25 Şubat 2011 Cuma

Elektrik ....

Son zamanların en moda terimi bu. 

Mesela, sevdiğiniz, yalnız yaşayan bir kadın arkadaşınızı, yine sevdiğiniz bir başka erkek arkadaşınızla tanıştırmayı düşünüyorsunuz. 

Her ikisini de tanıdığınız için size göre yüzeysel bir birliktelik mümkün ama tabi kendileri bilir. Tanışma sağlanıyor, gece geçiyor.
 
Sonra çok doğal olarak bu projenin mimarı olarak soruyorsunuz,
 
- Nasıl, beğendin mi?
 
Gelen yanıt;
 
- Ya ne bileyim, her şey güzel iyi ama elektrik alamadım!!!!
 
Peki, nedir elektrik? Herkes bir çok şeyin tarifini kendince çok güzel yapıyor, aşkı, sevgiyi anlatıyor. Frekans tutması, elektrik alınamaması veya acayip bir elektrik alma, bunları tanımlamak gerçekten zor.
 
Bazen karşınıza biri çıkar, bir iş toplantısında veya sosyal bir ortamda, tanışırsınız, daha karşınızdaki kişinin elini sıkarken anlarsınız ki bu kişi farklı. Dokunması, konuşması, yaklaşımı, tarzı. O farklılık sizi sarar. Ondan önce aynı ortamda tanıdığınız bir çok kişi varken, sizin ilgi ve alakanız aynı kişide yoğunlaşır, hele bir de karşılığını alabiliyorsanız.
 
Karşılık almak derken acaba kadın ve erkek aynı anda aynı elektriği hissedebilirler mi?
 
Bu biraz zor oluyor sanıyorum, nedense genelde tersi yaşanıyor. İki taraftan birisi elektrik alıyor, diğeri alamıyor veya veremiyor.
 
İlişkilerimizi en çok zorlayan nedenlerden bir tanesi aslında beklentiler. Her ilişkiye başlarken bu beklentiler sürekli aklımızda, acabalar, korkular, geçmişte yaşanmış kötü tecrübeler, bir daha asla'lar.
 
Halbuki bir yoklayın hafızanızı, elektrik alarak başladığınız ve özellikle spontane gelişen ortamlarda ki ilişkileriniz de hiçte beklentilerinizi düşünmemişsiniz. Normal bir ilişkide önce düşün sonra yaşa varken, elektrik alarak tabiri caizse çarpılarak başladığınız ilişkide düşüncelerinizin ve korkularınızın bir çoğu arkada kalmış.
 
O yüzden ben elektrik olayına inanıyorum, hatta ben biraz daha ileriye gidip, bugünün insanın da bu elektriğin şu şikayetci olduğumuz ekran karşısından bile alındığına inanıyorum. 

Bu fikrimin mutlaka karşısında insanlar çoğunlukta olacak, sadece şunu diyeceğim, bu fikre karşı olan arkadaşlarım kendilerine şunu sorsun, ben her hangi bir internet ortamında yani sohbet, forum, site her neyse, birilerinden daha fazla keyf alıyormuyum, örneğin MSN de, sohbet ederken, geldiğinde sevindiğiniz, anlatmaktan hoşlandığınız, dinlemeyi sevdiğiniz birisi yok mu? O neden farklı diğerlerinden, bu sorduğumun ille sevgi veya aşk olması gerekmiyor. Elektrik sadece sevgili olmak için alınan bir şey değil ki.
 
Örneğin; bir çok forum ortamında insanlar birbirlerinin fotoğraflarını görüp, haftalarca çok güzel tartışmalar yaşamıyorlar mı? Ama inanın o kişiler sorduğunuzda dahi kendi içlerinde bir sıralamaları vardır. Çok güzel sohbet ettiği 10 arkadaşı varsa, yaşadığı çok güzel bir olayı anlatırken kendi içinde bir paylaşım sırası vardır. İşte bu o görmediği, tanımadığı, bilmediği veya dokunmadığı birisidir ve onun elektriğidir.

Ben bu elektrik olaylarına inanan birisiyim, sanal ve reel diye ayırmam, hissetmektir bu, bunu bana hissettirecek kişide bu varsa ve ben buna açıksam bunu her yerde hissedebilmem gerek diye düşünenlerdenim.
 
Sevgilerimle, 18/6/2006

22 Şubat 2011 Salı

Yeni bir YAŞAM ...

Yaşama yeniden başlamak, yeniden hayata göz açmak.

Bir bebek gibi, her şeye sıfırdan başlamak, yaşınızın, cinsiyetinizin hiç önemli olmadığı, sadece mutlu olmak  için almış olduğunuz kararlardan sonra yeniden dünyaya gelmiş gibi hissetmek.

Yetişkinler için çok zordur biliyor musunuz bazı şeylere yeniden başlama kararı..

Hele bu karar sizin evliliğinizin sonu demekse, hele bu evliliğinizin güzel ürünleri sizinle birlikteyse, mutsuzluğunuza sürekli bahaneler yaratırsınız, aile ve çocuk kavramanın önemini, evliliğin kutsallığını düşünürsünüz, daha sonra da bilemediğiniz gelecekteki kuşkularınız sizi hep engeller, çocuklarınızın
geleceği, kendi geleceğiniz hep sizin için soru işaretleridir.

Sonra kendinizle konuşmaya başlarsınız, vicdan muhasebesi yaparsınız, ne istiyorum?

Önemli soru budur, yanıtını da ne kadar gerçekçi olarak verdiğinizi bir tek siz bilirsiniz, kendinizi mi  kandırıyorsunuz yoksa acı da olsa gerçekleri kabul edebiliyor musunuz?

Sonunda kararınızı verdikten sonra onu uygulamaya geçirmesi çok daha zordur, sizin dışınızda etkilenecek insanları düşünürsünüz, eşinizi, çocuğunuzu, ailenizi sonra biraz daha ileri gidersiniz toplum, çevre ve  arkadaşlarınız ve tabi en önemlisi ne kadar ekonomik bağımsız olduğunuz.

Bir taraftan da hep yeteri kadar uğraşıp uğraşmadığınızı düşünürsünüz, düzeltmeyi isteyip istemediğinizi ve bunu ne kadar yürekten istediğinizi sorgularsınız.

İşte yeni bir yaşama başlamanın ilk yanıtı bu düşünce yoğunlaşmaları içinde yeşermeye başlar.

Kararınızı verebilmek ve bunu anlatabilmek,

Başlamak bitirmenin yarısıdır derler, bir kere başladınız mı, devamı gelir, çatlak gitgide büyür, geçirdiğiniz stresli saatler artar, nedenleri herkes merak eder ve anlatmanız istenir ama bir çok gerçek anlatılamaz, anlatması zordur, ne kadar istense de hep sübjektif kalır, sizi dinleyen de zaten objektif dinlemez.

Ve bir sabah yatağınızda uyanırsınız, sakin, huzurlu ve mutlu...

Bakmışsınız ki stres kaynaklarınız yok, kaybolmuşlar, artık kendinizsiniz, mutlu ve sabırsız,

Yaşam sizin için yeniden başlamaktadır, yaşamınızdaki zorlukları bilirsiniz ama o yeni yaşamınızın size  getirdiği huzur ile hepsiyle nasıl başa çıkacağınızı bilirsiniz,

Artık yaşamınızın tek bir patronu vardır, o da siz.....

Sevgilerimle,
Haluk
30.06.2008

13 Şubat 2011 Pazar

Öncelikler ...

Açıkçası beni de en çok korkutan şey ZAMANın kısa olması

Yaşamıma baktığımda zamanın ne kadar hızlı ilerlediğini görüyorum, yapmak istedikleriminse hala ne kadar çok olduğunu

Yakın arkadaşlarım bilir, uykuyu hiç sevmem, yani olanağım olsa ve becerebilsem hiç uyumayacağım, uykuda geçen zamana acıyorum gerçekten.

Bir çok arkadaşım tam tersi uykuyu çok sever, yani sağlıklı bir yaşam sürmemiz için gerekenden çok daha fazlasını, artık buna gereken değil de, zevk için demek lazım sanırım :)

Ama aynı arkadaşların bir çoğu da zamanının yetmediğinden bahseder, şimdi işten arta kalan zamanının büyük kısmını uykuyla geçiren, örneğin; Pazartesi'den Cumartesi öğlene kadar çalışan birisinin, Pazar günü yataktan saat ikide, üçte kalkan insanın hiç bir şey yapamıyorum diye üzülmesini anlamıyorum.

Veya yine bir çok arkadaşımın kuaföre, bakıma gidecek zamanım olmuyor demesini anlamıyorum

Veya o kadar çok işim başımdan aşkın ki, en son sinemaya bir yılk önce gittim, zamanım olmuyor demesini anlamıyorum

Ben zamanı iyi ve verimli kullanma taraftarıyım, işi işte bırakanlardanım, elimden gelebildiğince de her şeyi yapmaya çalışıyorum, yapabildiğim kadar ama hayatımda hiç zamanım yok, yapamıyorum diye yakınmadım, yakınan arkadaşlarıma söyleyecek tek bir şey var

Sizler, önceliklerinizi bilmiyorsunuz, sizin de herkes kadar zamanınız var, siz uykuyu öncelik olarak alıyorsunuz ama alırken bunu keyif aracı olarak değil zaten olması gereken, yaşanması gereken bir zaman dilimi olarak alıp, sonrasın da başkalarının yapmış olduğu şeyleri yapmak istiyorsunuz

Sadece uyku değil tabi olay, olayımız ÖNCELİKLER

Önceliklerimizi doğru belirlemeliyiz ve bu belirlediğimiz önceliklere göre yaşamaktan MUTLU olmalıyız, hem öncelikleri kendimiz belirleyip, hem başkalarının önceliklerini yaşayamadığımızı düşünmek herhalde en büyük deliliktir.

Eğitim guru'larından birisi şöyle demiş;

Hayatta en büyük delilik, hiç bir şey yapmadan, hayatında bir şeylerin değişimini beklemektir

saygılarımla,
03.08.2006, 07:15

28 Ocak 2011 Cuma

Facebook Profil Fotoğrafları .....

Artık yaşamımızın vaz geçilmezlerinden birisi Facebook oldu, bu çok aşikar. Yaptığımız, yaşadığımız bir çok şeyi orada paylaşıyoruz, yeni arkadaşlar ediniyoruz, gruplar kuruyoruz veya katılıyoruz.

Siyasetten spora, müzikten eğlenceye, gezilerden davetlere kadar bir çok paylaşımı arkadaşlarımızla paylaşıyoruz. Bunun yanında bir çok şirket, banka, devlet kuruluşları, gazeteler bile Facebook'ta yerini aldı. Eleştirsek bile bu paylaşımlardan çok fayda gördüğümüzü sanırım hepimiz kabul ediyoruz.

Benim burada bahsetmek istediğim Facebook Profillerimiz. Sonuçta bu platformu kullanmanın birinci kuralı bir profil yaratmanız. Ancak ondan sonra diğer paylaşımları yapabiliyorsunuz. Profil yaratırken de aslında beklenti sadece e-mail adresi ve bir kaç zararsız bilgi, sonrası tamamen size kalmış. Ancak, tabi sadece profil yaratmanız yetmiyor, paylaşımlarınızı yaptığınız bir sosyal kitleniz ve arkadaşlarınız da olmalı ki, siz de o kişilerin yaptığı paylaşımlardan faydalanın. O yüzden profil yarattıktan sonra bu sefer sosyal ağınızı genişletmeniz gerekiyor.

Buraya kadar tamam, hemen hemen herkesin minimum yaratabileceği bir yirmi kişisi vardır. Onları da yarattık diyelim, şimdi işin en esaslı bölümü geliyor. PROFİL FOTOĞRAFI. İşte burada sizin paylaşıma açtığınız profilinize koyduğunuz fotoğrafın önemi geliyor. Benim bu yazıyı yazma sebebim de bu. Facebook hesabınıza seçtiğiniz ve koyduğunuz fotoğrafı hangi kriterlere göre seçiyorsunuz? Tamam, istediğiniz zaman istediğiniz fotoğrafı seçip değiştirebiliyorsunuz ama seçiminizi neye göre yapıyorsunuz?

Buna kendimden başlayarak yanıt verebilirim, bazen konuya uygun fotoğraf seçsem de aslında en keyifli gözüktüğüm fotoğrafları seçiyorum, hani bakınca önce beni mutlu eden fotoğraflarımdan seçmeye çalışıyorum. Başkaları neye göre seçiyor açıkçası bilemiyorum ama hani fotoğrafa baktığınızda kafanızda bir takım fikirler geliştirebiliyorsunuz da ne kadar doğru tahminde bulunuyorsunuz orasını kestirmek zor :)

Burada aslında fotoğraf seçiminin doğru bir kriter olduğunu düşünüyorum, Facebook'ta bunu ön plana çıkartıyor zaten. Örneğin; hiç tanımadığınız birisi sizinle arkadaş olmak istediğinde onun fotoğrafını getiriyor sadece, bilgilerini değil. Yani mesaj burada; bak bakalım bu arkadaş seni listesine eklemek istiyor, tanıyor musun? Yok tanımıyorsan, tanımak ister misin?

Ben kişilik olarak beni ekleyenleri çok detaylı araştırmalar yapmadan kabul ediyorum, özellikle ortak arkadaşlarımıza bakıyorum, ortak arkadaşımız da yoksa kabul ettikten sonra profiline girip tanımaya çalışıyorum veya öyle kalıyor. Bir keresinde yine böyle bir arkadaşı kabul etttim, ortak arkadaşımız da yok, profiline bakacaktım ama araya bir şeyler girdi, unuttum ve bakamadım. Bir süre geçtikten sonra bir kaç arkadaşım telefon etti, Haluk kim bu falan diye. Hayrola dedim ne oldu ki, abicim dediler sen bakmadın mı bu arkadaşa hiç, hayır dedim bakmadım, eh dediler bir gir bak.

Tabi girip baktıktan sonra silmem bir oldu, belli ki sahte bir kimlik ve sahte fotoğraflar ama hepsinde cinselliğin çok ön planda olduğu fotoğraflar. O yüzden fotoğraf seçimleri önemli diye düşünüyorum. Sonuçta seçtiğiniz ve onayladığınız kişi aslında çok önemli, siz onu onaylayarak sadece kendinize arkadaş olarak almıyorsunuz, onu kendinizin oluşturduğu sosyal ağınıza davet ediyorsunuz.  Bunu yaparken de maalesef ilk kriteriniz Fotoğraf.

O zaman soruyorum, siz profilinize koyduğunuz fotoğrafı hangi kriterlere göre seçiyorsunuz? :))

Sevgilerimle,
Haluk
28.01.2011 12:45

İstedim ve Yaşadım ....

İlişkilerimizin ölçüsü nedir? Bir ilişkiye " güzel " diyebilmenin, " harika gidiyor " diyebilmenin kriterleri nelerdir? Neden sohbetlerimiz de ilişkimizi tanımlarken hep ilk anlardaki heyecana bakarak mukayese ederiz? Ben kendimce bu noktada bir tanımlama yapmak istiyorum, katılır mısınız bilemiyorum.

İlişkiye başlangıçlar, hatta başlama kararı ilişkilerin ilk kriteridir. Hayatınızda kimse yoktur, yaşamınıza birisini almak istersiniz, sizi anlayan, dinleyen, paylaşan birisini. Seven özellikle demedim, sevgi ilişkiye başladıktan sonra şekilleneceğine inandığım bir şey olduğu için demedim. Önce inanmak ve güvenmek istersiniz. Sizinleyken mutlu olduğuna, onunlayken mutlu olduğunuza. Bu da zamanla sevgiyi yaratır. Sevgi emek ister sözü de bu anlamda ortaya çıkmıştır. Emek verirsiniz, karşılığını aldıkça da daha fazla verirsiniz. O yüzden ilk aşamada hissetmeniz gereken o kişinin sizin varlığınızdan mutlu olduğunu ve o kişiyle geçen zamanınızda da sizin kendinizi mutlu hissetmeniz önemlidir.

Kararınızı verirken kendinizce belirlediğiniz kriterleriniz vardır. O yüzden her karşınıza çıkanla sevgili olmazsınız. O kişiyi bir süre izlemeniz, kişiliğini öğrenmeniz, karakterini, davranışını ve tabi hepsinden önemlisi sizi neden istediğini anlayabilmeniz önemlidir. Bunlardan emin olduktan sonra ben bu ilişkiyi yaşamak istiyorum diyebilirsiniz. Ve bu kararı verdikten sonra artık sonu ne olursa olsun almış olduğunuz kararın arkasında Pişmanlıklar yaşamadan durabilmelisiniz, çünkü siz bu kararı alırken kendi başınıza alıyorsunuz, sizi kimse bu ilişkiyi yaşamak için zorlamıyor. Erken alınmış bir kararsa bu da sizin sorumluluğunuz da, yeteri kadar tanımadan almış olduğunuz bir birliktelik kararı sizin eseriniz, asla karşınızdakini suçlamayın.

Diyebilirsiniz ki, benim tanıdığım kişi bu değildi, zamanla değişti, bana farklı yüzünü gösterdi, o zaman her şey mükemmeldi ama sonra değişti. Bunun gibi bir çok neden sıralanabilir ama şu gerçek değişmez, ilişki kararını siz verdiyseniz, bunlara da hazırlıklı olmalısınız. İnsanların değişebileceğini hesaba katmalısınız. Siz de değişiyorsunuz, sadece karşınızdaki insanın değiştiğini düşünmeyin.

Ben ilişkileri en çok zorlayan şeyin beklentiler olduğunu düşününlerdenim. Örneğin; ilişkinin ilk günlerinde birbirini tanımak için harcanan zamanın hep yanıltıcı olduğunu, ilişkinin gerçek boyutunun tanışma bölümünün aşıldıktan sonra rutine binen kısmında yaşandığını düşünüyorum. Hayatını hiç bilmediğim bir sevgili adayını tanımak için harcadığım çaba bir sevgi göstergesi olarak algılanmamalı, ama sizler de hak vereceksiniz ki ilk günlerde sıcak ve sık yaşanan sohbetlerin, günlük, rutin yaşam içinde azalması ve paylaşımların daha çok ikili yaşama dönmesi kadar normal bir şey olamaz. Halbuki, bu bir çok kişi tarafından eskiden şöyleydi, böyleydi diye tanımlanır, sanki hep öyle devam etmesi gerekiyormuş gibi bir beklenti oluşur.

Özetle, ilişkiye başlama kararı aldığınızda sonucu ne olursa olsun pişman olmayacağınız bir karar olmalı. Bu yaşayacağınız ilişki de mutsuz da olabilirsiniz, keyifsiz anlar da yaşayabilirsiniz ama sorun değil, siz istediniz bunu, yaşamak istediniz, bunu hiç bir zaman göz ardı etmeyin. Eğer bugün herkes yaşama kararı aldığı ilişkinin üç ay sonra, altı ay sonra nasıl olacağını görebilseydi, sanırım hayatın hiç bir anlamı kalmazdı. Hayat değişimler ve sürprizler ile dolu. Önemli olan sizin kendi kendinize vermiş olduğunuz kararlardan pişman olmamanızdır. İSTEDİM ve YAŞADIM demenin mutluluğunu yaşayın .....

Sevgilerimle,
Haluk
28.01.2011 10:20

27 Ocak 2011 Perşembe

Dijital Çerçevenin Pozitif etkisi ....

Teknolojinin nimetlerinden faydalanmayı seviyorum. Bunun son örneklerinden birisi -ki yeni bir teknoloji olmamasına rağmen ben yeni kullanmaya başladığım için yazmak istedim - Dijital Çerçeve.

Yılbaşından bir kaç gün evvel Pınar ile birlikte hediye alış verişi yaparken gördük bu çerçeveleri. Uzun zamandır piyasada var, biliyorum ama fiyatları hakkında bir bilgim olmadığı için nedense pek üstünde durmamışım.

Media Markt'da 60 Tl civarında görünce bir tane aldım, bir de üstüne 4 GB hafızaya sahip kart aldım.

Eve gelir gelmez açtım, klasik Türk erkeği olarak kullanma talimatını okumadan başladım oynamaya ama tabi her zamanki gibi başarılı bir operasyon olmadı. Sonunda kullanma talimatını takip ederek, gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra içine gelişigüzel fotoğrafları yüklemeye başladım, sonra da hadi bakalım oynat dedim.

Muhteşem bir şey bu dijital çerçeveler arkadaşlar, hani bir arkadaşınıza falan hediye almak istiyorsanız bence en ideal hediye, çünkü bilgisayarınızda duran ve belki çekildikten sonra bir daha hiç bakmadığınız fotoğraflar sürekli gözünüzün önünde. Masanıza koyduğunuzda bir gözünüz arada sırada kayan fotoğraflara takılıyor, dikkatinizi çekiyor. Güzel anılar, keyifli geziler, sevdiğiniz dostlarınız, eşiniz, sevgiliniz, çocuğunuz.. Kısacası dinamik bir anı defteri.

Ben bunun teknolojiden öte bir başka sosyal tarafına değineceğim. Genellikle sevdiğimiz bir çok arkadaşımız vardır ama hani arada sırada veya bir program yapılacaksa veya benzeri durumlarda ararız, sorarız. Veya anneniz, babanız, sevgiliniz, eşiniz, çocuğunuz, dostunuz ..hep bir şeyler olmasını bekleriz veya kafamızda şekillendirdiğimiz zamanlar da arar sorarız. Halbuki inanın bu dijital çerçeveler sayesinde sevdiklerinizle daha fazla irtibata geçiyorsunuz, o anı birden görmek, o anı anımsamak sizin o kişi veya kişileri aramanızı, sesini duymanızı tetikliyor.

Hatta ben kafaya koydum, bendeki küçük bir ekran, bunların daha büyükleri de var, onlardan bir tane eve alacağım, tablo gibi asacağım, aktif bir fotoğraf albümü olsun evimde, ben mi olaya çok pollyannaca yaklaşıyorum yoksa gerçekten bu kadar etkili mi bilemiyorum ama şunu biliyorum ki, canım sıkkınken bile o çerçeveye baktığımda gülümsüyorum, çünkü çok güzel şeyler yaşamışım, sevdiklerimle ve sevenlerimle geçirdiğim o güzel anıların ben de yeniden canlanması, benim negatif enerjimi alıp götürüyor.

Siz de deneyin bakalım, sizde de aynı etkiyi yaratacak mı?

Sevgilerimle,
Haluk
28.01.2011 10:30

26 Ocak 2011 Çarşamba

Muhteşem bir film .... Zoraki Kral

Sizlere son zamanlarda seyrettiğim en güzel filmlerden birisini tavsiye edeceğim, filmin orijinal adı The King's speech, bize çevrilmiş hali Zoraki Kral.

Gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek çevrilmiş bir film Zoraki Kral ve bir tarihe ışık tutuyor. Böyle olunca ben de gerçekten ne kadar tarihle özdeşlemiş diye düşünerek Google yoluyla Vikipedi'den film ve konusu hakkında biraz araştırma yaptım, bunları da sizler ile paylaşmak istedim.

Bu arada filmin Türkiye'de gösterime girişi Şubat 2011 olarak gözüküyor.

Öncelikle aşkı için kral olmaktan vazgeçmesi ile VIII. Edward tarihe geçenlerden, gerçekten de 1936 yılında Babası ve Kral V. George ölünce tahta geçen ve kral olan VIII. Edward'ın hayatı bir başka film olur. O zamanın muhafazakar İngiltere'sinde, 1930 yılında tanıştığı ama evli olan Bayan Simpson'a aşkı Kraliyeti zor duruma sokmuş, ancak Edward aşkından vazgeçmemiş ve onun boşanmasını beklemiş. 

Kral öldükten sonra tahta geçmesine rağmen Bayan Simpson'un boşanması ve evlilik için istediği izini İngiliz Hükümetinin vermemesi üzerine de krallıkttan vazgeçmiş ve yerine kardeşi VI. George kral olmuş.

Film zaten VI. George üzerine kurulu. Kardeşi krallıktan çekilince istemeden Kral olan VI. George'un en önemli eksikliği kekeme oluşu ve heyecandan topluluk karşısında konuşamaması. 

Bu özelliğinden dolayı da hep geri planda kalan VI. George, abisinin krallığını sonuna kadar desteklese de, İngiliz Hükümeti ve Kilise desteklemeyince zor durumda kalmış ve istemeden de olsa Kral olmuş. Kekemeliği halk tarafından da bilinen ve açılış konuşmalarında yaşadığı sıkıntıdan dolayı İngiliz Halkında bir moral bozukluğu da görülmüş, tam da Adolf Hitler'in en büyük tehlike olduğu anda bu durum bir çok İngilizi rahatsız etmiş.

İşte bu anda devreye Lionel Logue isimli bir konuşma terapisti devreye giriyor. Bir çok tedavi ve doktordan sonuç alamayan VI. George'u, çok farklı yöntemler ile tedavi ediyor. Aslında kekemeliğinin heyecandan öte, kendine olan güvensizliğinden kaynaklandığını gösteriyor ve VI. George Kraliyet tacı giydikten sonraki yaptığı o meşhur RADYO konuşmasını hiç kekelemeden yapmasını sağlıyor.

Gerçekten filmde o sahneler muhteşem aktarılmış. Ölene kadar da Kral ile terapisti dostça yaşıyorlar. VI. George ise çok iyi bir kral oluyor, savaşta İngiltere'nin en önemli moral kaynağı oluyor ve çok karşı çıkılmasına rağmen, Churcill'i destekliyor.

COLIN FIRTH, muhteşem gerçekten muhteşem oynuyor, zaten Altın Küre'de En iyi Erkek oyuncu ödülünü aldığı gibi bu seneki Oscar'ın da en önemli adaylarından. Yine Altın Kürede En iyi erkek yardımcı oyuncu ödülüne aday gösterilen Geoffrey Rush oldukça iyi oynuyor. Filmde sahneler, dekor, çekimler bence çok güzel tasarlanmış ve çekilmiş. Colin Firth zaten bir çok filmde çok başarılı bulunmuş bir oyuncu ama bu sefer tavan yapmış, diğer Oscar adaylarını henüz bilmiyoruz ama bu kadar güzel bir filmi uzun zamandır seyretmemiştim.

Son söz olarak; Filmin en önemli mesajı kralların da insan olduğunun, ağlayabildiğinin, heyecanlanabileceğinin ve kekemeliğinin getirdiği güvensizlikleri yaşayabileceğini göstermesi diyeceğim. Biz de kopan fırtınalara bakıyorum da, acaba bu kekemeliği veya ağlamayı biz filmlerimizde dile getirsek neler olur, uzağa gitmeye gerek yok, Mustafa filminde kopan gürültüyü anımsayın.......

Sevgilerimle,
Haluk
26.01.2011 08:30