25 Aralık 2011 Pazar

BARS ....... Bölüm 1

Şimdiye kadar üç tane roman denemem vardı ( Giz, Coşku ve Doruk ) ve bunları da çeşitli sosyal ortamlarda paylaşmıştım, Dördüncü deneme romanım BARS'a başlamıştım, hayalim olan Botswana ve tarzım olan polisiye tadında bir roman planlıyordum, ancak Bars istediğim gibi gitmedi ya da daha doğrusu ben istediğim gibi yazamadım. O yüzden de sanıyorum altı veya yedi bölüm sonra bıraktım, beni takip eden arkadaşlarım anımsayacaktır.

Ancak Botswana ve Polisiyeyi bir şekilde kafamda birleştirmeye kararlıyım. O yüzden BARS'ı tekrar ele almaya karar verdim. Bazı bölümler aynı kalsa da, bazı karakterler ve gelişmeleri  değiştirerek devam edeceğim.

İkinci değişiklikte romanımı blogumda yayınlayacağım, isteyen istediği zaman okuyabilir. Bana iyi yazmalar, size iyi okumalar diliyorum.

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2011 22:00
------------------------------------------------------------------------------------------------
BARS - Bölüm 1 


Eve gitmeyi hiç istemiyordu. Son zamanlarda evde yaşadığı problemler onu evinden soğutmuştu. Mesaiye de kalmak istemiyordu, canı farklı bir şeyler yapmak istiyordu ama o farkın ne olduğunu bir türlü kendi kendine açıklayamıyordu.

Beş senedir  aynı şirkette çalışıyordu, Yirmi üç yaşında İstanbul Teknik  Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünü bitirmiş, daha sonra akademik yaşamı tercih etmeyip iş yaşamına atılmıştı.

Bir kaç sene çalıştıktan sonra kendi isteği ile askerliğini de tamamlamış, döndükten sonra yine aynı üniversiteden sınıf arkadaşı Berfin ile evlenmişerdi. Herkesin büyük aşk diye nitelendirdiği ve neredeyse herkesin evleneceklerine kesin gözüyle baktıkları birliktelik, beklendiği gibi gerçekleşmişti.

Berfin ile üniversiteye ilk başladıkları yıllarda tanışmışlar ve birbirlerine aşık olmuşlardı, ikisinin de daha önce ciddi olmayan bir kaç birlikteliği olmuştu ama tanıştıktan sonra gerçek aşkı bulduklarına inanmışlardı. Üniversite yaşamı boyunca birlikte büyümüşler ve yaşamın tadını birlikte çıkarmışlardı.

Askerliğini bitirip döndükten sonra Yazılım ile uğraşan TRISTAR adlı bir Amerikan şirketinde yazılım uzmanı olarak işe alınmıştı. TRISTAR Türkiye'de çok özel  askeri projeler gerçekleştiren ve beş yaşında bir firmaydı. İş için kalifiye bulunmasına rağmen kendisi hakkında istihbarat toplamaları ve kabul etmeleri neredeyse bir ayı bulmuştu. Mali yönden de son derece tatmin edici bir maaş önermişlerdi. İşi aldıktan sonra biraz aile baskısı, biraz Berfin'in baskısı ile evlilik gündeme gelmişti. Kendinin ne kadar istediğinden emin olmadan da kendini evlilik sürecinin içinde buluvermişti. Bir yerlerde bir yanlış vardı ama o yanlışı o zaman bulabilmesi mümkün değildi.


Berfin ise Bilgisayar Mühendisliğini bitirmesine rağmen, daha çok sosyal projeler ile ilgilendiği için, Uluslararası bir firmanın Halkla İlişkiler Bölümüne müracaat etmiş ve kabul edilmişti. Ona da teklif edilen maaş oldukça tatmin ediciydi. Böylelikle her ikisi de finansal bir zorluk yaşamadan daha çok genç yaşta kariyer yapabilecekleri birer iş sahibi olmuşlardı.

Balayını nerede geçireceklerine ise Berfin karar vermişti, Puket Adasına gitmişler, cennet gibi bir ortamda harika bir hafta geçirmiş ve dönmüşlerdi.

İlk başlarda sorunsuz giden evliliklerinde ufak tefek problemler başlamıştı, çalışma tempoları o kadar yoğun geçiyordu ki, birbirlerini hiç göremedikleri zamanlar oluyordu. Birlikte yapmaktan keyif aldıkları bir çok şeye eskisi kadar zaman ayıramaz olmuşlardı, işin ilginci her ikisi de bu tempodan memnun gibiydiler. Eskiden hemen hemen her gün sevişirken, zamanla iki günde bire, daha sonra yavaş yavaş haftada bire kadar düşmüştü.

Bu sırada bir aile toplantısında ortaya atılan çocuk konusu ise ikisi açısından da bir başka anlaşmazlığa yol açmıştı. Berfin çocuk konusunu bir an önce halledip kariyerinde ilerlemeyi savunuyordu. Ona göre çocuk halledilmesi gereken bir mesele gibiydi. Halbuki, kendisi daha evliliği henüz sindirememişken, çocuk olayını çok erken buluyordu. Bu düşüncesini dile getirdiğinde Berfin'den hiç beklemediği bir tepki almıştı " ya şimdi, ya çok uzun zaman sonra ". Arası yoktu, Berfin kendisine göre en verimli döneminde hamile kalmak istemiyordu. Böylelikle istemeye istemeye bebek olayına razı olmuştu.

Bir kaç aylık uğraştan sonra Berfin hamile kalmıştı. Ancak hamilelik zaten düşüşe geçmiş birlikteliklerinde artılar getireceğine, daha çok problem yaratmıştı. Berfin çalışma temposunu hiç düşürmemiş, hatta işte daha fazla zaman geçirmeye başlamıştı. Birlikte akşam yemeğine oturdukları geceler azaldıkça azalmış, sevişmeyi artık tamamen bırakmışlardı. Bu durumdan hoşnut olmamasına rağmen, bunu Berfin ile konuşmayı istemiyordu. Berfin işte oldukça keyifli gözüküyor  ama eve bu neşesini taşımıyordu. Birlikteliklerinde bir sorun var olduğunu her ikisi de görmelerine rağmen, bunu konuşmuyorlar ve görmezden geliyorlardı.

Hamileliğinin altıncı ayında yaşamlarını tamamen değiştiren bir olay yaşamışlardı. Yine çok yoğun geçen bir çalışma gecesinin ardından Berfin eve arabasıyla gelirken, bir araba ile çarpışmıştı. Bu kaza sonunda acilen hastahaneye kaldırıldığında bebeği kaybettiklerini öğrenmişerdi. Bu kaza ve bebeğin kaybı aralarında zaten kopmaya hazır ilişkinin de bir habercisi olmuştu. Berfin toparlanıp hastahaneden çıktıktan sonra bir daha bebek lafı  edilmemişti ve o günden sonra da zaten hiç bir şey eskisi gibi olmamıştı.

Tekrar saatine baktı, yarım saat geçmişti, hala tam karar verememişti, eski günleri düşününce içinden Berfin'i arayarak bu gece bir şeyler yapalım demek geçti. Eline telefonu aldı, Berfin'in numarasını çevirdi, Meşgul !! Daha sonra denerim diyerek gelen elektronik postalarını kontrol etti, işle ilgili yeni bir kaç tane mail vardı, Berfin'i tekrar aradı, yine Meşgul !!!  Hevesi kaçmak üzereydi, en azından mesaj atayım diye düşündü, "Akşama bir şeyler yapalım mı? "  diye yazdı ve gönderdi. Tekrar işine döndü. Aradan on dakikadan fazla bir zaman geçmesine rağmen Berfin'in geri dönmediğini fark etti, tekrar Berfin'i aradı, telefon yine Meşgul !!!!!  Bu sefer iş yerini aradı. Direk telefonu çaldı, çaldı ama açan olmadı. Merak etmeye başlamıştı. Tekrar bir kaç kez denedi, sonuç aynıydı, Meşgul !!!!!

İyice meraklanmıştı, neredeyse yarım saattir Berfin'e ulaşmaya çalışıyodu ama ne SMS, ne normal telefon ne de cep telefonundan sonuç alamamıştı. Berfin'in iş arkadaşı Yasemin'i aramayı düşündü, en azından ona haber bırakabilir ve kendisini aramasını söylerdi. Yasemin'in cep numarasını buldu;

- Merhaba Bars, bu ne sürpriz böyle, sen beni ararmıydın hiç?
- Merhaba Yasemin, ararım canım yapma ne olursun, en son ben aramamış mıydım yine?
- Evet, doğru, sen aramıştın, Berfin'i sormak içindi yanılmıyorsam değil mi?
- Haklısın canım, işte bindik bir alamate, gidiyoruz kıyamete derler ya, nasıl bir yaşam kavgası içindeysek, görüşemiyoruz da....
- Doğru söylüyorsun, bakma sana sitem ediyorum ama inan benim de arkadaşlarım bana sitem ediyor, ee nasılsınız? Keyfiniz nasıl?
- İyiyiz, yarım saattir sevgili karıma ulaşamıyorum, hep meşgul, sen ona bir anımsatır mısın benim aradığımı, senden onu rica edecektim.
- Anımsatmak mı? Berfin bugün işe gelmedi ki !!!!

Önce ne olduğunu anlayamadı, sabah yine birlikte kalkmışlar, giyinmişler ve ikisi de kendi araçları ile işe gitmek üzere evden çıkmışlardı. Berfin bugün işe gitmeyeceğine dair hiç bir şey söylememişti. şaşkınlığını belli etmemeye çabalayarak tekrar Yasemin'e döndü;

- Öyle mi, sabah çok konuşamadan aceleyle çıktık, herhalde bir yerde toplantısı falan vardı, söylemeyi unuttu Yasemin'ciğim, önemli değil, arar birazdan herhalde.
- Yani herhalde öyledir ama bildiğim bugün için izin aldığı, belki benim de bilmediğim bir başka toplantısı olabilir Bars, istersen soruşturayım.
- Hayır canım gerek yok, arar birazdan, çok teşekkür ederim, en kısa zamanda görüşelim.
- Tamam Bars, vallahi görüşelim, hatta şöyle gidelim Ortaköy'e, oturalım bir rakı, balık yapalım bir yerlerde, çok uzun zamandır birlikte bir şey yapmıyoruz.
- En kısa zamanda Yasemin, görüşürüz, iyi akşamlar.
- İyi akşamlar, bye bye.

Telefonu kapadıktan sonra Berfin'in numarasını tekrar çevirdi, bu sefer telefon çaldı, çaldı ama açan olmadı. Bir şeyler ters gidiyordu ama ne olduğunu algılayamadı.

24 Aralık 2011 Cumartesi

2011 yılına Halukca bir bakış ve 2012 mesajım...

2011 senesini de bir kaç gün sonra terk ediyoruz. Yeni bir yıl, yeni umutlar, yeni olaylar.

Kimimiz için çok keyifsiz, kimimiz için çok mutlu, kimimizin hayallerinin gerçekleştiği, kimimizin hayal kırıklıkları yaşadığı, kimimizin boşanıp, kimimizin evlendiği, büyük aşkların bittiği, büyük aşkların başladığı, işini kaybeden, iş kuran, yeni iş bulanlarla dolu bir yıl oldu 2011.

Ülke olarak bakacak olursak, çok keyifli bir yıl geçmediğini düşünenlerdenim, Van depremi, PKK teröründeki artıştan dolayı sayıları çok yükselen şehitlerimiz, Ekonomideki dalgalanmalar, Siyasi belirsizlikler, anlamsız kavgalar, Spor ve özellikle Futbolda yaşanan Şike olayları, bitmek bilmeyen göz altılar, mahkumiyetler, tahliyeler... Yani anlayacağınız Ülke olarak da pek parlak bir yıl geçirdiğimiz söylenemez.

Ben kendi adıma 2011 yılını değerlendirecek olursam, benim için özellikle son iki dönemi oldukça hareketli geçti diyebilirim. En azından 30 yılı aşan profesyonel iş yaşamıma veda edip, kendi işimi kurdum, bu işimi kurarken ailemden sevgilime, en yakın arkadaşlarımdan daha önce çalıştığım iş yerlerindeki arkadaşlarıma kadar olağanüstü destek gördüm.

Annem, Babam sağlıklı, arada sırada anlaşmazlıklar yaşasakta her zaman birlikteyiz, maddi manevi destekleri her zaman benimle oldu. Canım kardeşim sağlığına büyük ölçüde kavuştu, o ve sevgili eşi Abdullah'da her zaman yanımda oldular, sıkıntılı dönemlerimde beni hiç yalnız bırakmadılar. Yeğenlerim Lara ve Tarık, okullarında çok başarılılar, örnek öğrenciler. Aile içinde huzur dolular, onlar ile birlikte olunca hissettiğiniz en önemli şey, pozitif ve huzurlu olmanız.

Canım oğlum Hazar bu sene Sabancı Üniversite'sini bitirdi, Bilgisayar Mühendisi olarak mezun oldu, ALES sınavında Türkiye 6. sı oldu, Sabancı Üniversitesi'nde master hakkı kazandı ve master'a başladı. Kendine bir arkadaşı ile ev tuttu. Tübitak'ın bir projesinde çalışıp maaşını da alıyor. Sağlığı yerinde, çok görmesem de onun iyi olduğunu bilmem yetiyor.

Sevgilim ile bu sene 6. yılbaşını kutlayacağız, sorunsuz, sevgi dolu, saygılı ve birbirine güvenen bir birliktelik içindeyiz, onun da benim de yaşadığımız tüm olumsuzlukları birlikte olumluya çevirip, her konuda birbirimize destek olmaya devam ediyoruz. Bugünlere gelişimde onun bana verdiği emeği asla inkar edemem. Sevgilimin biricik oğlu Mert'in yakınlığı, sevgisini hissetmek, onlarla birlikte bir şeyler paylaşmanın keyfini yaşamakta çok güzel.

35 yıllık çocukluk arkadaşlığından bugün iş ortağı olduğumuz Recep, Deniz, Melis ile birlikte olmak. Canım kankam, biricik arkadaşım Üner ve sevgili eşi Esin ve Hazar ile zaman geçirmek, 20 yılı aşan dostluğumuzu son yıllarda daha da pekiştirdiğimiz sevgili kardeşim Murat ile bir çok gecemizi paylaşmak, Ortaköy'de rakı içmek, sohbet etmek. İnternetten tanıştığım ve en uzun süredir yaşamımda yer olan Yelda'cığımı tanımak, sevmek, birlikte eğlenmek.

Senelerdir internet üzerinden başlattığımız arkadaşlığımızın gerçek dünyada da çok güzel devam ettirdiğimiz bir çok dostum, arkadaşım, sevdiklerim, beni sevenler. Hayatımdaki bir çok olayı benimle birlikte yaşayanlar, benimle birlikte sevinip, benimle birlikte üzülenler, birlikte harika zaman geçirdiğimiz ve çok keyif aldığımız dostlarımız, arkadaşlarımız.

Baktığımda 2011 benim için keyifli geçmiş, aynı 2010 gibi, aynı 2009 gibi. Yaşadığım olumsuzluklar olsa da çevremde öyle güzel bir pozitif enerji var ki, bu beni çok fazla etkilememiş. Yakınımda olanlardan, birlikte olduklarımdan hep çok keyifli enerji almışım, hiç yalnız kalmamışım.

2011 öyle veya böyle geçmiş, zaman geçmiş, geçiyor ve geçecek de, ama önemli olan sizin kurduğunuz arkadaşlıklarınız, aileniz, sevdiklerinizle birlikte olmanız. Muhakkak ki, bir çok arkadaşım için acı anlar da var, annesini, babasını, eşini, çocuğunu kaybedenler var belki aramızda, ya da evliliği biten, aşkları biten, işini kaybedenler de var. Önemli olan siz bunları yaşarken çevrenizde hala bir sevgi çemberi, dostluk ve arkadaşlık çemberi varsa ne mutlu size.

Bütün dostlarıma çok ama çok güzel bir 2012 diliyorum. Sizleri seviyorum, eğer 2011 yılında beklediğiniz ama gerçekleşmeyen hayalleriniz varsa, 2012 sizlerin yılı olsun.

Sevgilerimle,
Haluk
24.12.2011 12:30

17 Aralık 2011 Cumartesi

Boşanma ve Evlilik istatistikleri .....

Hiç boşanma ve evlilik oranlarını merak ettiniz mi? Çevremizde ayrılıklar ve boşanmalar gördükçe ve bu sayı arttıkça insan merak ediyor, acaba sadece metropollerde mi yoksa Türkiye genelinde mi mutsuz bir toplum olduk diye.

İşin bir gerçeği var ki bu görüşüme sanıyorum bir çok arkadaşım katılacak. İlişkiler de, evlilikler de eskiye göre git gide daha zor oluyor. Özellikle metropollerde, büyük şehirlerde bu zorluk daha da artıyor. Teknolojinin gelişimi ile ortaya çıkan Sosyal Medya kavramı, bir çok kişi için ilişki / evlilik başlangıcı olurken, bir çok ilişki / evliliğin de bitmesine neden oluyor.

Bu yazıyı yazarken bile seyrettiğim filmde ( yabancı 50 / 50 diye bir film ) sosyal medya olarak nitelendirdiğimiz Facebook ile aldatma konusunda bahsediliyor. Onu Facebook'ta başkasıyla mesajlaşırken yakaladım, her gün Facebook'tan ne yaptığını takip ettim, ayrıldığım sevgilimin her gün fotoğraflarına Facebook'tan bakıyorum, vs vs vs...

Ben de merak ettim cidden, acaba evlilik ve boşanma oranları nedir Türkiye'nin diye. Bu konuda google'da minik bir araştırma yaptım ve karşıma bu konuda tek söz sahibi olabilecek kurum çıktı. Türkiye Istatistik Enstitüsü. 2010 senesi ile 2011 senesinin evlilik / boşanma oranlarını karşılaştırmışlar. Çok ilginç sonuçlar var, ilginizi çekebilir diye paylaşıyorum.

TİE her sene 3er aylık dönemlerle evlilik ve boşanma istatistikleri yayınlıyormuş, aşağıda verdiklerim 2010 Nisan-Mayıs-Haziran ile 2011 Nisan - Mayıs- Haziran karşılaştırmaları. Yani sadece 3 aylık ama Türkiye genelini anlamak için yeterli.

2010'da evlilik sayısı 163.000 iken, aynı dönemde 33.000 kişi boşanmış.2011'de ise 169.000 evlenirken, aynı dönemde 34.000 kişi boşanmış. 2010 senesinden 2011'e olan artışında en büyük artış %10 ile Güney Doğu Anadolu'da gerçekleşmiş. Metropoller genelde aynı kalmış.

Bir başka ilginç sonuç ise boşanmadaki evlilik süreleri.

2010 senesinde gerçekleşen boşanmalardaki en büyük oran 1 yıl - 5 yıl evlilik sırasında ( 36 % ), sonra da 15 yıl üzeri geliyor ( 24 % ).

2011 sensinde ise oran hemen hemen aynı ancak 11-15 senelik evliliklerde de çatırdama artmış ve oran 2010 senesinde %13 lerdeyken, 2011 senesinde &15 lere gelmiş. En sakin ve boşanmanın az yaşandığın seneler 5 ile 10 sene arası.

Özetle baktığımızda evlilik ve boşanma oranları 2010 senesinden 2011'e minik bir artış göstermiş. Buradan da anlaşılıyor ki, durum sandığımız kadar kötü değil, hala bir çok insan evleniyor, boşanmalar öyle korktuğumuz kadar yüksek oranlar da değil.

O zaman ben TİE'den bir istatistik daha yapmasını isteyeceğim, acaba ALDATMA ve ALDATILMA oranlarımız ne? Bu konuda bir artışımız var mı :)

Sevgilerimle,
Haluk
17.12.2011 21:00

15 Aralık 2011 Perşembe

Anevrizma ve Oksijen Tedavisi ...

Sevgili arkadaşlarım, size bugün canım kardeşim Sibel'in yaşadığı bir olayı anlatacağım. Sizlerden ricam zaman ayırıp okumanız, çünkü benzer olaylar ile karşılaşan, karşılaşabilecek yakınınızda insanlar olabilir, en azından sizler onlara bu konuda bilgi verebilirsiniz.

Kız kardeşim Sibel uzun zamandır baş ağrısından şikayet ediyordu ama gelip geçici ağrılar olduğundan açıkçası çokta ciddiye almadı senelerdir. Bu sırada da arada sırada yine göz kapaklarında düşmeler meydana geliyordu. Biz de biraz da esprili artık estetik zamanının geldiğinden bahsediyor, şakalaşıyorduk.

2008 yılı ortalarında göz kapakları ile baş ağrılarının birleştirildiği bir kaç yorumdan sonra Sibel MR çektirmeye karar verdi, ve MR sonunda beyninde bir baloncuk oluştuğu ( Anevrizma ) ve acilen ameliyat edilmesi gerektiği ortaya çıktı. Haziran 2008'de Sibel Gebze 'de anevrizma ameliyatı oldu. Ulaşılması çok güç bir yerde olduğundan dolayı da baloncuğun etrafı teller ile çevrildi. Çok başarılı bir ameliyat oldu.

Ameliyattan sonra eski ağrılarından kurtuldu ancak bu sefer sık sık baş dönmeleri, halsizlik, çift görme gibi sorunlar ile karşılaştı. Yine aynı doktorlar, MR çekimleri. Bu sefer bir şey bulunamadı, dolayısıyla teşhiste koyulamadı. Ne zaman, nerede, nasıl olduğu belli olmadığı için Sibel'in yaşamı da sıkıntılı oldu. Kendi doktoru, bir başka doktora, o doktor bir başka doktora sevk etmeye başladı.

Bu sırada Sibel'in yakın arkadaşı Arzu'nun abisinin ( kendisi Yurt Dışında yaşıyor, ayda bir kez Tükiye'ye geliyor ve özel bir hastanede hastalarına bakıyor, kendisi de Beyin Doktoru veya onlar kendilerini nasıl adlandırıyorlarsa bilmiyorum ). Sibel ona gitti, doktor Sibel'in anlattıklarını dinledikten sonra BEYİN SPECT'i çekmeye karar verdi. Beyin Spect'i sonrasında tek bir tedavi önerdi.

OKSİJEN TERAPİSİ.

Oksijen Terapisinin detayına girmeyeceğim, merak eden girer bakar. Sibel Kozyatağı'nda Oksijen Terapisine başladı. Oksijen terapisi Basınç altında bir odaya  ( kapsül ) giriyorsunuz, snorkel gibi bir maske takıyorsunuz ve 1 veya 2 saat boyunca saf oksijeni bünyenize alıyorsunuz. Bu arada kitap okuyabilir, müzik dinleyebiliyorsunuz.

Ve arkadaşlar, Sibel sanıyorum 30 seans devam etti. İlk günler pek farkı anlamadı, sonra yavaş yavaş hissetti, sonlara doğru ağrılar, çift görmeler çok çok azaldı, neredeyse yok gibiydi.

Dün Doktor Türkiye'deydi, Sibel'i kontrol için çağırdı. Tekrar bir beyin spect'i çekildi ve karşılaştırma yapıldı. iki spec arasında %90 iyileşme vardı. Bu tabi muhteşem bir haber, Sibel belki 10 115 seans daha devam edecek ama moral olarak, sıhhat olarak tamamen iyileşmiş durumda ve bu ne ilaçlar ile, ne bir başka tedavi ile, sadece ve sadece Oksijen Terapisi ile oldu.

Bu konuda daha önce de yazacaktım ama özellikle Sibel'in tedavisinin sonlanmasını bekledim ve bugün çok mutlu ve keyifli olarak yazıyorum, canım kardeşim bu sıkıntılı dönemleri atlattı. Arzu'ya, Arzu'nun abisine minnettarım.

Sizlere tavsiyem OKSİJEN TERAPİSİ ile ilgili bir kaç şey okuyun, saf oksijenin kimseye zararı yok. Bir çok hastalığa iyi geldiğini, terapi ile negatiflikten dahi uzaklaşıldığını göreceksiniz. Bu tip yerler çok fazla yok, ama eminim sayıları artacaktır . Yakınlarınız da psikolojik / fizyolojik sorunlar yaşayan varsa bir bakın Oksijen Terapisi nelere iyi geliyormuş, iyi gelir diyorsa mutlaka gidin ( Alzheimer dahil ).

Son not, hani dedim ya Sibel'in doktorları ( beyin cerrahları ) birbirlerine pas ettiler sürekli, teşhis koyamadılar ve Sibel oksijen terapisinden bahsettiğinde, önermediler. Faydalı olacağını düşünmüyoruz ama sonuçta karar sizin dediler. Bunu da anımsatayım dedim.

Canım kardeşime sağlıklı nice güzel seneler diliyorum, seni çok ama çok seviyorum Sibel'ciğim.

Sevgilerimle,
Haluk
15.12.2011 15:00

14 Aralık 2011 Çarşamba

Arkadaş ve Sevgili yaşamları ...

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu, yazmak bugüne kısmetmiş.

Bir arkadaşım sevgilisinden ayrıldığını söyleyince anımsadım konuyu, hemen aklıma gelmişken yazayım dedim.

Konumuz yakın arkadaşlarımızın yaşadıkları başarısız ilişkiler. Arka arkaya yaşanan sonu bir türlü mutlu bitmeyen, çok kısa veya kısa ilişkiler. her iki taraftan birisinin bitirmesiyle, neden ayrıldığını anlayamayan diğer tarafın yaşadıkları.

Ayrılık olaylarından sonra genelde iki şey yapılır. Suçlama ve Bahane üretme. Bu ikisinin de asıl amacı tamamen kendini rahatlatmaktır, hatta bir ölçüde kırılan gururunu tamir etme savaşıdır, çünkü bu suçlamalardan karşınızdaki kişinin haberi genelde olmaz. O söyleyeceğini söylemiş ve yükü üzerinden atmıştır.

Bildiğiniz gibi 15 seneden fazladır net ortamındayım. Birbirine benzeyen yüzlerce sohbet yapmışımdır. En başlarda anlayamadığım bir şey vardı. bana göre dünya tatlısı, güzel, seksi, kariyerli kız arkadaşlarımdan bazıları bir türlü sevgili ilişkisini götüremiyordu. Bana neden olduğunu sorduklarında kendimce erkekleri suçluyordum. Öyle ya; bu kadar güzel bir kızla, bu kadar esprili, karakterli kızla hangi erkek çıkmak istemez, hangi erkek birlikte olmaz, bu erkeklerin sorunu ne diye düşünüyordum.

Sonra bunun doğru olmadığını fark ettim. Kız arkadaşlarım için söylediğim tüm özelliklerinin arkasındayım hala, ama yanıldığım bir nokta var. Konuştukları kişi, yani ben, onların sevgilisi değilim, arkadaşıyım. Benimle çok özel bir şeylerini paylaşmıyorlar, sevişmiyoruz, birbirimizin artılarını ve eksilerini tolere ediyoruz, sevgilisi ile benimle yaşadığı gibi yaşamıyor, paylaştığı gibi paylaşmıyor. Dolayısıyla benim gözümde yarattığım kız mükemmel de olsa, ben onun sevgilisi ile olan ortamını, konuşmasını, paylaşımını hiç bilmiyorum.

Bazen bana yaptıklarını söylediklerinde şaşırıyorum, neden diye soruyorum, çünkü yakın arkadaşı olarak bana yapmadığı için ben onun böyle bir tepki verebileceğini veya davranacağını düşünmüyorum, düşünemiyorum. O yüzden de anlattığında garibime gidiyor.

Herkesin sevgili yaşamı farklı, kimsenin sevgilisine bakış açısı, düşüncesi kimseye benzemez, herkes önce kendi içinde, sonra sevgilisinde yaşar yaşayacaklarını. Bu yüzden kimsenin bir başkasının duygusal ilişkisindeki gerçekleri anlaması mümkün değil, zaten anlatan da asla objektif olamaz. En iyisinin herkesin ilişkisindeki gerçek kişiliğini ortaya koyarak sorunları ve nedenleri kendisinin çözmesi gerekir diye düşünüyorum.

Sizin sevgiliniz ile olan ilişkinizdeki iniş çıkışların nedeni sadece ikinizin yaşadığı anların eseridir. Her iki tarafın veya taraflardan birisinin sorunları bir başka ilişkide soruna ve/veya sorunun derecesine benzemez. Nasıl ki kıskançlık ilişkiler içinde yaşanan bir durumsa, derecesi ve dozajı önemlidir ve bu herkese göre çok farklıdır.

Artık yakın arkadaşlarımın ilişkisi bittiğinde şaşırmıyorum, çünkü arkadaşlığımı yaşadığım kişinin, sevgili yaşamını asla bilemeyeceğim, anlatsa da objektif olamayacağına inandığım için bir yorum da getiremeyeceğim. Önemli olan sağlıklı ve hayırlı kararlar alıp vermesi ve benim o arkadaşımın yanında olmam.

Sevgilerimle,
Haluk
14.12.2011 22:00

13 Aralık 2011 Salı

Ben bu tokadı neden yedim diye mi düşünüyorsunuz :)

Bilim Adamları artık aklımızdan geçirdiklerimizi okuyacak yöntem geliştirmişler, teknik açıklamalarını falan yapmışlar da, ben bir an bunu bizlerin de yapabildiğini düşündüm.

Ne dersiniz? 


Gerçekten karşınızdakinin aklından geçenleri öğrenmek ister misiniz?


Bununla ilgili sanırım Mel Gibson'un oynadığı bir film vardı. Komik olayların yaşandığı ve gülümseten bir film.

Ancak gerçekten bu komik olduğu kadar ürkütücü değil mi?

Yaşamınızı bir düşünün, bazen kendi kendinize bile itiraf edemediğiniz şeyler düşünmüyor musunuz? Hatta, bazen aklımızdan bir sürü şey geçiriyoruz ama yapmıyoruz veya yapamıyoruz..

Bir başka yazımda Limbik sistemi anlatmıştım, aslında Lİmbik sistem beyninizdeki her türlü dürtünün üretildiği ve yönlendirildiği yer. Örneğin, canınız anlamsız bir şekilde ve olmayacak birisiyle, olmayacak bir yerde sevişmek istedi, Limbik sistem bunun doğru mu yanlış mı olduğuna bakmıyor, sadece bu dürtünüzü hemen yerine getirmenizi istiyor, anında, istemekten de vaz geçmiyor.

Ancak, beyin öyle karmaşık ama bir o kadar da basit emir komuta zincirleri oluşturulmuş ki, limbiği nasıl kontrol altına alalım demişler, işte Neokorteks bölümünü beyine ilave etmişler, limbik diyor ki "şişşt, hadi şu kızla hemen git seviş, mutlaka sevişmelisin, şart, istiyorum, hadi çabuk ", Neokortekse gelen bu istek değerlendiriliyor ve o bölüm sorumlusu " olmaz " diyor " mantıklı değil, bu ahlaki değil, yapılamaz, RED " :) ve son söz ona ait. 


Ancak bazen Neokorteks de devre dışı kalıyor, o zaman ne oluyor, işte kaçınılmaz tecavüzler, anlamsız cinayetler, sonrasında pişman olacağınız her şey. Hani diyor ya, o an ne olduğunu anlamadım, o ben değildim, anlayacağınız tamamen limbik eseri.

Şimdi bu neokorteks çalışsa dahi bu aklınızdan geçenleri karşınızdakinin anladığını, bildiğini veya okuyabildiğini düşünün.

Toplantıdasınız, hararetli bir tartşma içindesiniz, karşınızda sizi dinleyen birisi var, şak diyor suratınıza bir tokat patlatıyor, " ne oldu yahu neden vuruyorsun " diye soruyorsun, " seni seni diyor, aklından geçenleri okudum" :))

Ne dersiniz, sizce aklımızdan geçenleri gerçekten okuyabilmek güzel bir şey mi :))

Sevgiler,
Haluk
13.12.2011 20:00

12 Aralık 2011 Pazartesi

Seni Seviyorum ....


Seni Seviyorum'u duymak istemeyen kimse var mıdır bilmiyorum, hani hep erkeklerin sevgililerine, eşlerine söylemekte zorlandığı bu iki kelime.

Hayırdır, nereden aklına geldi şimdi bu Seni Seviyorum konusu diye düşündüğünüze eminim, öyle ya benim yazılarımı takip eden arkadaşlarım bilir ki, ben çok romantik ve duygusal yazılar yazan birisi değilim, hatta bir çok arkadaşım yazılarımı çok realistik ve mantıksal bulur. Açıkçası, ben de öyle olduğumu düşünüyorum.

Seni Seviyorum seyrettiğim, bolca yalan dolanın döndüğü bir filmden aklımda kaldı. Aslında son zamanlarda seyrettiğim en güzel filmlerden birisi " Bir Avuç Deniz ". İçinde bugünkü yaşamımızda yaşadığımız aşk, aldatma, başkasına aşık olma, aileler gibi bir çok olayları barındırıyor. Filmin çekimleri, oyuncuları çok başarılı, beğendim. Tavsiye ederim, sıkılmadan seyredebilirsiniz.

Filmi seyrederken hissettiğim şey, filmin bütün sahnelerinin gerçek yaşama ne kadar benzetildiğini görmek oldu. Başarılı bir genç, mükemmel bir sevgili, zengin, kültürlü çocuklarını çok seven bir anne, baba. Sonra, gencin hayatına giren sıra dışı bir kız, farklı, etkili, felsefik, marjinal. Gencin iki kız arasında geliş-gidişleri. İki kızı birden sevmesi, ayrılması, yalanları, yaşamındaki etkiler, anne babanın çocukları üzerindeki etkisi, yaşamına hükmetmeleri.

Beni en çok etkileyen çocuğun iki kızı da gerçekten sevip, sık sık Seni Seviyorum diyerek iki kızı da yaşamında tutmaya çalışması oldu. Neden bunu yapıyor diye düşündüm? Filmin senaryosunun ne şekilde düşünülerek hazırlandığını bilmiyorum ama filmin verdiği verdiği mesaj, iki kızı da sevdiği ve bunu hissederek söylediğiydi.

O zaman bu kadar kolay mı gerçekten Seni Seviyorum diyebilmek? Hani hissettiğinizde söylediğiniz bir şey ise, bir erkek veya bir kadın hayatında birden fazla kişiyi sevebilir mi, hem de seni seviyorum'u tekrar ede ede. Yoksa gerçekten bu bir geçiş dönemi midir? Geçiş dönemiyse gerçek sevdiğini nasıl anlayacak ve karar verecektir?

Filmlerde bir çözüm bulurlar, ancak gerçek yaşamda bunun çözümü filmler kadar basit ve kolay olmuyor sanıyorum. 

Biz Türkler millet olarak birbirimize sevdiğimizi çok kolay söyleyemeyiz. Paylaşmasını severiz, yazılı çok güzel anlatırız, ama nedense sevdiğimizi çok dile getiremeyiz. Gerçi şimdiki kuşak, yani gençlerimiz sevgilerine daha çok sahip çıkıyor, utanmıyor, sıkılmıyor. Duymak istiyor, söylüyor. 

Bizim kuşak ise hala söylemekte zorlanıyor Seni Seviyorum'u.  Düşünün bakalım en son annemize, babamıza, kardeşimize, eşimize, sevgilimize, arkadaşımıza SENİ SEVİYORUM demişsiniz? Ya da en son size kim sizi sevdiğini söylemiş, ne sıklıkta duyuyorsunuz veya duydunuz? 

Seni Seviyorum sihirli iki sözcük, hele inanıyorsanız, hissediyorsanız siz de yarattığı enerji, coşku mükemmel. Söylerken de, duyarken de söyleyeni de, duyanı da mutlu eden sadece basit iki sözcük, yaşamımızda sevdiğinize inandığınız kişilere SENİ SEVİYORUM demekten korkmayın, göreceksiniz ki bu sevginizi kalben hissediyorlarsa siz de duyacaksınız o kişi / kişilerden.

Seni Seviyorum'u artık sevgililer arasında kullanılan bir AŞK sözcüğünden çıkartıp, çevremizde sevdiğimiz herkes için kullanalım.

Sizi Seviyorum....

Sevgilerimle,
Haluk
12.12.2011 22:30