25 Aralık 2010 Cumartesi

Irgandı Köprüsü ...

Irgandı Köprüsü deyince kaç tane arkadaşım bu köprüden haberdardır gerçekten çok merak ediyorum. Bursa'lı arkadaşlarım veya gerçekten gittikleri yerleri didik didik eden seyyah arkadaşlarım gülümseyerek haberdar olduklarını söyleyeceklerdir. Ancak ben kaç senedir Bursa'ya gelir giderim, Uludağ, Ulu Cami, Yeşil Türbe falan derken böyle bir köprüden hiç haberdar değildim. Eğer Bayi ziyaretimizde, bayimizin ofisi bu köprünün karşısında yer almasa yine haberdar olamayacaktım. Ancak bunun tüm kusuru bende mi  onu da bilemiyorum, bir çok noktası teşhir edilen, duyurulan Bursa'da, bu köprüden şimdiye kadar bahsedildiğini duymamak bir tek benim ilgisizliğim olamaz  diye de düşünmeden edemiyorum.

Bahsettiğim gibi, Pazarlama Müdürümüz ile birlikte Bursa'ya Bayi ziyaretine gittiğimizde ofisinin karşısındaki bu köprü dikkatimi çekti. Toplantımızı bitirdikten sonra hemen İstanbul'a dönmemiz gerekiyordu ama ben bu köprüye biraz zaman ayırmak istedim ve iyi ki de ayırmışım. Çok etkilendiğimi söylemeliyim. Hele bu kadar eşi benzeri tüm Dünyada sadece 4 tane kalan bir köprüyü görmek açıkçası beni çok sevindirdi. Hele bir de Venedik'te bulunan Rialto Köpürüsünü, Floransa'da bulunan Ponte Vecchio köpürlerini şahsen görüp, kendi ülkemde, burnumun dibindeki Irgandı köprüsünü görmemenin ayıbını böylelikle ortadan kaldırmış oldum.

Köprü aslında oldukça tarihi bir köprü. Önce adından başlayayım, IRGANDI adı Irgamak'tan geliyor, Irgamak ise Oynamak, Kımıldamak anlamına geliyor. Köprünün başında şöyle bir açıklama yer alıyor " Orhan Gazi Bursa'yı fethettiği sırada Tanrı uğrunda savaşan yiğitlerden biri bu köprü yerinde "çıkayım mı, geleyim mi" diye bir ses işitir. Gazi hemen kılıç çekip "Çık bakalım, ne yapabilirsin" diyerek sesin geldiği bir yere kılıç vurunca vurduğu yerden gürleyip büyük bir hazine meydana çıkarak yer ırgalanıp sallanır, sarsılır. Gazi, hayrette kalarak şaşırır. İki yanına bakarak ne görse iyi? Derenin içi sikkeli altınlarla dolu.Hazineyi bulan, hemen koşarak Orhan Gazi'ye olanları anlatır. O da: "Ne hayır ettin! Allah sana kısmet etmiş. Git Bursa'da hayra sarf et." diye emreder. Savaşçı bütün hazineyi evine taşıyarak onda birini devlet hazinesine verdikten sonra kalanı ile büyük bir köprü yaptırır. İşte Irgandı Köprüsü denmesinin sebebi budur. "


Köprünün tarihçesi 1442 yıllarına dayanıyor, 1442 yılında Irgandı'lı Ali'nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa edilmiş, depremlerde hasar görmüş, daha sonra savaşta Yunan bombardımanına uğramış ( bana Mostar köprüsünü anımsattı ). Daha sonra restore edilerek 2004 yılında Turizme açılmış. Köprü tek katlı ve iki yanı dükkanlar ile çevrili. Bu dükkanlardan bir tanesini ayrı bir sayfada anlatacağım, çünkü eşi benzeri görülmemiş bir ustanın dükkanı da var burada. Yaptığı çalışmalar ile Devlet Sanatçısı ünvanını almış bir sanatçı, bir sonraki hikayemde ondan bahsedeceğim.

Köprü üzerinde gençlerin buluştuğu nargile evleri var, dükkanlarda ise genelde Bursa Kandilleri ve Mum üzerine çalışmalar olduğu gibi yine Bursa sanatçılarının sedef, el minyatürleri tarzında çalışmaları da mevcut. İnanılmaz keyifli bir mekan, bir sonraki Bursa seyahatimde bu mekana daha fazla zaman ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Umarım benim gibi Bursa'yı ziyaret eden arkadaşlarımın da uğrayacağı bir mekandan onları haberdar etmişimdir. Özellikle Dünya'da eşi benzeri sadece 3 tane olan ( Venedik ve Floransa'da olanların yanında sonucusu da Sofya'da Osma Köprüsü ) bu köprüyü ziyaret ettiğinizde beni anımsarsınız :)

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2010 09:45

Beş film .. Beş yorum ...

13 .....Rus Ruleti....Hani bir çok filme konu olan Rus Ruleti bildiğiniz gibi ölümcül bir şans oyunu. Aslında tabi buna oyun demek ne derece doğru olur bilmiyorum, sonuçta dediğim gibi ÖLÜMCÜL. Bugüne kadar bir çok filmde Rus Ruleti oyununu seyrettim ama ilk defa bir filmin direk konusunun Rus Ruleti olduğunu gördüm, belki başka filmlerde vardır ama seyretmedim.

Filmden etkilenmedim dersem yalan söylemiş olurum, sonunu tahmin etseniz bile film o kadar başarılı çekilmiş ki, o anın heyecanını siz de yaşıyorsunuz. Görmeyenler için mutlaka alıp seyretmelerini tavsiye ederim. O anki heyecanı yaşayacağınıza eminim. Filmde son zamanların en başarılı aksiyon oyuncusu Jason Statham da oynuyor.

Şantaj ....Filmi paylaşan üç oyuncunun adını saymam zaten size filmi hemen almanız gerektiğini söyleyecektir. Robert de Niro, Edrward Norton veeeeMilla Jovovich. İnanılmaz üçlü ve tabi yine son derece muhteşem bir film. Konusu da çok alışılageldik değil. Emekli olacak olan Şartlı Tahliye Memuru ile tahliye olmak isteyen bir suçlu ve onun karısı.

Bu üçlü arasında geçen bir film ve tabi filmde Milla oynayınca ufak tefek erotik sahnelerin olacağı aşikar. ben çok başarılı buldum, zaten dediğim gibi böyle bir üçlünün oynadığı film de başarılı olmalı :)

Hırsızlar Şehri....Oldum olası beğendiğim ve sevdiğim aktörlerden birisidir Ben Affleck. Hep iyi filmlerde oynamıştır, bu sefer yönetmen de kendisi. Bu seferde öyle diye düşünüyorum. Konusu çok kez işlenmiş olan Banka Soygunları ile ilgili bir film yine ama bu sefer içine biraz da aşk serpiştirilmiş. Sizi sıkmıyor.

Kadın oyuncuyu olarak seçilen Rebecca Hall'da oldukça başarılı bir performans sergilemiş. Konusu, soydukları bir bankada çalışan bir banka müdiresini rehin aldıktan sonra soyguncu ile banka müdiresi arasında tutkulu bir aşka dönüşen ilişkiler anlatılıyor.

Sıkılmadan izleyeceğiniz bir film.

Durdurulamaz ....Hayran olduğum ve hemen hemen her filmini seyrettiğim Denzel Washington'dan bir film daha. Neden bilmem sanıyorum bu arka arkaya seyrettiğim ikinci Denzel Washington ve Trenlerle ilgili filmi, belki trenlere karşı özel bir ilgisi var :) neyse, oldukça etkili ve güzel sahnelerle donatılmış bir aksiyon filmi.

Kondüktörün umarsızlığından kaynaklanan bir trenin başı boş kalarak son hızla hareket ettiği bir demir yolunda onu durdurmaya gayret eden Denzel ve yardımcısının filmi, yardımcı rolünde de son zamanların yıldızı parlayan oyuncusu Chris Pine oynuyor. Çekimler çok başarılı, heyecanlı sahneler var.

Beğendiğimi söylemeliyim.

Takers...Yine aktör olarak çok beğendiğim ve şimdiye kadar kötü filmlere imza atmadığını düşündüğüm Matt Dillon'dan bir film. Konusu yine çok sıradan olmasına rağmen çok kötü bir film değil. Planlama ustaları bir grup banka soyguncusu ile onları yakalamaya çalışan polislerin hikayesi. Aslında sonunu hemen tahmin ettiğinizi düşündüğünüz bir film gibi gözükse de, sonunda biraz şaşırabilirsiniz. Oyuncular oldukça iyi seçilmiş, çekimleri de başarılı. Aslında bu filmde dikkatimi çeken, çok isim yapmış oyunculardan ziyade, genelde dizilerde yardımcı roller almış oyuncuları tercih etmişler, hani filmlerden ziyade dizilerde farklı roller almış oyuncuları hemen tanıyorsunuz, ille kaçırmamanız gereken bir film değil belki ama hani zamanı güzel geçirtebilir.

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2010 09:15

CARLOS ... Efsanevi terörist

Bizim yaş grubu ve üstü CARLOS adını duyunca hemen kimden bahsettiğimi anlayacaktır, hatta ÇAKAL bile demem yeterli olacaktır. Evet, yetmiş ve seksenli yılların efsanevi teröristi ÇAKAL CARLOS'dan bahsedeceğim.

Neden derseniz, dün akşam 2010 senesinde çekilen ve 63. Cannes Film Festivalinde gösterilen CARLOS dizisini seyrettim, üç bölümden oluşan mini diziyi ben gerçekten çok beğendim, gerçi Carlos Bey hiç beğenmemiş, hatta gülünç bulmuş ama olsun, en azından bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde gazetelerden okuduğumuz Çakal'ın gerçek hayat hikayesini öğrenmek oldukça keyifli oldu.

Her zamanki gibi ilgimi çeken ve gerçeklerden yola çıkarak hazırlanan bu tarz filmlerde uyguladığım metodu bu seferde uyguladım. Filmi bitirdikten sonra Google'ın başına geçtim ve Çakal Carlos ile ilgili bütün detayları okumaya çalıştım.

Filmde söz konusu edilen olayların ne kadar doğru aktarıldığını öğrenmeye çalıştım.

Tabi filmde bir çok detay var ama bahsedilen olayların hemen hemen hepsi gerçek. Google'da bu konuda oldukça fazla bilgi var.

Gerçek Carlos, filmde bazı sahnelerin çarptırıldığını söylemiş, özellikle adından en çok söz ettirdiği 1975 Yılındaki Viyana'daki OPEC Petrol Bakanları toplantısı baskının filmde iddia edildiği gibi Irak Lideri Saddam Hüseyin tarafından değil, Libya Lideri Muammer Kaddafi tarafından verildiğini söylemiş.

Belki buna benzer henüz doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler de vardır ama genele baktığınızda Carlos'un hayatını okuduktan sonra filmin çok başarılı çekildiğini söyleyebilirim.

Tabi filmde Carlos'u oynayan Edgar Ramirez'in başarısını küçümsememek lazım. Zaten Carlos'a da inanılmaz benzetilmiş. O zamanlardan anımsadığım, Çakal'ın yüzünü kimsenin bilmediğiydi.

Kılık değiştirmekte usta olan ve uzun bir süre yakalanamayan Carlos'un 1994 senesinde yakalanması olay olmuştu. Efsane haline gelen ama acımasızlığı ile de ünlenen Carlos, Fransa'da bir hapishanede yaşamını sürdürmekteymiş.

Hayat hikayesini benim gibi merak edenler için aşağıda kısaca bilgi vereyim.

Çakal Carlos'un gerçek adı İlich Ramirez Sanches.1949 Venezuela doğumlu. 1966 senesinde İngiltere'ye üniversite eğitimi için gidiyor. MarksistDevrimcilik adına eylem yapan bir çok örgütün içinde yer alıyor, eylemlerine katılıyor. Daha sonra Yaser Arafat'a karşı kurulan Filistin örgütünde eğitimler alarak İsrail'e karşı savaşmaya başlıyor. İngiltere ve Fransa'da bir çok bankanın, derneğin, gazetelerin  bombalanması olaylarına karışıyor.  Hem örgütün içinde, hem dünyada agresif yapısı ve acımasızlığı  ile ön plana çıkıyor. Fransa'da yakalanacakken 2 Fransız polisini öldürmesi sonucu Tüm Dünya Gizli Servislerinin en çok aranan ismi olmasına neden oluyor.

Ama asıl adını en çok duyurduğu eylem 1975 yılında Viyana'daki OPEC baskını oluyor. OPEC toplantısına katılan 70 delegeyi rehin alıyor, sonunda Libya PetrolBakanı hariç, kimseyi öldürmeden anlaşma yaparak ( 20 Milyon Dolar ) kurtuluyor ve sonra kendi örgütünü kuruyor.

25 yıl boyunca en çok arananlar listesinde bir numarada yer alan Çakal Carlos, 1994 yılında Sudan'da kurulan bir tuzakta ele geçiriliyor. Fransa'da kendisini savunan avukat ile evlenen Carlos, hala Fransa'da bir hapishanede müebbet hapise devam ediyor.

Sevgilerimle,
Haluk
25.12.2010 08:30

23 Aralık 2010 Perşembe

Eski Biobak'lılar ve Adile Sultan Kasrı...

Geleneksel olarak 2005 yılından beri en geç iki ayda bir yaptığımız eski Biobak'lı Yöneticiler yemeklerinden birisini dün akşam gerçekleştirdik. Spordan siyasete, eskilerden yenilere, nostaljiden bugüne hemen hemen her konuyu konuştuğumuz, keyif aldığımız mükemmel bir gece geçirdik. Her defasında farklı bir yerlerde buluşmaya çalıştığımız, benim sakalımı kesmeye karar verdiğimde de Ordu Evlerini denediğimiz mekanlardan bu seferki Validebağ Adile Sultan Kasrı veya Validebağ Öğretmen Evi oldu.

Validebağ Öğretmen Evi, Koşuyolu üzerinde bir koru aslında. Mustafa Kemal Atatürk'ün Öğretmenlere armağan ettiği bu ev aslında bir çoğumuzun bildiği, seyrettiği Hababam Sınıfının da çekildiği köşkün olduğu yer. Zaten yeni restorasyonu ve içindeki Hababam Sınıfı Müzesi ile çocuklarınızla birlikte koru içinde zaman geçirmek için ideal bir yer. Lokantası bir çok yere göre son derece hesaplı, tertemiz bir yer. Kasrın içinde yemek yediğiniz gibi, kasrın bahçesinde çay, kahve gibi gereksinimlerinizi karşılamanız mümkün. Yemek yediğiniz bölümde ayrıca müzikte var. Yani, özetle hem biraz nostalji, hem de tertemiz bir hava almak isterseniz ziyaret etmeniz gereken yerlerden birisi.

Biz burada toplandık dün gece, peki ama biz biz diyorum, biz dediğimiz kim. Aslında, blogumu ve yazılarımı takip eden arkadaşlarım tahmin edecektir. Biz dediğim biz eski Biobak yöneticileri. uzunca bir dönem birlikte çalıştıktan sonra Biobak'tan ayrıldığıımız halde, birlikte olma geleneğini yıllardır sürdüren bir grup. Aslında katılımcı sayımız artsa da, grubun sürekli kadrosunu da sizlere kısaca tanıtmak istiyorum. Böylelikle neden nostalji ile günümüzü birlikte yaşadığımızı, neden bir çok farklı konuyu birlikte konuşmaktan keyif aldığımızı anlatabilme şansım olur.

Hulusi Gençay. Bir İstanbul Beyefendisi. Hani öyle çakma beyefendi değil. Masanızda bulunan bir bayan ayağa kalktığında ayağa kalkan Beyefendilerinden. 1999 -2004 yıllarında Biobak'ın Genel Müdür Yardımcılığını yapıyordu. Ben 2004 senesinde Bayer'e geçtikten bir süre sonra Biobak'tan o da ayrıldı.

Dilinden düşürmediği sevgili eşi Semra Hanım'ın yanı sıra bir diğer aşkı da Galatasaray. Kimya Mühendisi. Kitap okumaktan ve Rakı içmekten bu kadar keyif alan ender insan tanıyorum. Biobak'tan sonra kendi işini kurdu, Perpa'da kendi işine devam ediyor.

Erol Özkan. Hani bir Süleyman Demirel'i bilirim her şeyi aklında tutan, sonra Erol Bey derim. 30 sene 40 sene önceki yaşadığı olayları anımsar, isimleri anımsar, yaşadığı olayları en ince detaya kadar anımsar.

Onunla da 1999 2004 senelerinde birlikte çalıştık, kendisi de o dönem Biobak'ın Satış & Pazarlama Müdürlüğünü yapıyordu. Bir süre sonra o da ayrıldı Biobak'tan ve kendi işini kurdu, hala da aynı işinde devam ediyor. Erol Bey'de ben ve Hulusi Bey gibi koyu bir Galatasaray'lı. İş yaşamı da oldukça renkli geçen Erol Bey'in uzun bir dönemde gazeteciliği var. Biobak'ta sanırım en uzun çalışanlardan birisi.

Rıfat Özkan. İçimizde Biobak'ta devam eden tek kişi. Benim dönemimde de, şimdi de Biobak'ın Muhasebe ve  Finans'ından sorumlu Müdürü. Konusunda uzman, Sinop'lu olmaktan gurur duyan bir abimiz.

Ayrıca hem Sinop'luların, hem de Zeytinburnu'luların yakından tanıdığı bir isim. İçimizdeki koyu Fenerbahçe'lilerden. Özellikle finansal konularda her zaman çözüm üreten ve bu konuda artık Guru haline gelmiş birisi.

Emekli olduktan sonra bile Biobak'ta görevine devam etmekte.

Bülent Çevik. Emeklei Jandarma. Biricik komutanıız, sevgili Albayımız. Biobak'ta bizimle birlikte çalıştığı dönemde İdari İşler Müdürlüğünü yapıyordu, o da bir süre sonra ayrıldı.

Yakında kayın peder olacak ( sanıyorum Haziran dedi ). Ankara - İstanbul gidip geliyor. Bu grubu toplam görevini üstlenmiş durumda, ondan gelen mailler ve harekat talimatlarıyla bizler toplanıyoruz :) Ayrıca gördüğüm en sıkı Fenerbahçe'li. Hayali bir gün Fenerbahçe'ye başkan olmak, kim bilir. Bir diğer önemli özelliği, Tivi'lerdeki bir çok yarışmaya müracaat etmesi ve bazılarında yarışması, hemen aklıma gelen KELİME OYUNU, orada ilk turu birinci bitirmiş, finalde elenmişti.

Ve ben tabi, diğer gecelerden olduğu gibi bu geceden de muhteşem keyif alan, anlatılardan, konuşulanlardan her defasında tecrübeler kazanan, dinleyen ve elinden geldiğince paylaşan. 2005 yılından beri kaçırdığım geceler oldu mutlaka ama  çok çok önemli bir işim olmazsa hepsine katılmaya çalıştım. Aslında bir dönem Biobak'ta çalışan Orhan Arancı Abimiz, Vedat Erol kardeşimiz de bazen bu toplantılara katılıyor. Ama bu bahsettiğim 5 kişi genelde bir çoğunda oluyor.

Ha tabi bazı arkadaşlarım sorabilir, e tamam da kardeşim bize ne senin yemek yediğin, eğlendiğin  eski arkadaşlarından, hayat hikayelerinde diye....demesin, ben o insanlarla geçirdiğim her an ve zamandan büyük keyif alıyorum, hem birlikte çalıştığımız dönemlerden, hem de şu anda herkesin yürümekte olduğu kendi yollarındaki tecrübelerinden. Dostluklar eğer koruyabiliyor ve devam ettirebiliyorsanız güzeldir. Ben de bu sefer, sadece fotoğrafları yayınlamaktansa, onlar için düşüncelerimi de ilave etmek istedim.

Sevgilerimle,
Haluk
24.12.2010 00:50

9 Aralık 2010 Perşembe

Yeni işim ve Autopharm .....

Çok doğal olarak Facebook'a ofis fotoğraflarımızı koyup, bir de yeni işim diye bahsedince bir çok arkadaşım iş hakkında bilgi sordu. Ben de hem işi, hem ürünü tanıtabilmek amacıyla blogumu kullanıp, ilgilenen arkadaşlarıma bilgi vereyim istedim.

Öncelikle LABSAN firması bir Ananom Şirket olarak 1984 yılında kurulmuş. Çalışma alanı Labarotuar ve Sağlık Malzemeleri. Bugüne kadar zaman zaman aktif, zaman zaman da pasif kalmış. 2009 yılında Medica fuarında gördükleri AUTOPHARM cihazı ile ilgilenilmiş ve Türkiye Genel Distribitörlüğü Mart 2010 tarihinde alınmış. 2010 yılı Ağustos'undan beri de ürün satış ve pazarlaması yapılıyor. 1 Kasım'dan itibaren de ben Labsan'da İş Birim Yöneticisi olarak görev yapıyorum.

Autopharm nedir peki? Ne işe yarar? Müşterisi kimdir?

Bu konularda sizleri sıkmayacak ölçüde minik bilgiler vereyim. Autopharm aslında bir ilaç otomasyon sistemi, otomatik olarak ilaçlara el değmeden paketleme yapıyor. Bugün Avrupa ve Amerika bu konuda çok hassas çalışmalar yapıyor ve hastaneleri kalite açısından akredite ediyor, her şey

DOĞRU HASTA, DOĞRU İLAÇ, DOĞRU ZAMAN, DOĞRU DOZAJ

 ilkesine dayanıyor. Bugün birbirine çok benzeyen, isimleri arasında neredeyse bir harf oynayan bir çok ilaç mevcut, bu yüzden hata oranı yüksek olabiliyor.


Autopharm cihazı burada devreye giriyor, 200 - 500 arası ilacı üstündeki haznesinde tutan Autopharm, hastane bilgi işleminden gelen elektronik reçete sayesinde hangi hastaya, hangi ilaçların, hangi zamanlarda verileceği bilgisi de makinaya gelmiş oluyor. Cihazın üst kısmında bulunan her bir kutucuklarda Eczanenin sıklıkla kullandığı ilaçlar bulunur. Her bir kutucuğun da bir numarası ve kodu var. İlaçlar eğer bu kutucuklarda mevcut ise, işlem hemen bitiyor, değilse boş kutucuk veya alttaki yedek çekmeceye konuyor ve işlem tamamlanıyor.

İşlemin tamamlanması demek paketlemeye geçmek demektir. İşle komutu ile her hastanın kendisi için yazılmış reçetesindeki ilaç hiç el değmeden tamamen hijyen bir ortamda minik poşetler halinde sistem tarafından üretiliyor. Arzu edilirse poşetlerin üzerine hasta adı, doktor adı, hasta numarası, reçete numarası, ilaç isimleri, dozajları, bar-code'ları falan da yazılabiliyor.

Elimden geldiği kadar basit anlatmaya gayret ettim. özetle, hasta sağlığı ve Türkiye ekonomisi açısından bence oldukça önemli ve faydalı bir cihaz olduğunu düşünüyorum. Bizim görevimiz de bu önemi ve cihazı  anlatıp, satışlarını yapabilmek.

Hepinizin dilediği gibi, umarım başarılı oluruz. Gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Haluk
09.12.2010 10:00

8 Aralık 2010 Çarşamba

Sevgili Evren'ciğim .....

Günaydın Evren’ciğim,

Sana uzun zamandır yazamadığımın farkındayım, ancak hep aklımda olduğunu ve her sabah yataktan kalktığıma bugüne kadarki yardımlarını ve benim için gerçekleştirdiklerin için ne kadar minnetttar olduğumu zaten yazmama gerek yok, sen biliyorsun.

Bu sabah erken kalktım, hem maillerimi hem de çok sevdiğim arkadaşlarımın yorumlarını okuyabilmek için bilgisayarımı açtım. Dün akşam ofisimizdeki ilk günün fotoğraflarını koymuştum Facebook’a. Hala bir takım eksiklerimiz olmasına rağmen ofisimizi büyük ölçüde tamamladık, asistanımızı da aldık. Artık aktif çalışmaya başlama zamanı geldi.

Maillerimi düzenlerken, saate baktım, daha da zamanım var, sen her ne kadar olan biteni takip ediyorsan da ben sana kısaca neler olup bittiğini anlatıp, yeni isteklerimi sıralayayım dedim. Biliyorum ki senden sonsuz isteme hakkım, senin de bunları yerine getirme görevin var. Hani diyoruz ya, Evrenden istemekten çekinmeyin, sadece isteyin, o bir şekilde sıraya koyar ve eninde sonunda gerçekleştirir diye.

Hadi birlikte anımsayalım, Eylül ortalarıydı değil mi? Pınar’ın yoğun Evrenden isteme seansları, beni okumaya ve istemeye teşvikleri ile benim ne istediğimi net bir şekilde ifade etmem. Halbuki o güne kadar, yaklaşık beş altı aydır, özgeçmişimi gönderdiğim yerlerden her hangi doyurucu, tatmin edici bir yanıt gelmediği için panik olduğum anlar. Sonrasında, hazırladığım Evrenden isteklerim ve başlayan diyaloğumuz. Tarih  dün gibi aklımda 24 Eylül.

Bugün 8 Aralık, yani yaklaşık 71 gün olmuş o günden bugüne. Bu 71 günde neler oldu;

24 Eylül, Evren’e ne istediğimi, nasıl istediğimi yazmışım, hatta o kadar açık ve net ki ( şu kadar maaş, Yurt dışı ile bağlantılı yönetici pozisyonunda bir iş, sosyal haklar, vs vs vs ),  20 gün sonra bugünkü Genel Müdürümün beni araması ve işi teklif etmesi, Kasım başı Kore seyahatim, Ofisin kurulması ve Aralık başı her şeyin tamamlanıp ofisimizin hazır hale gelmesi, çalışanlarımızla satışa hazır hale gelmemiz.

Anımsıyor musun Kasım ayı ortası gibi bir şey daha istemiştim senden, işlerim öyle yoğun olsun ki, asla eskisi gibi MSN, Facebook veya diğer sohbet tarzı platformlara zaman ayıramayayım. Eh isteyen ben olunca sana da gerçekleştirmek düşüyor doğal olarak. Kore’den döndüğümden beri MSN adresimi hiç açmadım, Facebook’a ise çok ender girebiliyorum. Bu isteğimi de gerçelşetirdiğin için sana bir kez daha teşekkür ediyorum.

Sevgili dostlarım, arkadaşlarım ben çok giremesem de beni asla yalnız bırakmıyorlar, onlara gerçekten minnet borçluyum, kimse bana sitem etmiyor, tam tersi herkes destek oluyor, hatta şu programlardan uzaklaşmamı kıskananlar bile var, ben de kurtulmak istiyorum , çok zamanımı alıyor diyenler de var. 

Olsun, ben arada da olsa onların yorum ve ne yaptıklarını öğrenmeyi seviyorum. Eskisi kadar çok ilgilenemesem de, biliyorum ki istediğimizde yan yana gelebiliyoruz.

Gelelim son paragrafa, ne istiyorum? Evren’ciğim, kişisel olarak mutlaka bir çok şey istiyorumdur ama bugünüme baktığımda canım oğlumun, ailemin, sevgilimin ve yakın dostlarımın sağlıklı olduğunu, sevgilimin işlerinin yolunda ve onu mutlu edecek kadar güzel olduğunu görüyorum. Canım kankamın en kısa zamanda onu tatmin edecek bir iş bulmasını istiyorum, o benim kadar sana inanmıyor, benim isteğim geçerli olur mu bilemiyorum ama bunu çok istiyorum. Ve tabi bütün bunların yanında, bana bu kadar güvenerek yatırım yapan şirketim için, SATIŞ YAPMAK istiyorum, bu sene hazırlık ama seneye yani 2011 senesi içinde bu sistemden en az 10 tane satmak istiyorum Evren. Evet, en az 10 tane. Şu anda yoğunlaştığım tek konu bu. Onun dışında her şey yolunda.

Seni seviyorum Evren, çok uzun zamandır birlikteymişiz ama ben bunu son 3 aydır fark ediyorum. Yanımda olarak ve beni önemseyerek isteklerimi gerçekletirdiğin için teşekkür ederim.

Sevgilerimle,
Haluk
8.12.2010 06.35

1 Aralık 2010 Çarşamba

Jim Carrey ve Kırmızı NOKTA ....

Bugün benim yaşıtlarıma, hatta benden epeyce yaşça gençlere Jim Carrey deseniz, sanırım yanıtları sıkı bir güldürü ustası olduğunu söyler. Özellikle ACE VENTURA ve MASK ile başlayan filmlerinden sonra bir çok filmi gerçekten çok başarılı oldu ve özellikle komedi filmlerinin ustası oldu. Mimikleri, yüzü, esprileri hepimizin hoşuna gitti ve çokta sevdik. Bir gün onun için KIRMIZI NOKTA'lı bir yazı yazacağımı gerçekten düşünmemiştim ama burada bugün yazıyorum.

Jim Carrey bir çok komedi filminden sonra drama tarzı filmlerde yaptı ki bunlardan bir tanesi unutulmaz " Eternal Sunshine of the spotless mind " filmidir.

Ben bu filme bayılmıştım. Sonrasında yaptığı filmlerde komedi olamayan bazılarında sıkıldığımı ifade etmeliyim.

Nedense ondan o mimik estetiğini, kısa cümlelerden oluşan esprilerini beklediğimizden herhalde en azından ben yeterince keyif alamadım. belki bu yeni tarzını sevenler olmuştur.

Mesela Jim Carrey'in Batman filmindeki Bilmecici rolü veya ne bileyim Ace Ventura'daki o komik olayları düşününce Jim carrey benim kafamda hiç bir zaman drama oyuncusu olmadı.

Hemen hemen bütün filmlerini seyretmeme rağmen o Mask'taki tadı veya ne bileyim Salak ile Avanak'taki tadı alamadım. benim açımdan Jim Carrey bir komedi ustası.

Komedyenlere özgü bir mimik estetiği var ve bunu mükemmel kullanıyor diye düşünüyorum.

Bu yazımdaki Kırmızı Noktaya gelince, Jim carrey'in yeni filmlerinden birisi olan I Love You Philip Morris filmini seyrettim. Yanında oynayan yardımcı oyuncu Evan Macgregor. belki böyle deyince bir çok kişi Evan McGregor'u tanımayacaktır ama genelde aksiyon filmlerinin oyuncusudur ve benim gözümde gerçekten sıkı bir aksiyon oyuncusudur. Belki şöyle daha rahat tanıyacaksınız, efsane Star Wars'lardaki Obi Wan Kenobi'dir. Bunun yanında bir çok filmde çok üst düzey roller almıştır.

Şimdi yine bu filme dönüyorum, düşünsenize Jim Carrey ve Evan Mcgregor aynı filmde. Hemen aldım, biraz güleceğim, biraz drama, biraz da aksiyon vardır diye düşünerek alıyorum. Sonra, sonrasındaki yorumum biraz kırmızı nokta.

Asla karşı olduğumdan değil, insanların tercihine her zaman saygı gösteririm, sinemada dahi. Sadece şaşırdım, ne Jim Carrey'den, ne Evan Mcgregor'dan böyle bir film beklerdim.

Filmin eleştirisini yapmayacağım, bu sadece sanki benim kafamda oturmadı. Film baştan sona neredeyse iki erkeğin aşkını anlatan bir film, tamam çok hafif komedi sahneleri ve Jim carrey sahneleri var ama filme adapte olmak benim için çok zor oldu.

Bu yazıyı neden yazdım, eğer Jim Carrey'i seviyorsanız, hani komedi deyip ailenizle, çoluk çocuğunuzla karşısına geçip bu filmi seyretmek istiyorsanız, bunu bir kez daha düşünün diye yazıyorum, çünkü ben o niyetle almıştım. Tekrar ediyorum asla kimsenin cinsel tercihlerini eleştirmemden dolayı değil, çünkü eleştirmem ama hani Jim Carrey'in filmi gelmiş veya çıkmış diye düşünerek alıyorsanız, alın yine ama çocuklarınızdan uzak tutun, çünkü gerçekten komik bir film değil ve ciddi bir iki erkek arasında yaşanan ve biraz da cüretkar sahneler ile dolu bir aşk filmi.

Bu kadar eleştirdikten sonra bir yorum da pozitif eklemek isterim. Belki belli bir amaç, dikkat çekmek için yapılmış bir filmdir, bilemiyorum. Bu kadar usta iki oyuncuyu böyle bir filmde oynatmak cesaret ister, oynamak ise bence daha da büyük bir cesaret ister.

Eminim onlar da buna benzer bir tepki çekeceklerini düşünmüşlerdir ama yine de yapmışlar. Siz yine de beni dinleyin, çocuklarınızla birlikte bu filmi seyretmeyin, çünkü gerçekten oldukça cesaretli sahneler ve çekimler var ki, bence çocuklarımız açısından sakıncalı.



Sevgilerimle,
Haluk
01.12.2010 22:45