14 Temmuz 2010 Çarşamba

Hipnoz ve Paranormal aktiviteler .....

Üst üste paranormal aktiviteler içeren iki film seyrettim.

Birincici Paranormal Aktivite 2 -ki bu filmi çekenleri tebrik ediyorum, Paranormal Aktivite 1 filmi 11.000 Dolar bütçe ile çekilmiş, hasılatı ne kadar biliyor musunuz, tün Dünyada 100 Milyon Dolar - başarısı üzerine, ikincisi çekilmiş.

Tamamen gerçek olaylara dayanan bir film, zaten halka da gösterilmiş. Birinciyi seyredenler varsa ikinciye bayılacaktır, gerilim yine had safhada. Bir korku filmi demeyeceğim çünkü değil gerçekten. Özellikle çekilen sahnelerin gerçekçiliği sizi koltuğunuza mıhlıyor dersem yalan olmaz.

İkinci film ise The Fourth Kind, yani Dördüncü Tür. Film baştan sona kadar gerçek sahneler ve canlandırma ile gösteriliyor. Oldukça ilginç sahneler var. Özellikle bir sahnesinde Polis arabasından çekilen video ile filmin sahnesini aynı ekranda altlı üstlü yerleştirmişler. Film bir korku filmi değil, ama gerilimi yüksek bir film, seyretmek isteyenleri uyarayım.

Benim yazmak istediğim konu ise HİPNOZ ve PARANORMAL aktiviteler.

Önce Paranormal aktivite ne demek, tanımına vikipedi şöyle diyor; "normal dışı", "normal ötesi" anlamına gelmekte olup, telepati, psikokinezi gibi psişik fenomenleri, bilinen fizikokimyasal yasalarla açıklanamayan olayları ve bu olaylarda sözkonusu olan psişik yetenekleri belirtmek üzere Parapsikoloji'de kullanılan bir terimdir. Supranormal teriminin yerini almak üzere, İngiliz psişik araştırmacı Walter Whately Carington (1884-1947) tarafından ortaya atılmıştır.

Bu filmlerde işlenen konular bizlere hep saçma gelmekle birlikte ben gerçekten açıklanamayan bazı şeylerin olduğuna inananlardanım. Hipnoz seansları bugün bir çok olayda uygulanıyor, bunu sahne gösterisi haline getirenler de var.

Geçenlerde Facebook'ta yayınlanmıştı sanırım, yirmi otuz kişiyi sahnede hipnoz ettiler ve oturdukları sandalye ile sevişmelerini istediler. O kişilerin sandalye ile neler yaptıklarını görmelisiniz, kadını erkeği, yaşlısı genci, deliler gibi bir kaç dakika sandalye ile sevişip, birnbir çeşit poziyon denediler. Komik olduğu kadar düşünüdürücü de.

Parapsikoloji bugün hala tartışılmakta, konu ile ilgili biraz internette araştırma yaptığınızda görüyorsunuz ki, buna inanan kadar inanmayan da var ama herkesin kabul ettiği şey, bu tarz deneylerin yapıldığı ve bu tip psişik özelliklere sahip insanların olduğu. Özellikle devlet ve hükümetlerin de bir takım özel projeler için bu insanların araştırılmasına ve bulunmasına maddi destek sağladığı.

Sonuçta parasikoljide çok sıkça başvurulan hipnoz olayını aslında bugün diş çekme, doğum gibi sağlık olaylarında da uygulandığı görülüyor. Ancak yine de hipnoz tamamen  zararsız değil, konu ile bir kaç araştırma yapınca ortaya çıkıyor ki onun da bir takım evreleri var ve bazıları oldukça tehlikeli. Zaten bahsettiğim Dördüncü Tür filminde de benzer bir sahne var, hipnoza giren hasta, telkinden kurtulma komutuna rağmen hipnoz durumundan kurtulamıyor.

Özetle, bu tarz konu ve filmleri seven için iki filmi de tavsiye ediyorum. Internette konuyla ilgili oldukça fazla bilgi var, meraklıları da vardır eminim bu konunun. Belki bir başka zaman yine bu konuda bir şeyler yazarım :))

Sevgilerimle,
Haluk
14.07.2010 11:00

13 Temmuz 2010 Salı

GRANGEkolik ....

Tabi böyle bir koliklik yok, ben uydurdum.

Bahsettiğim kişi Jean Christopher GRANGE. Roman yazarı. Çok geniş bir kitlenin okuduğunu sanıyorum. Ben ilk kitabı Kızıl Nehirler'den beri Grange'ı takip edenlerdenim, dolayısıyla Jean Reno'yu da çok seviyorum, çünkü nedense Grange'ın tüm filme çevrilen filmlerinde ( tümü değilse bile bir çoğunda ) Jean reno oynuyor.

Grangé'nin sondan bir önceki romanı KOLONİ idi. Gerçekten inanılmaz bir tempo, heyecan ve gerilim. Bilmiyorum okuyanınız var mı, merak edenler için kısaca bir özet yapacak olursak ( özet alıntıdır ); 

Onlar Çocuktular...En mükemmel elmasların saflığındaydılar...Ne ufak bir lekeleri...Ne de en ufak bir kusurları vardı...Ve ne de en ufak bir günahları...Ama onların saflığı kötülüğün saflığıydı...

Paris'te bir Ermeni katedralinde işlenen bir cinayet. Kan yok, cinayet aleti yok, yara bere yok…
 
Biri yaşlı ve huysuz emekli bir polis, diğeri Çocuk Bürosu'nda görevli, ancak açığa alınmış uyuşturucu müptelası genç bir polis. Bu ikisi, gitgide hunharca bir hal alan ve peşpeşe işlenen cinayetlerin katilini veya katillerini bulmak için birlikte çalışmak zorundadır. 

Birbirlerine ihtiyaçları vardır, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Ancak bu cinayetler sıradan bir seri katilin işi değildir. Gizli servisler, naziler,Yahudiler, ülke içinde ülkeler, ve 'siyah bölgeler'… Sanki birileri bir şeyleri gizlemek istemektedir.

Fransa'nın göbeğinde başka bir ülke olabilir miydi?Bu ülkeye kim veya kimler göz yumuyordu?Burada neler yapılmaktadır?Kaçırılan çocuklar ile öldürülenler arasındaki bağ nedir?İki polisin çabası cinayetleri açığa kavuşturmaya yetecek midir? Yoksa…....

Tam bu romanı bitirdim, geçen gün baktım Grange'ın yeni romanı çıkmış.  

Ölü Ruhlar Ormanı
Hemen aldım ve okumaya başladım, yine son derece etkili, çekici, nasıl olduğunu anlayamadan yarısına geldim bile. Özetine gelince; 

Genç ve yalnız bir kadın olan Yargıç Jeanne Korowa, tesadüfen şahit olduğu bir psikiyatri seansı sayesinde Paris’te işlenen tüyler ürpertici seri cinayetlerin failini keşfetmiştir. Ama elinde hiçbir kanıt yoktur ve katilin peşine tek başına düşmek zorundadır. Böylece Guatemala, Nikaragua ve Arjantin’de soluk soluğa ve kanlı bir takip başlar.

Yazarın diğer kitaplarından hangilerini okuduğunuzu veya hangisinin filmine gittiğinizi bilemiyorum ama okumadıysanız veya seyretmediyseniz mutlaka okumalı ve hatta sonra filmine gitmelisiniz. Bazı romanlar filme çekildiğinde çok iyi olmuyor ama Grange'ın kitapları son derece güzel bir şekilde aktarılıyor. Filmleri de kitabı okurken ki adrenalinle seyrediyorsunuz. 

Grange'ın kitaplarının listesini aşağıda bulabilirsiniz :

  • Kızıl Nehirler - Sinema filmi yapıldı ve Jean reno oynadı.
  • Taş Meclisi - Sinema filmi yapıldı, Monica Belluci oynadı. 
  • Leyleklerin Uçuşu - TV dizisi yapıldı ama Türkiye'de oynamadır
  • Kurtlar İmparatorluğu - Sinema filmi yapıldı ve Jean reno oyandı, bir kısmı Türkiye'de çekilen filmde Türkiye ile ilgili bir çok sahne de var, Türk oyuncular da rol aldı.
  • Siyah Kan - Sinema filmi yapılmadı
  • Şeytan Yemini - Sinema filmi yapılmadı
  • Koloni - Sondan bir önceki romanı, çok yeni
  • Ölü Ruhlar Ormanı - En yeni romanı
Keyifli okumalar dilerim.

Sevgilerimle,
Haluk
13.07.2010 14:00

Refarandum .......Temel ve Paul & Shark :))

12 Eylül'e yaklaşırken yazdığım bu yazıyı tekrar paylaşmakk istedim ....

12 Eylül'de refaranduma gidiyoruz, ne için? Anayasa değişikliği için..

Peki referandum neden yapılıyor? Çünkü, bizlerin oyuyla oraya seçilmiş olarak gelen milletvekillerinin oluşturduğu TBMM tarafından hazırlanan Anayasa değişikliği için yeteri sayıda kabul oyu alınamadığı için. Yani bu insanlar kendi aralarında Anayasa'mızın nasıl olacağına karar veremiyorlar ve diyorlar ki biz bir türlü anlaşamadık, siz oylayın şu değişiklikleri.

Anayasa'da değişen maddeler neler, neleri oylayacağız, kim oyladığı şeyin ne olduğunu bilerek oylayacak, bu pek belli değil. Olay yine aslında Anayasa'daki değişikliklerin getireceği artı ve eksilerden ziyade, siyasi partilerin halkın gözündeki değerini ve skorunu gösterecek, burası çok belli.

Benim anlamadığımsa, bugün Demokrasi çığlığı atarak refaranduma EVET diyeceğini ifade eden kesimin, bunu 12 Eylül'e bağlaması, anımsayalım, 12 Eylül darbesinden sonra 1982 senesinde yapılan Anayasa oylamasının sonucu neydi, %91 Evet, %9 Hayır. Kim oyladı? Halk. Neyi oyladığını bile bilmeden, %91 oy oranını Evet çıkartabilmeye demokrasi demek sanırım biraz hayalcilik olur.

Bugün siyasi partiler var, AKP oy oranı ile oldukça ileride, CHP ve MHP ve diğer partiler de geri kalanı paylaşıyor. Refarandum'un sonucunu belirleyecek oy atımı neye göre yapılacak? Halkımızın anayasa bilgisine dayanılarak mı, yoksa partilerimizin durumuna göre mi?

Ben burada AKP'nin çok büyük bir risk aldığını düşünüyorum, çünkü tek başına bir parti, gerçek anlamda 12 Eylül'deki olağanüstü durumlar olmadan, %50 üzeri EVET çıkarabilirse, bence artık AKP konusunda kimsenin söyleyeceği bir şey kalamaz, daha doğrusu AKP demeyeyim, Türk Halkının AKP'ye yakınlıği ve beğenisi konusunda demek daha doğru olur.

Eğer HAYIR oyu çok çıkarsa, AKP için gerçekten büyük sorunlar başlayacak diye düşünüyorum. Mutlaka kendilerini savunacak bir takım gerekçeleri olacak, ama yine de muhalefetin çok sert söylemleri ile karşılaşacaklar ve seçim öncesi bu AKP'ye oldukça darbe vuracaktır. Muhalefet çıkan sonucu Anayasa değişikliği istemeyen bir Türkiye diye değil, AKP'nin istenmediği bir Türkiye olarak yorumlayacaktır. Ancak bu durumda bile HAYIR oyunun yüzdesi çok önemli.

Sonuçta, bu Anayasa değişikliklerinin ne getirip götürdüğü halkımız tarafaından bilinmeden oylama yapılacaktır. Zaten incelediğinizde dahi neler geliyor, gidiyor dediğinizde bunları anlatabileceğiniz ve anlayabilecek genel oy veren kitlesi anladığı maddeler üzerinden oy vermeyecektir. Toplam Anayasa paketini oyladığımız için, çok demokratik maddelerdahi olsa, genelinde neler olacağını halkımızın bilinçli oylayacağını sanmıyorum.

Bu değişiklik madde madde yapılabilse ki oldukça zor, bazı maddelerin gerçekten değişiminin artı değerler getireceği çok açık ama bu haliyle bir siyasi partinin diktatöryasını kurma girişimi gibi algılanması çokta uzak bir tahmin değil. Özellikle bağımısız yargı oranlarındaki seçimlere siyasetin karıştırılması oldukça sıkıntılı sonuçlar doğurabilir.

Özetle, benim oyum HAYIR.

Sabah okudum, Paul'e soralım demiş Fatih Altaylı ama Paul siyasete karışmayı red etmiş :) Demek ki artık bize de bir Paul gerekiyor :) Bizim ticari zekaya sahip insanlarımızın çok yakında Paul'e karşılık bir Temel çıkaracağiına inanıyorum. Neden mi? Kısaca bir fıkra ile bitireyim :)))

Temel bir gün arkadaşlarına;
- Yakında demiş, bir butik açıyorum.
- Harika Temel demişler, adını ne koyacaksın?
- Temel ile Hamsi demiş, Temel
- Nasıl ya demiş arkadaşları, öyle butik adı olur mu?
- Olur tabi demiş Temel, Paul ve Shark nasıl oluyor?

:)))) Sevgilerimle,
Haluk
13.07.2010 11:30

Doğa ile denizin buluştuğu cennet ....İğneada

Bundan yaklaşık 3 sene önce Pınar ile birlikte aldığımız TÜRKİYE kitapçığını karıştırıyorduk. Hafta sonu geliyor yakın bir yerlere gidelim diye düşünürken tesadüfen karşımıza Kıyıköy çıktı, nasıl gidilir, ne yapılırı okuduktan sonra haftasonu gitmeye karar verdik. Internetten bir otel bulduk, rezervasyonumuzu yaptırdık ve yola çıktık.

Kıyıköy'e geldikten sonra etrafta başka nereler var acaba diye kitapçığı karıştırmaya devam ederken karşımıza bir de İğneada çıktı, yakın mesafe olduğundan hadi bir de İğneada'ya bakalım, sonra döneriz tekrar Kıyıköy'e dedik.

İğneada'ya vardığımızda tekrar geri dönemeyeceğimizi gördük, inanılmaz güzellikte bir doğa, deniz, kum. Telefon ederek Kıyıköy otelimizi iptal ettik ( parasını ödediğimiz halde ) ve o gün Muratcan Otelde kaldık, ertesi gün İğneada'nın keyfini çıkardık ve o gün arkadaşlarımıza da burayı tavsiye etmeyi ve hatta birlikte gelmeyi planladık.

Son üç senedir arkadaşlarımızla birlikte İğneada'ya geliyoruz. Belki çok yoğun değil ama senede en az iki üç kez. Kaldığımız otelin sahibi Murat ile de yakın arkadaş olduk, normalde haftasonları bir gece için yer vermiyorlar ama otelin doluluğuna göre sağolsun bir şekilde bize yer ayarlıyor.

Peki İğneada'da bizleri bu kadar etkileyen neler var, kısaca onları size çeşitli kaynaklardan aldığım bilgileri derleyerek aktarmaya çalışayım.

KONUM : İğneada orman ve deniz arasında kalmış bir cennet. Önü uçsuz bucaksız Karadeniz ve arkasıda Istranca dağları ve ormanı ile çevrili. Orman genellikle meşe ağacı ile örülmüş. Meşenin yanında, gürgen, palamut, kayın ağaçları bulunmakta. İğneada ormanları arasında Longos adı verilen orman türüde bulunmaktadır. Dünya üzerinde sadece 3 yerde olan Longos ormanlarından biride İğneada da bulunmakta. İğneada ormanları tam bir oksijen deposu görevini görmekte. Orman ve denizin olması nedeniyle yazları bile geceleri serin bir hava oluyor İğneada'da. O yüzden hazırlıklı gidin mutlaka.

KUM ve DENİZ : İğneada sahili inanılmaz uzunlukta bir plaja ve kuma sahip, yıllar önce burada yapılan bir araştırmada sahilde kumların arasında altın zerrecikleri tespit etmişler ama çıkartmanın maliyeti çok yüksek olduğundan dokunmamışlar.

DOĞA : İğneada bir taraftan deniz, diğer taraftan orman ve bir öte yanında da göller ile çevrili. İğneada'da yedi adet göl bulunuyor ve tabi çevresi ve manzarası inanılmaz güzellikte. En meşhurları da Erikli ve Mert gölleri.

TURİZM : Çok gelişmemiş olsa da, yine de kalabileceğiniz otel ve pansiyonlar var, özellikle bu sene açılan İğneada Resort ve bizim kaldığımız Muratcan Otel oldukça keyifli.Sağolsun Murat bize her defasında çok yardımcı oluyor. Eğer yer arıyorsanız birinci öncelikli Muratcan oteli tavsiye ederim ( Murat - cep tel : 0 532 682 39 23 ). Murat'ın iki oteli var, birisi Murat Otel diğeri onun 100 metre kadar ilerisinde, Murat yer konusunda sizlere mutlaka yardımcı olacaktır. 

NASIL GİDİLİR : Berk turizm & Görkey Turizm otobüsleri günde dört kez direk İstanbul - İğneada seferleri yapıyor ( 0 212 658 01 65 ). Yol yaklaşık beş saat sürüyor ama sıkılmazsınız, özellikle Pınarhisar'dan sonra orman içinden gidiyorsunuz. Özel aracınızla gitmek isterseniz İstanbul TEM' çıkacaksınız, sonra Çerkezköy - Saray - Vize - Poyralı - Demirköy istikameti ve Demirköy'den 15 dk sonra İğneada'dasınız. Yol tahminen 2,5 -3 saat sürüyor.

Sizlere yakınımızdaki bir CENNETi anlattığımı düşünüyorum, henüz gitmediyseniz bir hafta sonunuzu ayırın ve mutlaka ziyaret edin. Gerçekten doğa ile denizin birleştiği bu kadar güzel bir mekanı kaçırmamalısınız. Özellikle denizinin sığdan derine doğru gitmesi ve temizliği çocuklu aileler içinde tercih sebebi. Bir de tabi İğneada'ya gidince kalkan yemeden gelmeyin, unutmayın ki İğneada aynı zamanda bir balıkçı köyü ve her gün taze balık yeme şansınız var.

Umarım sizlere biraz İğneada'yı anlatabilmişimdir, İğneada'da keyifli zamanlar diliyorum.

Fotoğraflar için :

http://www.facebook.com/photos.php?&id=628998841&s=150&hash=627653797779b475ea58559a1ed0df07#!/album.php?aid=85317&id=628998841&op=150

http://www.facebook.com/photos.php?&id=628998841&s=258&hash=e050bbc6ef0241c2988261a7e053966c#!/album.php?aid=177005&id=628998841

Sevgilerimle,
Haluk
13.07.2010 09:00

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İki film tavsiyesi - Remember me & Ipman

Size seyrettiğim iki film hakkında görüşlerimi aktarmak istedim.

Birincisi, REMEMBER ME. Oyuncuları ile öne çıkan, konusu alışılageldik ama sonu gerçekten sürpriz biten bir film.

Oyuncular dedik, gerçekten sıkı oyuncular var, bir kere sanırım istisnasız bütün kızlarımızın, kadınlarımızın beğenisini kazanan Alacakaranlık'daki vampir çocuk Robert Pattinson başrolde. Yine aynı tip, yine aynı oyunculuk. Bu çocuk gertçekten oynadığı rollerin hakkını veriyor demek yanlış olmaz. Sonra LOST'dan tanıdığımız bir isim, Emilie de Ravin, yani bizim küçük kızımız Claire, yine her zamanki gibi şirin, sempatik bir rolde ve tabi büyük bir usta Pierce Brosnan, yani yakışıklı ve eski Hames Bond'umuz.

Filmin konusu;  Tyler ( Robert ), kaderin bir oyunu sonucu Ally ( Emilie ) ile tanıştığı güne kadar kendisini kimsenin anlayamadığını düşünmektedir. Aşk aklına gelen en son şey olmasına rağmen, Ally’nin beklenmedik şekilde kendine çok iyi gelmesi ve ondan ilham alıyor olmasıyla ona yavaş yavaş aşık olmaya başlar. Bu aşkla beraber mutluluğu ve hayatındaki anlamı da keşfeder.

Film eleştirmenlerden çok yüksek not almamış ama yine de yorumlara baktığınızda beğenen de var, beğenmeyen de. Ancak herkesin birleştiği nokta, sonu çok güzel tasarlanmış.

Aynı konuda benzer bir çok film çekildiği için filmi, sıkıcı bulanlar da var, aslında ben de aynı fikirdeyim, her sahnenin arkasından nasıl bir sahne gelecek, ne olacak hemen hemen hepsini tahmin ediyorsunuz, sadece sonunu kimsenin tahmin edeceğini sanmıyorum.

Seyredin bence, hani aman sakın kaçırmayın demeyeceğim ama en azından oyuncular ve performansları açısından seyretseniz de zaman kaybı olmaz .

Aslında size ikinci tavsiye edeceğim filmi MUTLAKA ama MUTLAKA seyretmelisiniz diyeceğim.

Filmin adı IPMAN.

Tavsiye ettiğim arkadaşlarımdan da aynı beğeniyi aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Film gerçeklere dayanılarak o kadar güzel aktarılmış ve o kadar güzel sahneler var ki, seyretteiğinizde bana katılacağınızı düşünüyorum. Üstelik Bruce Lee'nin de bu gerçek hayat hikayesinde yer alması filmi Bruce Lee sevenler açısından daha tarihi bir zamana götürüyor. Bir çoğumuz Bruce Lee'yi biliriz, duıymuşuzdur ama yaşamında buraya nasıl geldiğini en azından ben bilmiyordum.

Adını "Bahar Şarkısı" anlamına gelen Wing Chun adlı bayandan alan Güney Çin kökenli dövüş sanatı olarak tanımlanıyor. Filmde de bu sıkça işleniyor ama sahneler nefes kesici. Film uzun bir film, gerçi en başta sanki biraz karate filmi gibi algılansa da, filmin vermek istediği mesaj çok farklı.

Bilmiyorum ben filmi çok beğendiğim için belki sıkıcı yanlarını görmüyorumdur ama dediğim gibi sahneler ve oyuncuların performansı bir çok filmden çok daha iyi. Özellikle de filmde sıkça işlenen Wing Chuın dövüş sanatı ile ilgili yüzlerce haber var, hatta facebook'ta bile onlarca grubu ve binlerce hayranı var. hani araştırmak isterseniz filmi daha sonra kafanızda daha iyi bir yere oturtuyorsunuz.

Abuk sabuk senaryolar yerine böyle tarihe ışık tutan, geçmişte yaşanmış olayları ve kişilerin hayatlarını bugüne taşıyan filmleri sanırım daha fazla seviyorum.

Seyreden arkadaşlarım varsa ve yorumlarını paylaşırsa sevinirim :)

Sevgilerimle,
Haluk
12.07.2010 12:00

2010 Dünya Kupası şampiyonu - İSPANYA ve tabi PAUL :)

2010 Dünya kupasında oynanan 64 maçın sanıyorum 60 tanesini izledim. 32 takım ile başlayan serüven sonuçta br tane takımın kazanması ile sonuçlanacaktı, bu takım da İSPANYA oldu.

Hak etti mi derseniz, bence hak etti. Bir çok futbol otoritesi zaten İspanya'yı şanslı görüyordu, yani hani bir sürpriz olmadı.

Sürprizi yaratan takımlar Fransa, İtalya, Brezilya, Uruguay ve Gana oldu.

Hakemlere verilen notları görünce şaşırdım, en son iki maç hariç, 100 üzerinden 96 almışlar!!!. Bence Dünya Kupası hakem facialarına sahne olan bir kupa oldu, ben hiç bir kupada bu kadar çok hakem hatasına rastlamadım.

Özellikle Almanya-İngiltere maçında verilmeyen gol, Arjantin'in ofsyattan golü, verilen ve verilmeyen sarı ve kırmızı kartlar. Bizler hep kendi hakemlerimizi kötüleyip, maçlarımıza dışarıdan hakem istiyoruz ama gördük ki bizim hakemlerimiz yurt dışında düdük çalan bir çok hakemden çok daha iyi maç yönetiyorlar. Düşünün bir de bu hakemler Dünya'nın en iyi hakemleri olarak seçilip buraya gelmişler.

En dramatik olarak düşüneceğim iki olay, birisi sanırım Gana'nın Uruguay karşısında maçın son saniyesinde kaçırdığı penaltıyla elenişi ve bir de 3. lük maçında son saniyede üst direkten dönen Forlan'ın vuruşu, gol olsa, maç uzayacak ve belki Uruguay 3. olacaktı.

Stadlar mükemmeldi, Günaey Afrika stad konusunda sınıfı geçti, ve tabi futbolun olmazsa olmazı olan seyirci, her maç neredeyse doluydu, bir çok maç 60.000, 80.000 seyirci önünde oynandı.

Vuvuzela bu Dünya Kupasına adını yazdırdı, bir çok kişi sevmedi ama seyircileri mest etti. Bu sene bizim stadlarımızda da oldukça ses getireceğini sanıyorum, hemen yerli imalat devreye girdi, 5-10TL arasında satışa da sunuldu ve görebildiğim kadarıyla oldukça da iyi satılıyor.

Ve tabi Dünya kupasından bahsedip Paul'den bahsetmemek olmaz, iddaa oyanyanları oldukça sevindiren ve tahmin yaptığı 14 maçtan 12 tanesini bilen bir ahtapot. Hani bir, iki, beş desem şans diyeceğim ama, bu nasıl bir ahtapotsa gerçekten tahminleri tuttu. Sanırım bugünden itibaren Paul'ün şansı daha da açılacak. Artık farklı tahminler de yaptırırlar kendisine :)

Futbola gelince, ben hiç bir maçta bir Şampiyonlar Ligi tadını alamadım, etkili, güzel ve keyifli olarak seyrettiğim maçlar var tabi ki ama bir Dünya Kupası deyince çok daha güzel maçlar olacak beklentisinde oluyorsunuz ama saysanız 5 10 maçı geçmez. 2008'de ki Avrupa maçları çok daha güzel ve kaliteli idi.

İspanya dedik ama Hollanda'nın hakkını yemeyelim, gruplar dahil şimdiye kadar oynadıkları maçların hepsini kazandılar, gösterişsiz ama etkili futbol oynadılar, şımarmadan keyifli anlar sundular ama güçleri İspanya'ya yetmedi. İspanya'nın en büyük şansı  bir çok oyuncusu yanyana senelerdir oynuyor ve takımın iskeleti zaten bir sezon boyunca neredeyse yan yana oynuyor.

Dün birlikte maçı seyrettiğimiz Recep, Murat ve Mert ile takımların kadorolarını saymaya çalıştığımızda bir tek İspanya'nın takım kadrosunun tamamına yakınını tanıdığımızı gördük, eskiden bir Hollanda, Almanya, Arjantin, Brezilya takımında oynayanları ezbere bilirdik, bunun nedeni de sanırım Barcelona ve Real Madrid gibi iki dev takımın oyuncularının İspanyol olması ve takımı oluşturması. Hangi ülkeydi anımsayamadım ama kendi ülkesinde oynayan oyuncusu yoktu, hepsi dışarıda farklı takımlarda oynuyordu.

Bu aslında çokta şaşırtıcı değil, düşünürseniz, 2000 senesinde Galatasaray UEFA kupasını aldıktan sonra Türkiye Milli Takımının iskeletini oluşturuyordu ve o Milli Takım 2002 senesindeki Dünya Kupasında 3. olmuştu. Sonuçta yatırım yaparken Türk takımlarının sürekli yabancı oyunculara yatırım yapmalarının bedelini hala ödediğimizi düşünüyorum. Kendi oyuncularımıza güvenmeyip, ne olduğunu bilmediğimiz bir sürü yabancı oyuncuya dünyanın parasını akıtıyoruz.

Son sözüm Mesut Özil'e, bu çocuğa kızanlar da çok, beğenenler de. Neden Almanya kadrosundaymış, neden Türk Milli takımını seçmemiş. ben olaya profesyonelce bakıyorum, çocuk Almanya'da doğmuş, büyümüş, yetişmiş, Türk kimliğini veya Türk olduğunu asla red etmemiş ki, kendisini profesyonlece bir yere taşıyacak bir geleceği seçmiş ve başarıyla da devam ediyor. Eğer onu neden Almanya'yı seçti diye protesto edeceksek, bugün bir çok büyük insanımız Amerika ve Avrupa'da çalışıyor, çabalıyor, bir yerlere gelmek için emek sarf ediyorlar, ve adlarını duyurarark Türkiye'nin reklamını yapıyorlar. Mesut'un onlardan ne farkı var.

Özetle, futbol açısından çok keyif almasam da, hak edenin kazandığı ve futbola doyduğumuz bir Dünya Kupası oldu.

Şimdi gelelim anamızın ligine, kimler hangi takımlara geliyordu, en büyük futbolcuları kimler getriyordu, hadi bakalım biz kendimize dönelim ve en büyük biziz tartışmalarına başlayalım :)

Sevgilerimle,
Haluk
12.07.2010, 09:30

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Ortaköy aşkım ve bahçemin hikayesi ....

Ortaköy'e 2000 Haziran'da geldim, ilk evim eski bi Rum eviydi, 2 sene burada oturdum, güzel bir verandası dışında ısıtması bile olmayan bir evdi ama o veranda bana iki yazı mükemmel yaşattı, ancak kışın özellikle yaşadığım " soğuk "sıkıntısından dolayı o evden çıkmak zorunda kaldım.

O evden çıktım ama Ortaköy'den ayrılmam mümkün değildi, hemen bir sokak yanında bir başka ev buldum, bir apartman dairesi, 4 sene de orada oturdum, oldukça keyifli bir evdi ama ne veranda, ne bahçesi vardı. Yine de mutluydum, Daha sonra ev sahibi kendisi yerleşmek isteyince o evden de çıktım.

Kararlıydım, Ortaköy dışında bir ev aramayacaktım, bir kaç sokak ötede hem otoparkı, hem asansörü olan bir ev buldum, şirin ve küçük ama yine apartman dairesi, oraya yerleştim, yaklaşık 2 sene de orada oturdum. Her şey güzeldi ama kira bedeli oldukça ağır gelmeye başlamıştı, yeniden ev aramaya başladım.

Ve şimdi oturduğum evi buldum, şirin bir dubleks, altta bir salon ve mutfak, üstte iki oda ve banyo. Odalar ve salon gayet geniş. Ancak beni etkileyen tabi ki arkadaki bahçesi oldu, her tarafı yeşilleşmiş, yosunlaşmış, kırık dökük bir çok eşyanın atıldığı kullanılamaz halde olan bahçe.

Şubat ayında taşındığım için o kış bahçeye bir şey yapamadım ama aklımda hep o bahçeyi güzelleştirmek vardı, bu fikrimi engelleyen kocaman bir de Havalandırma aleti. Hem emlakçı, hem evsahibim yakında alacaklar demelerine rağmen o aletin oradan çıkması bir seneyi geçti.

2009 yazı geldiğinde artık bahçemde bir şeyler yapma zamanı gelmişti, Pınar ile birlikte yeşillendirme, inşaat, ne gerekiyorsa yapmaya çalıştık ve gerçekten çok güzel bir hale getirdik, o minicik bahçeye bir de

Pınar'ın 2009 doğrum gününü sıkıştırdık ve 30 kişinin üzerinde misafir ağırladık. Hatta o gece bahçe duvarımızı grafitler ile süsledik, o gece oraya gelen arkadaşlarımızın bir çoğu kendince bir şeyler karaladı duvarımıza.

Yazı mükemmel geçirmiştik, sonra kış geldi, bahçemde kışta çok güzeldi, bir sabah yoğun karı görünce bahçemde kardan adam bile yaptık. Aklımızdan hep şu alet ne zaman gidecek diye geçiyordu. Gitse de bahçemize bir şeyler yapsak ....

2010 yazına bahçeyi farklı tasarlamayı planladık, oturma yerlerini biraz daha açalım, güzel görüntüler ekleyelim dedik, ama öncelikle yerleri halletmemiz ve çiçekleri düzenlememiz gerekiyordu. Bir hafta süren bir çalışma ile bahçenin yerlerini seramik yaptık. Oturma alanını biraz genişlettik.

Sonrasında duvara ne yapabilirizi düşündük, Pınar ile deniz manzarası koyalım dedik ve sevgili Murat bize harika bir manzara buldu, Pınar'da onu hemen brandaya dijital baskı yaptı, Erdoğan ile Yahya'da gelip taktılar, bahçenin çehresi iyice değişmişti. Ama hala o Havalandırma aleti oradaydı.

Geçen ayın başında bir gün bahçede bir kaç adam belirdi, ne yapıyorsunuz burada diye sorduğumuzda havalandırma aletinin iskelesini bitirdiklerini ve bugün yarın alacaklarını öğrendik, hemen oraya ne yapabilirizi planlamaya başladık. Haftasonu gittiğimiz İğneada gezisi sırasında Pınar'ın aklına oraya Ortaköy'ü koymak geldi, öyle ya, aşık olduğumuz yer Ortaköy. Hemen Murat'ı aradık ve oraya uygun Ortaköy fotoğrafları aramaya başladık.

Sevgili Murat harika bir fotoğraf buldu, sonra aynı sistem işledi, Murat buldu, Pınar dijital branda baskıyı yaptırdı, Erdoğan geldi taktı. Güneşten korunka için üst tarafa basit ne yapabilirizi düşünürken de yardım yine Pınar'dan geldi, çalıştıkları brandacıdan portatif kamelya aldık ve kurduk.

Şimdi çok keyifli zamanlar geçiriyor, ailemi ve arkadaşlarımızı ağırlıyoruz. Bahçeye inip o çiçekleri sulamak, yemyeşil ortamı hissetmek, arada oturup kitap okumak, sabah kahvaltımızı orada yapmak en büyük keyif. Eskiden deniz gören ev isterdim, şimdi bahçe olmadan yaşayamam diyorum :)

İşte bu da benim bahçemin hikayesi :)

Sevgilerimle,
Haluk
10.07.2010 10:15