakçısının köşkü. Kıbrıs'a kaçak silah sokarak bu silahları Rumlara satan ve Makarios'un avukatlığını yapan İtalyan asıllı bir adama ait bir köşk. Adı Paulo Paolides. Paolides bu silahları Rumlara satıp, kazandığı paralar ile bu köşkü yaptırıp keyif sürerken, Rumlar da bu silahları Türkler üzerinde kullandıkları için bir İBRET müzesi haline dönüştürülmüş.

Paolides Kıbrıs'ta doğan İtalyan asıllı bir Rum, kendisi aslında bir avukat, ancak aynı zamanda silah kaçakçılığı yapıyor. O dönemde Kıbrıs'ta başpiskoposluk yapan aynı zamanda Kıbrıs Cumhurbaşkanlığını da yürüten Makarios'un da avukatı, ancak avukatlık mesleğini tamamen silah kaçakçılığını gizlemek için kullandığı söyleniyor.

Bu köşkü yaptırma amacı da zaten silah kaçakçılığını gizlemek ve deniz yoluyla getirdiği silahları sorunsuzca köşke getirip buradan dağıtmak. Bu yüzden de köşk öyle bir noktada yapılmış ki, köşk aşağıdan hiç bir şekilde gözükmüyor ama siz köşkten vadiyi görebiliyorsunuz.

Köşkün mimarisinden mobilyasına kadar her şey farklı, Paolides bir renk manyağı olduğundan her oda farklı bir renkte tasarlanmış. Ses geçirmez elyaflı perdelerinden tutun da, çalışma masasının ceylan derisinden olmasına, koltuklarında 2 saatten fazla oturduğunda uyumanı engellemek için yaptırdığı sistemlerden, toplantı odasındaki tablolarına kadar. Köşk 16 oda ve 2 kattan oluşuyor.

Köşkün kapısından girdikten sonra salonda bir havuz var, burasını süt havuzu olarak kullanıyormuş, ağzına kadar süt doldurduğu havuzda o dönemin meşhur sanatçılarından Sophia Loren'i de ağırladığı söyleniyor, ne kadar doğru bilemiyorum :) Yine sanata olan düşkünlüğünden dolayı köşkün her odası tablolar, resimler, biblolar, heykeller ile dolu. Hepsi gerçekten bir sanat şaheseri. Aynı zamanda kendisi de kara kalem çalışmaları yapıyormuş ve odaların bazılarında kendi çalışmaları da var.

1957 yılında başlayıp çok kısa sürede tamamlanan bu köşkte Paolides 1974 yılına kadar yaşamış, 1974 harekatında ise yatak odasında bulunan gizli geçitten kaçmış. Ancak kaçarken arkasından dinamitle bütün geçidi patlatmış.

Yine kasası çok zorlukla açılmış, içinden 20 sterlin ve bir altın anahtar çıkmış, altın anahtarı köşkte her yerde denemişler ama hiç bir yere uymamış, o yüzden bu altın anahtarın neyi gizlediği hiç öğrenilememiş. Senaryoyu kim yazarsa bu altın anahtar ile bir bağlantı kurabilir değil mi :)

Bahçe ve Havuzu ise mükemmel tasarlanmış, özellikle aslanlı şarap çeşmesi çok ilgi çekiyor.

Bu çeşme bir aslan başından oluşuyor, arkasında bir motor ile devri daim sağlanarak çeşmeden sürekli şarap akıtılıyormuş. Böylelikle gelen misafirler havuz başında istedikleri anda aslan başından şaraplarını alabiliyorlarmış.

Yine bahçenin ucundan vadiyi tamamen kontrol altına alabileceği ve gerektiğinde savunma yapabileceği noktalar kurmuş, korumaların sürekli denetiminde bir noktada yaşamış.

Eğlencesine o kadar düşkün biriymiş ki, kendine ait bir müzik tavernası yaptırmış, yine o dönemde köşkün her tarafını klima ile döşetmiş ki 1957 yılında yapılan bu klima hala çalışır durumda. Tavernanın renkleri bile misafirlerin kaldıkları oda renklerine göre tasarlanmış, yeşil odada kalan misafirler yeşil masada, kırmızı odada kalan misafirler kırmızı masalarda yemek yiyorlarmış, çocuklar için özel döşediği sarı oda ise tamamen depreme dayanıklı bir sisteme göre sonradan eklenmiş.

Sefasına ve sanata o kadar düşkün olan Paolides'in sergilenen eşyaları arasında en önemli yeri sanırım Bukalemun derisinden yaptırmış olduğu içki dolabı yer almakta. Bu dolabın özelliği mevsimin sıcaklıklarına göre içki dolabının renkleri değişiyormuş. Yine Uzak Doğu'dan getirttiği 9 gözlü ayna ile baktığında odadaki her noktayı görebiliyormuş. Koridora koyduğu ve adına DENGE dediği heykel ile uyarı sistemi kurmuş. heykel tam olarak köşkün ortasına konmuş ve en ufak harekette sallanarak ses çıkarıyor ve deprem uyarısı veriyormuş.

Son olarak anlatacağım ve şaşırdığım şey ise çalışma odasındaki tablo oldu. Meryem Ana ve İsa tablosunun özelliği siz odanın ne köşesinde olursanız olun Meryem Ananın gözleri ve ayak uçları sizi takip ediyor. Üç boyutlu tasarlanan bu tablo gerçekten çok ilginç. Yani odada tabloya bakarak gezerseniz Meryem Ananın gözleri ve ayak uçları sizi her an takip ediyor. Aynı anda başkası da gezerken onu da takip ediyor, her bakan kendine doğru baktığını görüyor. Bu da yine Kıbrıs'ta bir piskopos tarafından yapılıp ona hediye edilmiş.

Bu kadar zevk ve sefa içinde yaşayan Paolides 1974'te kaçtıktan sonra İtalya'ya gitmiş ve 1986 yılında Mafia tarafından öldürülmüş. Mavi Köşk'te bir ibret müzesi olarak  Türk Silahlı Kuvvetlerinin himayesinde müze olarak gelenlere gezdiriliyor. Müzeye Güzelyurt yolu üzerinden gidiliyor. Müze şu anda Türk Askerlerinin kontrolunda, girip çıkarken imza atıyor, nüfus cüzdanlarınızı bırakıyorsunuz. 2 TL gibi bir ücret alıyorlar ve bir asker tarafından tur şeklinde anlatılıyor, kendiniz gezemiyorsunuz.

Umarım verdiğim bilgiler işinize yarar :) ben çok etkilendim bu Mavi Köşk'ten ve Paolides'in yaşamından, bilmem siz de benim gibi düşündünüz mü, muhteşem bir sinema filmi çıkardı bu hikayeden diye hala düşünüyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
22.11.2010 08:00

21 Kasım 2010 Pazar

Güney Kore - Seri 4: Seul

Dünyanın herhalde en az yüzölçümünde en fazla insan yaşayan şehirlerinden birisi Seul'dür. 10 milyon kişiden fazla nüfusu olan ve Güney Kore'nin başkenti olan Seul oldukça ilginç ve keyifli bir yer. Özellikle devasa binalar oldukça fazla. Bunun yanında son zamanlarda Olimpiyat, Dünya Kupası derken Dünyanın sürekli izlediği şehirlerden birisi de olmuş durumda. Sokaklar sürekli kalabalık, trafik oldukça yoğun ancak kimse de bir stres, sıkıntı sezinlemiyorsunuz, kaderlerine razı olmuş bir şekilde yaşıyorlar :)
Benim seyahatim sırasında Seul'de G20 zirvesi yapıldığı için trafik ve kalabalık her zamankinden fazlaydı. tabi bu kadar ülkenin başkanlarının ve başbakanlarının ziyaretinden dolayı hem basın, hem polis ordusu da hizmetteydi. Bunun anlamı şehir merkezine giriş çıkış neredeyse imkansız oluyordu ama benim Seul ziyaretim G20'nin son gününe rastladığı için nispeten daha hafif geçti diyebilirim. G20 Seul ve Güney Kore için çok önemliydi çünkü G20 zirvesi ilk defa bir ASYA ülkesinde toplandı, o yüzden de Seul bu G20 zirvesine çok iyi hazırlanmış.

G20 için yaptıkları en güzel şeylerden birisi Ulusal meydanda hazırladıkları Uzak Doğu ve Güney Kore kültürünü anlatan açık hava çalışmaklarıydı. Bütün yabancı ülkelerin yazılı ve görsel basını bu G20 Etkinliklerine büyük ilgi gösterdi, sizlerin de fotoğraflardan göreceğiniz gibi, oldukça keyifli, yerel kıyafetler ile ve Güney Kore kültürünü anımsatan çalışmalar ve etkinlikler çok hoştu.

Benim açımdan iyi bir şans oldu diyebilirim bu G20 zirvesi, yoksa bu yerel çalışmaları görme şansım olmayacaktı.
Aynı meydanda Seul için çok önemli olan Changdeokung Sarayı var, bu sarayın önünde her gün gerçekleştirilen bir show varmış ve benim şansıma tam ben oradayken show başladı, ben bunu videoya'da çektim ve Facebook'ta paylaşacağım. Kore'nin kuruluşundan bugüne yaşanan olayları anlatan bu showda yerel asker kıyafetleri ve müziği ve savaşları resmediliyordu. Seyrederken tabi çok daha etkili oluyor, sadece fotoğraflarla anlatabilmek olanaksız. Yine bu Sarayın olduğu yer bir park ve bu dönemde Picasso sergisi vardı ama ben girmedim, ona ayıracak kadar zamanım yoktu.
Seul'ün ve Kore'nin gurur duyduğu eserlerden biri de burada yine, Seul Tower. Hangi Seul ile ilgili fotoğraflara bakarsanız gerçekten Seul Kulesini görmeniz mümkün. Dünyanın sayılı yüksek kulelerinden biri olan Seul Kulesi tam 237 metre yüksekliğinde olan bu kuleden Seul'ün her tarafını 260 derece görebiliyorsunuz. En üst katı yine restoran, onun bir alt katından da çevreyi gözlemleme şansınız oluyor. Oldukça etkileyici bir manzaraya sahip olan Seul Tower'dan  özellikle Han nehri ve yüksek binalar çok güzel gözüküyor.
Seul'ün en önemli yerlerinden birisi de pazarları, ki benim ziyaret ettiğim Nam De Mun pazarıydı Özellikle yabancıların aradıkları her şeyi dükkanlara göre çok daha ucuza alabildikleri bu pazar daha çok giyecek ve hediyelik eşya üzerine yoğunlaşmış durumda. Ben hafta arası gitmeme rağmen çok kalabalıktı, sanıyorum hafta sonları daha da kalabalık oluyordur Yine pazarın ara sokaklarında bit pazarını andıran yerlere de ulaşabiliyorsunuz.
Yine G20'ye denk gelen bir başka güzel etkinlik her sene düzenlenen Lantern Festivali oldu. Seul'ün ara sokaklarının birisinde yer alan bir derenin üzerine kurulan ışıklı heykeller, lokal kültürü tanıtan tamamen ışıklardan oluşan bir festival. Derenin her iki tarafındaki yürüme yollarından veya üstte kalan gezinti yerlerinden festivali seyredebiliyorsunuz. resmettikleri ve ışıklandırdıkları çalışmalar nefes kesici.

Festivale sadece Seul'dan değil, tüm Güney Kore'den insanlar katılıyor. G20 zamanına da denk geldiği için G20 ülkelerrinin önemli eserlerinden bazılarını da hazırlayıp ışıklandırmışlardı.
Mağazalar ve Alış Veriş merkezleri çok kalabalık, bizim AVM'lerimiz de ne varsa burada da var, tarz da aynı. Fiyatlar yine Türkiye fiyatları ile aynı sayılır, belki bir miktar daha ucuz ama ben o kadar gezdim, hani yerel şeyler dışında alacak hiç bir şey bulamadım.

Elektronik derseniz Samsung ve LG bu ülkenin ürünü olmasına rağmen fiyatlar bizimle aynı. O yüzden herhangi bir elektronik almak isteyen Güney Kore'den çok ucuza alırım diye heveslenmesin, burada inanın çok daha ucuz. Bir de tabi garantisini unutmamak lazım.

Seul'de sadece yarım gün kalabildim, yarım günde de çekebildiğim ve gezebildiğim bu kadar oldu, aslında daha gidilebilecek çok yer vardı ama benim zamanım olmadığından Lantern festivalinden sonra havaalanına giderek Türkiye'ye hareket ettim.

Bu dört yazı dizimle umarım sizlere biraz Güney Kore hakkında bilgi aktarabilmişimdir.


Sevgilerimle,
Haluk
21.11.2010 16:00

Güney Kore - Seri 3 : Daegu

Daegu veya Taegu, Güney Kore'nin Seul ve Pusan'dan sonraki üçüncü büyük şehri. Ancak şunu söylemeliyim ki, Pusan ve Seul'da bulunan yabancı sayısına göre Daegu neredeyse hiç yabancısız bir şehir diyebilirsiniz. Ben neredeyse 6 gün Daegu'da kaldım ve kendimden başka yabancı görmedim -ki neredeyse bir tam güm boyunca Pazar günü tek başıma bütün şehri ve turistik yerlerini gezmeme rağmen :) Bana inanın şaka yapmıyorum. O kadar lokal bir şehir ancak önemi şurada Daegu bir sanayi kenti, bütün büyük fabrikalar, üretim, bu şehirde yapılıyor.


Daegu'da öncelikle bizim birlikte çalışacağımız firmanın fabrikası var, benim tüm eğitim ve toplantılarım burada geçti. Gündüzleri bütün gün fabrikada, geceleri de Daegu ve çevresini gezmeye çalıştık. Sağ olsunlar bir dakika yalnız bırakmadılar, artık bin bir rica ile bir Pazar'ımı kendime ayırabildim ve tek başıma gezebildiğim kadar gezdim. İnanılmaz sıcakkanlı ve güzel gülen insanlar. Çalışkanlıklarından bahsetmiyorum bile, tertemiz bir ortamda üretim ve R&D yapıyorlar. Ben hem onları, hem ürünlerini çok beğendim. Akşamları dahi bir çoğu yemekte bize eşlik ettiler.

Bu arada Keric ( gerçek adı Chang-Sik, Choi ) ten bahsetmeden geçemeyeceğim Keric, beni hiç yalnız bırakmayan firmanın Teknik Servisinde çalışan bir mühendis. Her gün aldı, getirdi, gezdirdi. 12 Aralık'ta evlenecek, nişanlısı ile de tanıştırdı, birlikte bowling oynadık. Dünya tatlısı bir insan. Nişanlısı da öyle, Allah mutlu etsin, bakalım 12 Aralık'ta evlenip Guam Adalarına balayına gidecekler. Bowling dedim de, her iki oyunu da kaybettim, sevgili Keric, birinci oyunda 1 farkla, ikinci oyunda 25 sayı farkla beni geçti ve gecenin şampiyonu oldu :)

Daegu'da en ilginç yerlerden birisi Tapınakların bulunduğu ve arabayla Daegu'ya bir saat uzaklıktaki Donghwasa ve Gatbawi tapınakları. Muhteşem olduklarını söyleyebilirim.Yine burada bulunan devasa Budha taş heykeli sanıyorum Uzak Doğu'daki en büyük Budha heykellerinden. Tapınakların bir çok farklı fotoğraflarını web sitemde yayınlayacağım. Buraya en güzellerinden birisini seçmeye çalıştım ama hepsinin gerçekten muazzam olduğunu söyleyebilirim.

Daegu'da ve aslında tüm Güney Kore'de en çok dikkatinizi çeken şey sonbaharın gelmesiyle renk değiştiren ağaçların yaprakları. İnanılmaz manzaralar oluşturuyor. Rengarenk bir yaprak tablosu gibi. Bu renklerin uyumu ve görüntüsü çok pozitif bir dünyaya sokuyor sizi. Zaten parklarında en çok fotoğrafları çekilen şey bu ağaçlar oluyor. benim de yanda gördüğünüz güzel yaratıklarla çektirdiğim fotoğraf en çok sevdiğim fotoğraflardan birisi. dediğim gibi daha fazlasına web sitemdeki albümlerden ulaşabilirsiniz.


Daegu'da oldukça güzel parklar var. Hele bir tanesi oldukça keyifli, Apsan Park. Çok kalabalık bir şehir olmasına ve evlerin 20 30 katlı olmasına rağmen ödün vermedikleri alanlar Park alanları.

Parklara çok özen gösteriyorlar, koşanlar, gezenler, oldukça da sık ziyaret ediyorlar. Ben bir kaç parklarını gezdim, hepsi dolu, insanlar çoluk çocuk doldurmuştu parkları.

Apsan parkın bir başka güzelliği Daegu'nun en tepeine çıkan teleferik olayı. Yaklaşık 700 metrelik bir mesafeye teleferik ile çıkıp şehri baştan aşağı görebiliyorsunuz. Maliyeti 6.000 Won, yani 6 dolar civarında, tepede bir kaç gözlemleme evinin yanı sıra lokantası da var. İsteyen burada yemek yiyebiliyor, ama bizim piknikciler gibi yanlarında yiyecek getirenler de oluyor, bunlarda zirvede bir yerde oturup manzaranın karşısında yemeklerini yiyorlar. Daegu'ya gidenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir yer. En çok şaşırdığım da daha önce söylediğim gibi benden başka yabancı görmemem oldu :)

Daegu'nun bir başka güzel ve öze noktası Daegu Tower, Duryu Parkın içinde. Burası da oldukça keyifli bir mekan. 150 metre civarı bir yüksekliğe sahip kulenin 4. katından en aşağıya kadar sky cab adını verdikleri minik kişisel teleferikler var. Onunla da yukarı çıkıp aşağı inme şansınız var.

Özellikle gece manzarası bu sky cab'lardan büyüleyici diyebilirim. Bunun da maliyeti 4.000 Won.

Tower'ın üst katı yemek salonu ama önce rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, yoksa yer bulma şansınız yok, ben denedim ama maalesef yer bulamadım.

Aynı mekanın alt kısmını yani Tower'ın bulunduğu yer ise bir Luna Park. Duryu Parkta 5 bölümden oluşan Luna Parkta yok yok. Bir Luna Parkta olması gereken her şey var, özellikle her Luna Park'ta olduğu gibi burada da Roller Coaster bir numara. Koreliler Luna Parkı çok seviyorlar, ağzına kadar doluydu. Fast Food tarzı yiyecekleri sevmemelerine rağmen, burada KFC'den McDonalds2a kadar her şey var. Fiyatlar da bizim fiyalarımızla hemen hemen aynı.

Daegu için yazacaklarım bu kadar, aslında fotoğraflardan daha güzel kafanızda canlanacağına eminim.

Size güzel çocuklardan bahsetmiştim, yine bu yazımı da bu harika yaratıklardan bir fotoğraf ile tamamlayacağım :)

Sevgilerimle,
Haluk
21.11.2010 14:00