3 Ocak 2011 Pazartesi

St.Antuan, GS, İki Kıta ve Rum Mimarlar Sergisi ....

Pera Müzesinden çıktıktan sonra Odakule'nin oradan çıkıp Taksim'e doğru yürüyelim dedik. Tabi İstiklal Caddesi almış başını gidiyor, inanılmaz bir kalabalık var. Hava da biraz soğuk ama yine de yağış olmaması yüzünden sanki herkes kendisini dışarı atmış. Yavaş yavaş yukarıya doğru ilerlerken sağımıza solumuza bakıyoruz.

Pazar günü olmasına rağmen dükkanların hepsi açık, hatta alışveriş tam gaz devam ediyor diyebilirim. Biz de kalabalığa karışmış giderken her zaman gitmek istediğim ama önünden ne zaman geçsem kapalı olduğunu gördüğüm St. Antuan kilisenin açık olduğunu gördüm.Pınar'a hadi ziyaret edelim dedim.

Dışarıdan devasa bir kilise gözüken St. Antuan kilisesi aslında İstanbul'un en büyük ve cemaatı en geniş olan Katolik Kilisesiymiş. 1725 yılında inşa edilmiş, ancak bugünkü yapısına - yani kırmızı kiremitli yapısına - 1902 yılında başlanmış ve 1912 yılında hizmete girmiş.İstanbul doğumlu İtalyan Mimar Giulo Mongeri tarafından son haline getirilmiş.Kilise aslında gelir getirmesi amacıyla yan yana ve birbirine geçiş yapılabilen iki apartman arasından giriş yapılmak üzere tasarlanmış.Kilise İtalyan rahipler tarafından yönetiliyormuş.

İlginç bir noktası da var, Laikliğin kabulünden sonra Kilise dışında dini kıyafetler yasaklanmış, yani sokakta veya çevrede hiç bir dini kıyafetli rahip görmeniz mümkün değil, sadece Kilise içinde hizmet verirken giyiyorlarmış bu kıyafetlerini.

İçerisi Noel nedeniyle süslenmiş. Pazar günü olduğu için oldukça kalabalık olduğunu söylemeliyim. Eğer bu tarz yerleri gezmeyi seviyorsanız, bence zaman ayırın ve gidin mutlaka gezin.

Özellikle mimarisi olağanüstü. Çok beğeneceğinize eminim.

St. Antuan'dan çıktıktan sonra Taksim'e doğru devam ettik. Galatasaray Lisesine oralara geldiğimizde şimdi Müze olan eski PTT binasında bir sergi olduğunu gördük. İki Kıta, İki Yaka diye bir sergi. Ona girelim bakalım neler var derken, daha önce bilmediğim ve hiç fark etmediğim bir şeyi de fark ettim. Galatasaray Sanat Merkezi. Aynı Pera Müzesi gibi, bu binada beş katlı, en üst katta İKİ KITA sergisi var, sonraki katlarda ise Galatasaray Tarihi ve Galatasaray Lisesi Müzesi var. Bir Galatasaray'lı olarak buranın adını daha önce hiç duymadığıma ve gezmediğime inanamadım, bu ayıbı da ortadan kaldıralım dedim.

İki Kıta, İki Yaka resim Sergisi hakkında söyleyebileceğim tek şey, MÜKEMMEL olacak. İstanbul'u resmeden o kadar çok başarılı fotoğraflar var ki. Ben de fotoğraf çekmeyi seviyorum ama çok amatörce, profesyonel çekimlere hayran kalmamanız imkansız.

Her iki yakadan çok başarılı eserler yer alıyor sergide. Boğaz Köprüsü, Balıklar, Martılar, İnsanlar...yani ne ararsanız var. Sanırım çok fazla duyuramamışlar veya sadece fotoğraf meraklıları biliyor, çünkü o kadar güzel fotoğraflar var ki, daha çok insanın gezmesi gerektiğini düşünüyorsunuz.

Sonraki katlar ise GALATASARAY'a ait. Tarihi, kupalarından bazıları, Galatasaray Lisesi. ben Metin Oktay'ın bal mumundan yapılmış heykelinin burada olduğunu bilmiyordum, keza Ali Sami Yen'in de bal mumundan yapılmış heykeli burada. Müzede sporun yanında eski tarihi bir sürü belge, magazin bilgileri de yer alıyor. Daha sonra da Galatasaray Lisesinin kuruluşu, savaş zamanları ve bugüne kadar ulaşan tarihi hakkında bilgiler veriliyor.

Bir Galatasaray'lı olarak gurur duydum, gerçekten çok eskilere dayanan ve başarılarla dolu bir kurum Galatasaray. Gezmeyen Galatasaray'lı arkadaşlarıma da şiddetle tavsiye ediyorum.

Sanat Merkezinden de çıktıktan sonra Taksime doğru ilerlemeye devam ettik, bu sefer solumuzda kalan Yunan Konsolosluğu'nun önünden geçerken şöyle bir afiş dikkatimizi çekti. BATILAŞAN İSTANBUL'un RUM MİMARLARI sergisi. Baktık sergi Yunan Konsolosluğu'nun içinde ve ücretsiz. Ona da girelim dedik ve girdik. Bugün bir çoğunu bina olarak bildiğimiz neredeyse bir çok yapının altında İstanbul'un rum mimarları olduğunu gördük. Örneğin Çiçek Pasajı, ve bunun gibi bildiğimiz bir çok eserin altına mimar olarak imza atmışlar. Tabi seneler seneler önce attıkları bu imzalardan bir çoğu yıkılmış ama ayakta olanlar da var. Ben çok başarılı buldum  sergiyi, gezmenizi tavsiye ederim.

Sonunda İNCİ'de günü noktaladık. Sizi bilmem ama benim tatlı ile aram olmamasına rağmen İncinin profterol'üne hayır diyemedim. Zaten başka hiç bir şey yemenize gerek yok, içerisi ana baba günü ve bir kişinin içeride profterolünü yiyip limontasını içmesi en fazla beş dakikasını alıyor. Ellerinde ayakta yiyenleri saymıyorum. Sonuçta oldukça keyifli bir Pazar günü geçirdik, görmek istediğimiz yerleri gördük, hatta fazlasını gördük diyebilirim. Arada böyle plansız, programsız sokağa çıkıp spontane gezmek güzel oluyor :)

Sevgilerimle,
Haluk
03.01.2011 12:30

Pera Müzesi .....


Bir kaç zamandır gerek Facebook'ta, gerek medyada PERA MÜZESİ hakkında haberler okuyordum. Özellikle FRIDA'nın yaşamını merak ediyordum. Hafta sonu Pınar ile birlikte gidelim dedik.

Öncelikle Pera Müzesine ilk defa gittiğimi söylemeliyim. Yurt dışında bir çok müze gezmeme rağmen İstanbul'un göbeğindeki Pera Müzesine ilk defa gittiğimi söylemekten açıkçası da biraz utanıyorum ama sonunda bu ayıbımı giderdiğime de ayrıca çok sevindim.

Her şeyden önce mükemmel bir müze, dört dörtlük. Sadece Frida için gittiğimizi düşünürken yanında başka sergileri göreceğimizi bilmiyorduk. Yanda da gördüğünüz gibi Pera Müzesi beş kattan oluşuyor ve her bir katında farklı bir sergi var. Tertemiz bir ortam, çok başarılı bir sergileme ve tasarım yapılmış. Her bir katı size ayrı ayrı anlatacağım.

Öncelikle bilmeyen varsa Pera Müzesi Tepebaşı TRT'nin hemen karşısı, yani arabayla gittiğinizde hemen karşıta Kapalı Otoparka veya biraz ileride Turkcell'in karşısındaki açık parka bırakabilirsiniz. Müzeye giriş 10.- TL.

Biz Birinci Kattan gezmeye başladık. Birinci Kat iki farklı müzeden oluşuyor, bir tarafında Suna - İnan Kıraç çiftinin araştırmaları ile başlayan ANADOLU AĞIRLIK ve ÖLÇÜLERİ Kolleksiyonu var. Diğer tarafta ise KÜTAHYA ÇİNİ ve SERAMİKLERİ sergisi. Her ikisi de birbirinden güzel olan bu iki sergide en ilginç olan çok erken çağlardan beri ticaret hayatında kullanılan ağırlık ve ölçülerinde kullandıkları aletler. Mimarlık, mühendislik çizim aletleri, çeşitli metreler, kumpaslar. Oldukça keyifli bir sergi olduğunu söylemeliyim. Seramik tarafında ise Seramik nedir konusu işlenmiş ve en eski çağlardan beri üzerinde çalışılan seramikler sergilenmiş.

İkinci kat ise kesinlikle kaçırılmaması gereken bir sergi. Düşlerin kenti İSTANBUL.Tamamen ağaç, tuval ve metal üzerine çalışılmış en eski İstanbul manzara ve İstanbul'da yaşam resmedilmiş. Eserler muhteşem, o zamanki çalışmalarda dahi İstanbul göz kamaştırıyor gerçekten. Bugünkü betonlaşmış haliyle mukayese ettiğinizde üzülüyorsunuz. Çok başarılı sanatçılar var ama biz içlerinden bir tanesini çok beğendik. Zaten yanda gördüğünüz resim de ona ait, belki merak edenler Internetten kendisi hakkında daha fazla bilgi alabilir. Mıgırdıç Civanyan.

Üçüncü kat ise Frida Kahlo ve Diego Rivera'ya ait. Frida'nın yaşamı aslında çok ilgi çekici, bildiğim kadarıyla da filmi de yapıldı.

Sanat ve Politikayı iç içe yaşadı Frida. 1907 yılında doğan Frida 1929 senesinde kendisi gibi ressam Diego Rivera ile evlendi. Resimleri ve yazıları  çok başarılı, özellikle kendi portrelerini çok başarılı yapan Frida ve kocası Rivera'nın eserlerini mutlaka izlemelesiniz.

Yine serginin son bölümünde Frida'nın yaşamını anlatan bir video gösterimi var, biz seyretmedik ama meraklıları mutlaka seyretmeli derim :)

Ve son kat, bence Pera Müzesinin en muhteşem katı. ÇARLIK RUSYASINDAN SAHNELER. Rus Devlet Müzesi Kolleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Klasikleri. İstanbul'da ilk kez sergilenen bu Rus resimleri çalışma ve yoksulluk, çocukların dünyası, halk eğlenceleri, savaş ve ölüm, keentsoylularını konu alan sahnelerle devrime kadar yaşamın her alanından kesitleri yansıtıyor. Muhteşem tablolar var. Özellikle İlya Repin''in - Volga Kıyısında Burlaklar tablosu inanılmaz güzel. En çok zamanı burada harcarsınız diye düşünüyorum.

Her bir kattan çektiğim fotoğrafları Facebook'ta yayınlıyorum, ilginizi çeken resimlere oradan da bakabilirsiniz.

Sevgilerimle,
Haluk
03.01.2011 12:00

30 Aralık 2010 Perşembe

Ortaköy'ün Tarihi Hakkında ......

Ortaköy'ü ne kadar sevdiğimi beni tanıyan veya yazılarımı takip eden arkadaşlarım çok iyi bilir. 40 yaşıma kadar Ortaköy'ü sadece bir eğlence meydanı zanneden ben, 2000 Haziran'ın dan itibaren yaşamaya başladığım bu mekana aşık oldum. 10 seneyi aşkındır yaşadığım tek bir saniyeden mutsuz olmadım, sevinçlerimi, hüzünlerimi, aşklarımı, yaşamımı Ortaköy ile yaşadım. Onunla dertleştim, güldüm, eğlendim. Ortaköy'ün bende yarattığı pozitif enerjiyi mümkün mertebe çevreme yaymaya çalıştım. Ona olan aşkım bitmeyecek gibi, yazını da kışını da, baharını da seviyorum, her mevsim bir başka güzel. Yağmurunu da seviyorum, karını da. Bir çok yağmurlu günde denizi seyrettim, yürüdüm yollarında. Kar yağdığında sabahın köründe indim, meydanında güvercinlerle sohbet ettim.

Bu sabah aklıma geldi, Acaba Ortaköy eskiden nasıldı, tarihi ne, ne zaman kurulmuş, kim kurmuş, kimler yaşamış, bununla ilgili bilgi bulabilecek miyim Internette. Hani tamam Ortaköy'ün tarihini yazmak bana düşmez ama en azından bu kadar aşık olduğum bir yer hakkında daha fazla şey bilmeliyim, öğrendiklerimi de Blogumda paylaşır, ilgilendiğini ve sevdiğini bildiğim arkadaşlarımla da paylaşırım.

Öyle de yaptım, başladım google'da Ortaköy tarihçesini araştırmaya.

Karşıma ilk çıkan bir isim oldu, Gazeteci Necati Aksüt, Necati Bey aynı zamanda bir arkeolog ve sanıyorum o da Ortaköy aşıklarından. Dokuz yıldır araştırma yapıyormuş Ortaköy hakkında, bir çok bilgi toplamış, eski yaşayanlar ile görüşmüş, kitap yazıyormuş Ortaköy hakkında. Bir çok gazetede de bu haber çıkmış, hatta bir forum sitesinde Necati Bey kendisini anlatmış ve Ortaköy hakkında bilgisi ve belgesi olanlardan yardım istemiş, yazılarının ve isteklerinin bir çoğuna yanıt alamamış ama yılmamış ve araştırmaya devam etmiş.

Ben biraz kopyacılık yaparak, Necati Bey ile yapılan bir röportajdan bazı bölümleri alacağım. Ortaköy hakkında birazcık bilgi paylaşımı olsun, sanırım Necati Bey bu kopyacılığıma kızmaz.

Yazılı kaynaklara göre Ortaköy'ün en eski ulaşılabilen tarihi 9. yüzyıl Bizans zamanıymış ama çok bir bilgi yok. Osmanlı zamanında ise Yıldız Sarayının hemen yanında yer aldığı için Saray Artıklarıyla beslendikleri için " Ortaköy'e Duman Tütmez " derlermiş. Ortaköy'ün eskilerden beri en önemli özelliği Ermeni, Yahudi, Rum ve Müslüman Cemaatinin yan yana sorunsuz yaşaması olarak görülürmüş. Ortaköy'ün aslında farklı isimleri olmuş. İlk bilinen ismi Mesa Hora, daha çok Rumların verdiği bir isimmiş, bir başka verilen ad Arkheon olmuş, bir başkası da Aya Fokas.

Bu arada benim de evimin yer aldığı PORTAKAL yokuşunun da hikayesini öğrendim. Ben de herkes gibi Portakal Yokuşunun adının eskiden herhalde etrafında Portakal Ağaçları vardı diye düşünürdüm, hatta o kadar emindim ki, araştırmadım, sormadım bile.

Halbuki, bu yokuşun adının II. Abdülhamit zamanında Maliye Nazırı olarak görev yapan Mikail Portukal Paşa yaşadığı için bu yokuşa o ad verilmiş.

Sahil ise eskiden bir balıkçı köyünü andırıyormuş, sahil o zamanlar kayık ve kürek yapımıyla uğraşan atölyeler ile doluymuş, daha sonra demircilik işlerine dönmüş, sonra da bildiğimiz çay bahçeleri oluşmaya başlamış. Bildiğiniz gibi Ortaköy'de yan yana cami-kilise-sinagog var. Bu da benzeri az görülen bir üçleme.

Ancak Ortaköy'deki tarih bununla kalmıyormuş, bugün Ortaköy'de bir Ermeni Katolik Kilisesi, bir Ermeni Geregoryen Kilisesi, iki Rum Kilisesi, iki Sinagog ve iki de Camii bulunuyormuş.

Neyse, sizleri daha fazla sıkmayayım, sonuçta Ortaköy bugün İstanbul'un göz bebeği bir yer. Tamam trafik sorunu var, kalabalık ama içinizi huzurla dolduran bir mekan. Eskiyi de bu kadar bilmek yeterli değil mi :))) Bu vesileyle yeni yılınızı en içten duygularımla tekrar kutlayayım ve 29 Ekim coşkusunu yaşadığımız bu güzel mekandan çekilmiş bir fotoğrafla sizlere veda edeyim :)
Sevgilerimle,
Haluk
30.12.2010 11:00

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ali Sami Yen'den ARENA'ya.....

Tarihi günlerimden birini yaşadım desem yalan olmaz. Sabah Murat aradı, bugün müsaitsen gidelim GS Telekom Arena'dan kombine alalım dedi, olur dedim, öğleden sonra saat üç gibi geldi ve Ali Sami Yen stadına gittik. Bu kez şunu söylemeliyim ki çok profesyonelce hazırlanmışlar. Kalabalık yok, kuyruk yok, gayet güzel sıcacık odalarda oturup, kombinenizi alıyorsunuz.

Murat yer konusunda uzun uzun çalışmalar yaparken bir ara dışarı çıktım, Ali Sami Yen'i seyrettim. Kimse yok, bomboş halini ilk defa görüyorum. Sonra senelerdir yaşadığım stat heyecanımı düşündüm. Saatlerce maçın başlamasını beklediğimi, maç başladıktan sonra da zamanın nasıl hızla tükendiğini.

Ne kadar mutlu, keyifli anlarım geçti bu statta, ve bir o kadar da küfrederek, üzülerek, sinirlenerek çıktığım anlar. Başarılı olduğumuz dönemler, bu sene olduğu gibi yerlerde süründüğümüz zamanlar. Esasında işin gerçeği, kalben yaşamadığınız zaman, bu heyecanı anlayabilmeniz olanaksız. Hani bunu holigansal bir yaklaşımla söylemiyorum veya aşırı fanatizmden dolayı demiyorum, o taraftar ruhunu, sevginizi içten hissetmenizden bahsediyorum.

Ben hiç bir zaman fanatik olmadım, Galatasaray'ı çok sevdim ve hala da çok seviyorum, ama bu sevgim bir başkasıyla kavga edecek, dalaşacak boyutlara hiç gelmedi. Hiç bir kavgaya karışmadım, kimseyle ağız dalaşına girmedim. Yendiği zaman sevindim, mutlu oldum, yenildiğimiz zaman üzüntümü kendimle paylaştım. Galatasaray'lı olmaktan her zaman gurur duydum. üzüldüğüm, kolumdaki bilekliği yaktığım, sinirlendiğim çok zaman oldu.

Her zaman kendime şunu söyledim, ben Galatasaray'ı seviyorum, ben bir Galatasaray'lıyım, başarı gibi başarısızlık ta var, hele ki koskoca bir ligde o kadar takım arasından sadece bir tanesi şampiyon olacaksa ve maalesef Türkiye'de başarı şampiyonlukla ölçüldüğü sürece, yapacak bir şey yok. Futbolda başarının dünü yok, yarını yok, sadece BUGÜNÜ var. O yüzden önemli olan sevginizin eksilmemesi ve o sevgiyle takımınızı desteklemeye devam etmeniz.

Neyse, Galatasaray kombinesinden nerelere geldik :) Stat muhteşem gözüküyor, dediğim ggibi Bilet satışlarındaki çalışmalar ve Pazarlama harika. Mesela koltuk seçiyorsunuz, o koltuktan maçı nasıl seyredeceğiniz simulasyon programı ile gösteriliyor. 

Pazarlamacı çocuklar genç ve kibar. Her türlü sorunuzu anında yanıtlıyorlar, bir tek Murat'ın sorduğu " Merdivenlerin genişliği ne kadar " sorusunu bilemediler :) Onun dışında ben çok profesyonel ve başarılı buldum.

Fiyatlar fena değil aslında, 1,5 sezonluk satış yapılıyor, 1.275.- TL'den başlıyor, 7.500.- TL ye kadar uzanıyor, GS BONUS kartı olanlar şanslı, çünkü sadece GS Bonus kartına 12 ay taksit yapılıyor. Stat dört bölümden oluşuyor, Batı - Güney - Doğu ve Pegasus tribünleri. Batı kısmı VIP ve LOCA'ların olduğu bölüm, Doğu kısmı bizim Ali Sami Yen'deki Kapalı bölümü. Satışlar da fena değil dedi pazarlamacı çoouk, Açıklar neredeyse tükenmiş, geriye pahalı olanlar kalmış, onların da zamanla tükeneceğini düşünüyorlar.

Sevgilerimle,
Haluk
29.12.2010 16:30

28 Aralık 2010 Salı

Yeni Yıl Mesajım ........

Yeni bir yıla girmeye sayılı günler hatta saatler kaldı. Planlar, programlar muhtemelen tamamlandı, artık herkes 31 Aralık 00:00 saatini bekliyor. Kimi ailesinin, sevdiklerinin yanında, kimi uzak. Kimi sevgililer birlikte, kimi sevgililer ayrı geçirecekler. Herkeste ortak olan tek duygu, yeni yılın kendisine güzellikler getirmesi. Ben de öncelikle canım ailem, akrabalarım, oğlum, sevgilim ve  tüm arkadaşlarım için 2011 yılının öncelikle SAĞLIKLI, sonra HUZURLU, sonra MUTLU ve BAŞARILI geçmesini  dilerim.

Güzel şeyleri umut etmek, hayal etmek insanın motivasyonunu arttıran bir unsurdur. Hayal etmek, umut etmek ve istemek ile BEKLENTİ'leri birbirine karıştırmadığınız sürece, yarına daha güzel bakabilir, daha keyifli yaşamak için çabalayabilirsiniz. Benim bugüne kadar gördüğüm en sıkıntılı ve insanları üzen durumlar Beklentilerin Gerçekleşmediği anlar olmuştur. Bununla ilgili bir de istatistik yayınlamışlardı; Örneğin, 14 Şubat Sevgililer Günü aslında tam tersine ertesi günü sevgililerin en çok ayrıldığı gün olurmuş. Nedeni ne? Tabi ki o güne özel beklentiler ve o beklentilerin gerçekleşmemesi.

Benim özellikle tavsiye etmek istediğim bir şey var. Yeni yıla kendinizde değişiklik yaparak girmeye çalışın. Düşünce yapınızda ne istediğinizi, nasıl istediğinizi ve ne zaman istediğinizi planlayarak ve kalben isteyerek girin. Siz istemedikten sonra hiç bir şeyin değişmediğini, eğer bugün olaylara pesimist yaklaşıyorsanız, yeni yılın bunu değiştiremeyeceğini unutmayın. Yeni yılda yaşamında değişiklikler isteyenler mutlaka bu değişime kendilerinden başlamalılar. 

Peki ama NASIL dediğinizi duyar gibiyim :) Değişimleri nasıl yapabilirim, şimdiye kadar kaç defa denedim, hiç birisi olmadı, hiç bir şey değişmedi diyeceksiniz belki, ama şunu unutmayın, değişmeyen tek şey değişimdir. Yaşamınızdaki değişimleri algılayabilmek kolay olmayabilir ama siz değişiyorsunuz, çevreniz değişiyor, arkadaşlarınız değişiyor, Dünya değişiyor. Siz bu değişimin dışında zaten isteseniz de kalamazsınız. Bu değişimleri yaşayabilmek ve anlayabilmek için kendinize samimi olmanız ve kişisel irdelemenizi doğru yapmanız gerekir. Kendisine dahi gerçekleri söyleyemeyen birisi, nasıl değişmek isteyebilir ki?

Her şeyden önce NE İSTEDİĞİNİZE karar verin. 2011 yılından ne bekliyorsunuz değil, siz 2011 yılından ne istiyorsunuz? Bu istekleriniz de ne kadar samimisiniz? Bu isteklerinizi gerçekleştirebilmek adına kendinizdeki değişimleri yapabilecek misiniz? Yoksa, dünden bugüne yaşamınızda hiç bir şeyi değiştirmeden bir şeylerin oluşmasını, gerçekleşmesini mi istiyorsunuz? Böyle bir şey olabilir mi?

2011 için isteklerinizin tümünün gerçekleşmesi dileğimle, hepinize sevdiklerinizle birlikte Sağlıklı, Mutlu ve Huzurlu yeni bir yıl dilerim.  Bu arada unutmadan eklemek istiyorum; gerek yıllar öncesinden, gerek 2010 yılında bir çok arkadaşımızın ailesinden, yakınlarından ve arkadaşlarından kişiler vefat etti, o arkadaşlarım eminim bu yeni yıla girerken buruk girecek, hüzünlü anları olacak. Hepsinin başı sağ olsun, 2011 yılı hepimize ve sevdiklerimize hayırlı, uğurlu olsun.

Sevgilerimle,
Haluk
28.12.2010 12:30

25 Aralık 2010 Cumartesi

7*24 ....

Bu tabiri bir çoğunuz biliyorsunuzdur değil mi? 7 * 24 , yani Yedi Gün, Yirmi Dört Saat ...En çok hizmet ve servis sektöründe kullanılan bir terimdir. Aldığınız ürüne 7 gün 24 saat servis veriyoruz anlamında. Yani özeti, ne zaman sıkışırsanız arayın anlamına gelir.

Hayrola, bu açıklama ile nereye geleceksin bakalım diye düşünenleri daha fazla bekletmeyeceğim, konum yine Ortaköy Cheesecake'de kemiklerimi ısıtan güneş ve içtiğim demli, enfes çayımdan yudumlar alırken sağımda ve solumda oturan kişilerin sohbetlerine ister istemez ortak olmam. Peki, sağınızdaki masada  iki erkek, solunuzdaki masanızda iki tane kız oturuyorsa ve derin bir sohbet halindeyseler acaba ne konuşuyor olabilirler? Tahmin etmenizin zor olmayacağını düşünüyorum. Evet yanılmadınız FACEBOOK.

Artık 7 gün 24 saat hatta belki biraz abartalım 365 gün Facebook ile yatıyor, Facebook ile kalkıyoruz. Neden mi? Yanımdaki erkek arkadaşlarım bunun nedenini şöyle anlatıyorlar, ya da aralarında ve sonradan cep telefonu ile konuşmaya katılan üçüncü arkadaşları vasıtasıyla anlatıyorlar;

Masadaki erkeklerden birisi : " Neden son yazdığıma yorum yazmadın? Senden bekledim ki ben devam edeyim, senden yorum gelmeyince öyle mal gibi kaldım ".
Masadaki diğer erkek kişi : " Ya ben onu sonradan gördüm, o arada .... oynuyordum, ben yazacaktım ama sonra baktım, sen çıkmışsın ".

Bu bir süre daha devam ediyor, sonra erkeklerden birisinin telefonu çalıyor, bir iki sohbetten sonra, masadaki erkek telefondaki arkadaşı ile şöyle bir sohbete başlıyor.

Masadaki erkek : " Abi, benim yoruma benden sonra bir yorum yazan var mı? "
Telefondaki ses muhtemelen " Hangi yorumuna " diye soruyor.
Masadaki erkek : " Oğlum yazdım ya, kimdi o Figen mi ne, ona yazdım hani Sen gittin gideli, Gözlerim görmüyyor falan gibi bir şey yazdım, ona kimse bir yorum yazmamış mı? "
Telefondaki ses muhtemelen " Kontrol edeyim " diyor.
Masadaki erkek : " Tamam sen bir bak, önemli bir şey varsa beni ara, bir de Özge'ye baksan girmiş mi? "
Telefondaki ses muhtemelen " Hangi Özge " diye soruyor.
Masadaki erkek : " Ya Özge vardı ya, özlem'in arkadaşı, kafamı bozdu bir gün, sildim ben de, sen de kayıtlıdır, bir bak bakalım, girmiş mi, girdiyse bana haber ver ".
Telefondaki ses muhtemelen " Tamam " diyor.
Masadaki erkek : " Tamam biz de kalkıyoruz, ben birazdan Taksim'den bir yerlerden girer bakarım yine, sen yorum falan olursa beni haberdar et ".

Aynen bu yaşanıyor, telefon kapandıktan sonraki sohbette farklı değil, facebook aşağı, facebook yukarı..Bu arada da kahvaltı devam ediyor. Sonra paralarını ödediler ve ayrıldılar.

Gelelim Kızlara....Onlar da bir başka alem, onların konusu Fotoğraflar....O kim koydu, neden koydu, kimi tagladı, neden tagladı, kim ne yorum yaptı..bu kadar açık foto konur mu, ne mesaj vermeye çalışıyor anlamıyorum, vs vs vs .benzer konuşmalar.

O yüzden artık bugün kesin ikna oldum, iki boyutta yaşıyoruz, hani FRINGE gibi de değil, öyle gizli kapaklı da değil, resmen artık bir REEL DÜNYAMIZ, bir de SANAL DÜNYAMIZ var ve artık neyi nerede nasıl ve ne zaman yaşadığımızın farkında değiliz. Faceook yaşamımızın artık değişmez bir parçası. hani eskiden anamız, babamız, kocamız, sevgilimiz kızardı neden bu kadar nettesin, ne buluyorsun bu nette diye, şimdi anamız, babamız da facebook'ta. Hatta biraz sizi göremesinler Facebook'ta merak ediyorlar. Ne o oğlum, kaç gündür Facebook'ta bir şey paylaşmadın, hasta mısın diye bir de telefon açıyorlar :)

İşin şakası bir tarafa Facebook çılgınlığı gerçekten başını almış gidiyor. Eskiden sohbet programlarından uzak kalabilirdiniz, çöpçatan sitelerine girmeyebilirdiniz ama şimdi öyle değil, artık Facebook sadece bizim değil, ailelerimizin de haberleşme aracı oldu, işimizden özel yaşamımıza kadar, hani dedim ya 7 gün 24 saat diye, pekte haksız sayılmam değil mi :)

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2010 18:30

Ustaya Saygı ...Yılmaz Emen

Bursa Irgandı köprüsü üzerinde bir dükkan, kapısında da beyaz saçlı gözlüklü bir adam oturuyor, dükkanın önünde sergilenen eserler muhteşem, bildiğimiz çatal, bıçak ve kaşıktan yapılmış. Hayran hayran eserlere bakarken arada fotoğraflara gözüm ilişiyor. Bir çok Devlet erkanı ile birlikte çekilmiş fotoğraflar var, Fotoğraflara biraz daha dikkatli bakınca, kapının önünde oturan kişi olduğunu görüyorum.

Ona baktığımızı anlayınca gülümsüyor, yerinden kalıp geliyor ve anlatmaya başlıyor.

Adı Yılmaz Emen, 1942 Bursa doğumlu. İlkokul birinci sınıfa kadar okumuş, 1950 senesinde, henüz sekiz yaşındayken Kayhan çarşısında kılıç, bıçak yapan bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Sonrasında da metale estetik biçimler vererek bir çok eser yapmış. Metale ve ağırlıklı olarak çatal-bıçak ve kaşıklara estetik katarak bir çok heykeller yapmış. Bugüne kadar 91 kişisel sergi açmış, 4 karma sergiye katılmış. TOPLUMA ULAŞMAMIŞ SANAT, SANAT DEĞİLDİR demiş ve ne yaptıysa sanatseverlere sunmuş. Bugün halen devam etmesini sağlayan tek şeyde yaptığı eserlerin satışından elde ettiği gelir.

İnanılmaz bir referans listesi var, 1974-1975 yıllarında Kültür Bakanlığının Ülke Turizmine Üstün Hizmet ödüllerini almış. Bir çok Devlet Başkanına, Cumhurbaşkanına, Başbakanlara hazırlamış olduğu heykel ve eserler takdim edilmiş, 2005 yılında T.C. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Onur Ödülünü almış. Geçtiğimiz yıllarda da kendisine Devlet Sanatçısı ödülü verilmiş. Yani açıkçası ben bu belgeleri dükkanında gördüğümde şok geçirdiğimi söylemeliyim. Bu kadar mütevazi bir insan görmedim desem inanın. Bugün iki tane uyduruk şarkı ile veya dizide oynayarak bir yerlere gelen insanları gördükten sonra içim sızladı.

Biraz sohbet ettik, anlattı, tek gözü görmüyor, sadece yaptığı heykel ve işler ile geçinmeye çalışan BÜYÜK bir USTA. Yaptığı şeylerden iki tane aldım, ama her seyahtimde daha fazlasını da almaya kararlıyım.

Özellikle DON KİŞOT çalışmaları muhteşem.


Bursa'daki arkadaşlarıma bir tavsiyem olacak;


Hani yılbaşında hediye almak isteyen arkadaşlarıma kesinlikle tavsiye ederim, mutlaka bu ustanın dükkanına gitsinler.Eserlerine baksınlar, hem mükemmel bir hediye seçmiş olurlar, hem de ustaya biraz yardımları olur. Abuk sabuk hediyelere harcanacak paralar bu ustaya gitsin.

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2010 10:00